* Bir Peri Suyu hikayesi


I.

"Bir ananın rahminde beraber tutunmuşuz sanki..."

Bu sözler onun ağzından mı döküldü, yoksa suyun o sürekli devinimi mi fısıldadı bunu, tam anlayamadı. Sesleri birbirlerine karışmış gibiydi ya da özdeşleşmiş... Bilmiyordu. Armanc, suyun bedeninden aktığını, bedeninin bu suya yataklık ettiğini hissediyordu. Yine rengarenk bir sevgi çemberi içinde buldu kendini.

Silahını yokladı. Bunu neden yaptığını elbette biz bilemeyiz ama gece yarısı yavrusunun telaşına düşen anne tedirginliğiyle yaptığını söyleyebiliriz sadece. Bu orman, bu meşelikler, meşeliklere adak diye bağlanmış yazmalar, bezler... Bu su ve bu yıldızlar... Evet, yıldızlar... Bunlar o yıldız takımlarıydı işte, hep gördüğü ve bildiği...

Birden, neden yalnız olduğunu merak etti.

Işığa ve ateşe, iyiye ve güzele, onları koruması için dua ettiği dostları neredeydi?

Su sanki bir kayayı oymuş ve içinden bir yol yaratmıştı kendine. Elini suya soktu, yüzünü yıkadı. 

Ve sonra vücudunu yokladı. Buldu işte, buradaydı.

Armanc'ın yarasından Peri Suyu akıyordu.


II.

Gözlerini açtı.

Dünya büyük bir uğultu halini almıştı. Bir kadın omuzlarından sıkıca kavramış, sarsıyordu. Toprak uçuşuyordu, yeryüzü parçalanıyordu, göğün tüm yıldızları tiz çığlıklarla sağa sola kaçışıyordu ve bazen toprağın canını alırcasına etraflarına dökülüyordu. Bu kıyamet miydi? Yeniden gözlerini kapadı, az önce burada değildi çünkü. Bir meşenin altında, yıldızlarla oyun oynuyordu, Peri Suyu ona ninnisini söylerken. Oraya dönmeliydi. Dünyanın parçalanışını görmek istemiyordu. Hangisinin gerçek hangisinin hayal olduğunu bilmeden, ikisi arasında bocalıyordu. "Burası ne sıcak!" diye düşündü nerede olduğunu bile bilmeden. Dünya hâlâ kocaman bir uğultuydu.

Gözlerini açtı.

Tepesi üstüydü. Sallandığını, sarsıldığını ve tökezlediğini hissediyordu. Oysa yürümüyordu. "Sahi" dedi, "ayaklarım nerede?" Baş parmağını hareket ettirdi. Aslında bunun için hiçbir zaman özel bir çaba harcamamıştı ama yine de çok büyülü ve eğlenceli buluyordu. Ayaklarını Peri Suyu'na soktuğu günleri anımsadı. Ve soru, bir korku anıtı gibi dikildi, bilincinin orta yerine: "Neredeyim?"

Uğultu hafiflemişti. Bir kadının omzundaydı, anlamıştı. Kadın dikkat etse de, onu yumuşakça indirememişti omzundan. Bir şeyler söylüyordu, hızlı hızlı. Yüzü çok çabuk değişiyordu. Dünyanın kıyametinden kurtulup genç bir kadının kıyametine tutulmuştu sanki. Yüzü geriliyordu; hırsla, acıyla, korkuyla, sitemle konuşuyordu kadın. Kızıyordu, ağlamaklı oluyordu. Bu karmaşada aklına çocukken oynadığı oyunlar geldi. Peri Suyu'nda hızla toruna balıklar düşürürdü. Kadın ırmaklaştı. Artık her sözcüğü bir balıktı. Daha fazla karşı koyamadı ve hızla atıldı berrak suyun balıklarına.

"Yaran hafif..." 

Sonra bir daha atıldı. 

"Şoka girdin..." 

Ve tekrar. 

"İyisin..." 

Kesik ve kısa cümlelerdi bunlar. Yani her balık böyle miydi? Bütününden koparılmış kelimeler miydi? Deryayı kaybettiği ilk anda bulmuştu demek. Canı sıkıldı.

Ve bir şey daha oldu. Uykusu geliyordu, susamıştı. "Su" dedi. Dudaklarından "av!" diye bir ses döküldü. Şaşırdı, tekrar "su!" dedi. Ve yine o kelime: "av!"

Simsiyah eller yüzünü yıkadı. "Afrika'da mıyım yoksa?" dedi kendi kendine. Sonra Afrika'nın neresi olduğunu anımsamaya çalıştı.

Üstünde eller vardı ama yüzleri ve bedenleri yoktu bu ellerin. Derin bir soluk aldı. Bu son muydu acaba diye o düşünmediyse bile sonraları çokça bu soluğundaki sihri düşündü. "Ya Xizirê Kalê Zerdeşt" dedi.

Artık bir kayanın bedenini delen suydu. Peri Suyu'ydu.


III.

Kuşlar ormanın piyanosunu çalıyordu demek. Kondukları ve uçtukları her dal bir notaydı. "Bize bir ayna tutsalar, nerede duracağını unutmuş bir nota oluruz belki de." Bu söze bir anlam veremiyordu Armanc. Neden bunu düşündüğünü bilmiyordu. Ama yine de hatırlıyordu bazı şeyleri. Artık hatırlaması gereken tek bir şey kalmıştı: Neden Pirajmo'da değil de Peri Suyu'ndaydı? Yürümüş müydü onca yolu? Casio marka saatine baktı, mümkün değildi bu. Yürüyerek bunca kısa bir vakitte buraya gelmesine imkan yoktu.

Ve kuşlar tekrar başladı ormanın piyanosunu çalmaya.

Armanc hatırladı.

O büyülü anda kuşlar tek bir ağızdan söyledi cümlelerini: "Bir kuş olup uçamamak, insan bedenine ve kaderine sahip olmak, ne kötü bazen."

Armanc hatırladı.

Ormanın piyanosu ve ırmağın ıslığıyla.

Bu bir tutsaklık mıydı, yoksa bir armağan mı?

Armanc, Peri Suyu'nun bedeninden aktığı yere dokundu. "Vuruldum, vurulmuştum" diyordu kendine, ormanın piyanosu yükselirken karnını tutuyordu.

Kan yoktu, suydu bu. İçinde balıklar gülümseyerek çarka dönüyordu.

"Şimdi neyin huzurundayım?" diye düşündü.

"Hep böyle gece mi olacak? Bu su hep benim bedenimden mi yol bulacak yaşam vermeye?"

Kuşlardan biri süzülerek ona doğru şarkı tutturdu: "Neye dua edip emanet ettiysen yoldaşlarını, onun huzurundasın şimdi."

Ormanın piyanosu devam ettirdi bunu: "Işığa ve ateşe amin, iyiye ve güzele amin..."

Burası büyülü bir dünya mıydı? Kocaman bir gülümseme yayıldı Armanc'ın yüzüne.

Artık emindi. 

Bir hatırdaydı. Bir sevdanın, bir dostun hatırında.

Yaşıyordu.

Silahı, mekapları ve yarasıyla tastamamdı. Yürümeye başladı. Peri Suyu boyunca yürüyordu. Her dua, her özlem, her hatır, bu meşeliklere bağlanmıştı.

Armanc yürüyordu, Peri Suyu'na karışa karışa. Kuşlar ve balıkların eşliğinde, duaların ve özlemlerin eşliğinde...

Peri Suyu, inançtan ve sevdadan bir adamın kardeşiydi şimdi.


IV.

Tekrar açtı gözlerini.

Hatırında gözlerini bir önceki açışı, sıcak bir yaz günü düşen yağmurun asfalttaki sıcağı kaldırması gibiydi. Yüzüne esen bir anıydı.

Dünya artık uğuldamıyordu, ateş çatırdıyordu sadece.

Sessizlik miydi bu, yoksa bir yas mı?

Doğrulmak isteyip istemediğini düşündü. İstemiyordu, doğrulmadı. Hatırlamak istiyordu.

Peri Suyu'ydu. Akıyordu. Bir dostun yarasından akıyordu. Bir kardeşin karnından geçiyordu. Bir kayanın belki de. Akıyordu ve bunun bir hayal olmadığına adı kadar emindi.

Kuşların uçtuğunu, balıkların yüzdüğünü, meşeliklerin duaları ve mahçup adakları derin bir sevgiyle taşıdığını görüyordu.

Dostun yüzünü anımsadı birden. Okuduğu şiirleri, yürüdüğü asfalt yolları, telsizde geçen kimlik bilgilerini, ağlamak için kendi başına bir kuytu arayışını. Hatırladı.

Alnında bir el hissetti, kına kokusuyla beraber. Bu, o beklediği çağrıydı işte. Gelmesini beklediği haberdi bu.

İşte şimdi, gerçekten gözlerini açtı.

O kadın, ırmak kadın diyordu ona, adını sormak istedi ama kendiliğinden bir isim bulmuştu zaten.

"Cenîya Çem!" 

Şaşırdı söylediğine ve tekrarladı: "Cenîya Çem!"

"Yorgunsun, yat haydi, biraz daha dinlen" dedi ses, ırmağın sesi... Hızlı olmak zorunda değildi, balıkları toruna düşürmek zorunda değildi. Balıklar etrafında döneniyordu.

"Kaç gündür sayıklıyorsun ama dediklerini anlayamadık... Ateşin vardı, oyüzdendir. Korkma."

Balıklar rengarenkti, balıklar uçar gibi yüzüyordu, balıklar onu sarhoş ediyordu.

Hala hatırlamak istiyordu, sormak istiyordu.

Ama ırmağın sesi ondan önce davrandı, kararlıydı. O sormadan her şeyi anlatmaya ant içmişti sanki.

Karnına dokundu kadın: "Yaran burada."

"Burası Peri Suyu" dedi, Irmak kadın gülümsedi. "Yaram belki de Pirajmo'dur" dedi, ne dediğini bilmeden.

Irmak kadının yüzü gerildi.

Telsizler cızırdadı, kimlik bilgileri geçildi. Yüzler başka yana çevrildi. Sanki kadim bir dinin töreniydi bu, Yas'a saygıydı. "Armanc arkadaş!" diyen her kuş, uğultuydu şimdi. Uğultuyu yeniden duydu ve kendini toprağın kucağına bıraktı.

Dostun toprağındaydı. Armanc, Pirajmo toprağına düşmüştü ama hatırında Peri Suyu'ydu artık. Ormanın piyanosunu dinlemeye başladı: "O sevda ve inançtan yaratıldı. Dosta ve yürüyüşüne amin..."