
Bu çağda mevsimler bile döngüsünü tamamlayamıyor. Tıpkı yarım kalan ömürler gibi mevsimler de yarım. Haksız mıyım, hiç kimse artık tam yaşadım diyemiyor. Ya biz çok geç kalıyoruz ya da onlar çok erken kapanıyor. Nasıl yeneceğiz zamanın hükmünü? Ömürler ve mevsimler kesilmesin diye soluksuzca koşup zamanı nasıl yakalayacağız? “Evrenin kanunları var” diyeceksiniz. ‘Ne güneş aya yetişebilir ne de gece gündüzün önüne geçebilir’ değil mi? Biliyorum, biliyorum, biliyorum… Çünkü hepsinin birbirine sınırları var. Hep daha küçük olan büyük olanın yörüngesinde. Sınırlar uyum oluşturmuş, biri bir diğerinin önüne geçerse ya da ona çok yakınlaşırsa felaket olur değil mi?
Peki eşitlenemez mi sınırlar ve güç? Tamam, evrenin yasaları kendisine işlesin. Rıza gösteriyoruz ona. Ama evrenin kanunlarını bu dünyada en büyük güç olmak isteyenlerin kendilerine uyarlamasına da mı rıza göstermeye devam edeceğiz? Zamanın hükmü gibi üzerimize kapanmalarına, ömür kesmelerine seyirci mi kalacağız? Onlar istemiyor diye sessizce gömmeye devam mı edeceğiz ölülerimizi, direnişçilerimizi? Oysa onlar, bir meşe kesilmesin, yakılmasın diye bedenlerini siper edenlerdi. Sınırlarla kavgaya tutuşanlardı ve bizlere umudu aşılayanlardı.
Zamanın hükmüne ve büyüklere kafa tutanlardı. Bakmayın siz öyle bize bıraktıkları sözlerde zamana serzenişlerine. Onlar kendi zamanlarını yaratanlardı. Zamanı önceden haber veren ‘rüzgarın aynaları’ydı, ya da ıslığı…
Şimdi mevsimlerden sonbahar. Tıpkı bahar gibi herkesin sevdiği bir mevsim. Yeşilin renk değiştirdiği, yeşili kıskandıracak düzeyde ve bizi mest eden güzellikler kuşanmış bir mevsim sonbahar. Karin “Çokça dürüstlük, kaçamayacağı kadere karşı cesaret bu mevsim. İçinden ölmüş her ne varsa, her kim varsa kuru yapraklar gibi dökmeni talep eder” demişti. Yenilenmeye işaret etmişti, cesarete ve mevsimlere umudu fısıldayanlara kulak kesmemize…
Tam da bunları yazarken kapım çalıyor. Kapıda bir yetmiş boylarında ela gözlü bir güzel. 50’li yaşlarda, dimdik duruyor, kendinden çok emin. Buyur ettim içeri. Oturduk, kahve ikram ettim. Ve tanışma faslımız, hep ben sordum o cevapladı. Ben onu Efrîn’in otoriter Kürt kadınlarından biri olarak tahmin ederken, o ise şaşırttı beni. Arap ve Suriye’nin bugünlerde en çok konuşulan İdlib kentinden. Efrînli bir Kürt’e aşık olmuş ve evlenmiş. Anadili gibi Kürtçe konuşuyor. Efrînlîler gibi giyiniyor. Zaten söylemeseydi Efrînli olmadığını asla bilemeyecektim.
Ağaçları, çiçekleri yeşili konuşmaya başlıyoruz. Zaten Efrînliler söze yeşille başlar. Efrîn’in doğasına, meyve ve zeytin ağaçlarına duydukları özlemi bitmek tükenmez sözcüklerle dile getirmeyle devam ederler. Geçenlerde yeşile olan özlemini bir fesleğeni nasıl kucaklayarak gidermeye çalıştığını anlattı. Gözleri doldu… “Biz çöllerde yeşilsiz yaşayamayız” dedi ve kesti.
“Burayı da yeşillendirebilirsiniz” deyince “toprak lazım, bu kumda yetişmez bir şey” dedi. Ve bu kez o sordu bana; "Ne yani bir daha dönmeyecek miyiz Efrîn’e? Buraya yerleşirsek, Efrîn’e dönme umudumuzu yitiririz” dedi.
Haklıydı, aidiyetlik duygusu vermeyen her yerleşke eğreti durur. Küsmüş gibi yaşarsın onunla. Yeniden yeşillendirebilir, kumda da yetişebilen ağaçlar ekebilirlerdi. Ama bir gün gölgesine otururken, ‘keşke’ diyecek hiçbir yarımlıklarının olmasını istemiyorlar. Aslında olması gereken de bu değil mi? Ve “Bir zamanı olsun dönmenin. Newroz’u Efrîn’de kutlayacağız” dedi ve öyle sözleştik. İşgali meşrulaştıran Türk devletine karşı, Şehba’da bir arada duran binlerce Efrînli Çağın Direnişi’nin devam eden ikinci aşamasına yürüyüşlerle hep destek verdi. Hala devam ediyor eylemleri. Çağın Direnişi’nin ilk aşamasının devam ettiği günlerdeki gösteriler gibi; kararlı, coşkulu ve umutlu… Ve onlar Çağın Direnişi sürdükçe, Efrîn’de işgalcilere hesap soruldukça dönme umudunu hiç yitirmeyecek.
Çünkü sınırlarla kavga edenleri, zamanla yarışanları var…