
NAZMİ GÜR / HABER /ANALİZ
Türkiye ve ABD arasındaki gerilim giderek yönetilmesi zor bir krize dönüşüyor. Gerilim, buz dağının sadece su yüzeyinde görünen kısmı. Gerilimin görünmeyen yüzünde ise fırtınalı bir kriz durumu hakim. Genel anlamda, Türkiye-Batı ilişkilerinin tarihi, aynı zamanda bir çok krizin yaşandığ tarihtir. Bu tarihi incelediğimizde genelde bir kan uyuşmazlığını görebiliriz.
AKP iktidarı döneminde bu uyuşmazlık arttı ve başka gerilimlere yol açtı. Hemen her gün yeni bir kriz, ilişkileri neredeyse kopma noktasına getirmiş durumda.
Burada Türkiye, politik tercihleri ve genel anlamda müttefikleri ile çok katmanlı ilişkilerini neredeyse stratejik rotasından çıkararak, “oyun kurucu” olama isteğini dışa vuruyor. Fakat oyun kurucu olmak o kadar kolay değil. Sırtını başka güçlere dayamadan oyun kurucu olmak günümüz dünyasında çok zor. Bu meydan okumanın ya da “oyun bozucu güç” olmanın ağır bedelleri var.
AKP yeni ittifakların peşinde
Türkiye’nin iki yüz yılı aşan bir batılılaşma serüveni var. İnişli çıkışlı ve oldukça sancılı olan bu süreç henüz tamamlanmış değil. Türkiye–AB ilişkilerini de bu bağlamda değerlendirmek gerek. Türkiye’nin AB üyesi olması, batı ile ortak değerler paylaşması ve sıkı ilişkiler geliştirmesi istenilen düzeye bir türlü ulaşamadı. AKP iktidarının İslami tercihleri ve Ortadoğu’da, Müslüman Kardeşler gibi, kimi ideolojik öncelikleri AB üyeliği sürecine tercih etmesi, bu gerilimlerin arka planını oluşturuyor. Bu makas değişimi, ABD ve AB ile yaşadığı gerilimlerin temel kaynağını oluşturuyor. AKP ve Erdoğan yönetimindeki Türkiye, başka mecralarda, yeni ittifaklar kurma peşinde. Olup bitenler, bunun o kadar da kolay olmayacağını gösteriyor.
‘Oyuna dahil değilsen oyunu boz’ yaklaşımı
Türkiye’nin, Rusya ve İran ile ittifak arayışının ilk başlangıçta; geçici ve taktiksel hevesler gereği yapıldığını düşünebiliriz. Hatta iyi komşuluk ilişkileri ve başta enerji olmak üzere bu ilişkilerin Türkiye için kaçınılmaz olduğunun da düşünebiliriz. Hatta, bu ilişkileri, Suriye’de yaşanan iç savaşla ilişkilendirenler bile var. Ancak bu ilişkiler, derinlemesine incelendiğinde atılan kimi adımlar başlangıçta böyle olsa bile özünde bir oyun bozma planı olduğu, ABD ve müttefiklerinin başta Suriye olmak üzere bölgesel planlarını boşa çıkarmaya dönük adımlar olduğu görülecektir. Mantık basit; oyunun içine dahil edilmiyorsan, o halde oyunu boz! Buna bölgesel düzeyde Türkiye’nin Kürtlere karşı takındığı tutumu da eklersek, korkularının nasıl da paranoyaya dönüştüğünü anlayabiliriz. Türkiye’nin günübirlik yaklaşım ve taktiklerinin temelini işte bu korkular oluşturuyor.
Türkiye’nin, demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan hakları gibi temel değerlerden hızla uzaklaşması, başka bir sorun alanı olarak karşımıza çıkıyor. Türkiye’de ekonominin baş aşağı gidişi başka bir sorun alanı ve kalıcı hasarlar bırakacak bir ekonomik krize evrilmek üzere.
Zarrab davası ve AKP’nin paniği
Devam eden Reza Zarrab davası, NATO ile yaşanan son kriz, AB’nin Türkiye’ye verdiği ekonomik fonlardan kesintiye gitmesi gibi mesaj yüklü gelişmeler, sadece buz dağının görünen kısmı. AB, Türkiye ile başlattığı tam üyelik müzakereleri sürecinde ilk kez siyasi gerekçelerle bir kesintiye gitmesi, Türkiye tutumunu değiştirmezse, devamının geleceğinin işareti.
ABD-Türkiye ilişkilerindeki en önemli fay hattı hiç kuşkusuz devam eden Zarrab davası. Hem İran ve hem de Türkiye vatandaşı olan Zarrab, ABD’de tanık programına alınıp konuşması sağlanırsa, -ki bu yönde ABD medyasına ciddi haberler yansıdı- Türkiye açısından ağır sonuçlar ortaya çıkabilir. Şimdiye kadar yabancı bir ülkede tutuklanan hiçbir vatandaşı için bu kadar seferber olmayan Türkiye, işi ABD’ye diplomatik notaya vardırmışsa, bu işin zülfü yare dokunduğu sonucunu çıkarabiliriz.
İran, Zarrab’ın ortağı Zencani’yi yargılayıp idama mahkum etti. Türkiye’nin İran’a yönelik BM ve uluslararası ambargoyu delen vatandaşını yargılamaması soru işaretlerini çoğaltıyor. Kaldı ki sorun sade Zarrab davası değil. Aynı dosyadan Halk Bankası Genel Müdür yardımcılarından biri de ABD’de tutuklu. Halk Bankası bir kamu bankası. Bu bankanın, İran’a uygulanan uluslararası ambargo süresince yaptığı bankacılık faaliyetleri mercek altında. Hükümetin bilgisi ve onayı olmadan bankanın faaliyet yürütmeyeceği bilindiğine göre bu dosya, daha çok can yakacağa benziyor. Eski Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın bu kapsamda soruşturmaya dahil edilmesi bu yargılamanın boyutlarını ve varacağı son noktayı göstermesi açısından ilgiyi hak ediyor.
İlkesizlik dış politika
Bütün bunlar olup biterken Rusya, Türkiye, İran cephesi başta Suriye olmak üzere Ortadoğu bölgesinde yeni adımlar atma arifesinde. Türkiye Batı bloğundan uzaklaştıkça, tarihsel olarak hep çatıştığı komşuları ile girdiği ilişki gerçekten stratejik bir ilişkiye dönüşürmü bilinmez ancak Türkiye’nin bu davranışı esas olarak iki temel gündem üzerinden gösterdiğini düşünüyorum.
İlki bir tür ilkesiz pragmatizm; Rusya’dan S-400 uzun menzilli hava savunma sistemlerinin alınması kararı bu pragmatik yaklaşıma iyi bir örnek. Suriyeli mültecileri koz olarak kullanmak suretiyle AB’den istediğini koparma gibi gerilim üreten politikalar.
Örneğin, ABD Hava Kuvvetleri Müsteşar Yardımcısı Heidi Grant, Türkye’nin Rusya’dan S-400 füze savunma sistemleri satın alması halinde Türkiye’nin NATO teknolojilerine erişiminin kısıtlanacağını söyledi. Ardından “Eğer Türkiye S-400’leri alırsa, NATO teknolojilerine erişimi kısıtlanır. İleriki aşamada da Türkiye’nin F-35 tipi 5.nesil bombardıman uçaklarını edinme ve kullanma imkanlarına yönelik tedbirler alınabilir” dedi.
S-400 meselesinin ABD’nin bu konuda duyduğu rahatsızlığın en güçlü ifadesi olarak not etmesi, son derece önemli. Konunun uzmanları, S-400’lerin NATO stratejileri ve işbirliği açısından sorun teşkil ettiğini söylemekten kaçınmıyor. Türkiye’yi yönetenler, Rusya ile ilişkiler bağlamında S-400 alımını ABD’ye karşı sonuna kadar kullanacak. ABD ve AB’den gelen tüm uyarıları bir tür küçük esnaf pragmatizmi ile karşılamaya çalışan Türkiye, böylece bu baskıdan kurtulabileceğini sanıyor. “Ver papazı, al papazı” pragmatizmi iflas etti. Uluslararası ilişkilerde “mütekabiliyet ilkesi-karşılılık ilkesi” hiç bu kadar anlam yitirmemişti.
İkinci önemli konu ise Kürtler… Türkiye adeta bölge ülkeleri, ABD ve AB ile ilişkilerini Kürtlerin statüsüzlüğü üzerine kurgulamış durumda. Geçmişte bu güçlere sırf Kürtler statü elde etmesin diye, her türlü tavizi veren Türkiye, 21.yüzyılda da işlerin kendi istekleri doğrultusunda yürümesini dayatıyor.
Oysa 21.yüzyıl Kürtlerin yüzyılı olacak. Kürtler Ortadoğu’da güçlü bir aktör olarak ortaya çıkarken, Demokratik Çözüm Projeleri ile dünyanın takdirini almayı hakkediyor.