Reza Zarrab'ın tutuklanması ABD'nin AKP ile ilgili izlediği diplomatik çizginin doğrudan bir devamıdır.
Şimdi AKP ve Saray, ABD’nin tehdidi altına alınmıştır.
Tutuklanan Reza Zarrab, ABD'nin elinde her an pimi çekilebilecek bir "canlı bombadır." ABD'de bulunmasına bakmayın, pimi çekilirse Ankara'nın kalbinde patlayacaktır.
Patlaması mutlak değildir.
Şimdi ya Hükümet ve Saray bu tehdit altında, ABD'nin hiç bilemeyeceğimiz "taleplerini" kabul etmek zorunda kalacaktır; o zaman Zarrab soruşturması ört bas edilecektir. Ya da Eğer ABD'nin niyeti, AKP çevrelerinin dediği gibi "Erdoğansız Türkiye" ise, "Erdoğansızlaştırma" süreci pek yakında başlayacaktır.
Yani bu "tutuklama" derin bir iştir.
İşin derinliği, AKP yanlısı medyanın bu "Zarrab tutuklaması" hakkında dut yemiş bülbüle dönmüş olmasından da belli.
Zarrab'a "plaket" veren Saray susmuş. Hükümet susmuş.
Onlar işin derinliğini biliyorlar.
İşin derinliği Sözcü'deki tüm "ulusalcı" yazarların, dünkü gazetede ağız birliği ederek konuyu ele almasından da belli. Cumhuriyet gazetesi de benzer bir çizgide.
Uğur Dündar şöyle yazdı:
"Zarrab'ın kodesi boylaması, birileri için sonun başlangıcıdır.
Hele bir de itirafçı olursa?.."
Emin Çölaşan iyice abarttı:
"Şimdi bizim ah'ımızı inşallah ABD savcıları alacak."
Saygı Öztürk ise çok anlamlı bir uyarıda bulundu:
"Rezab'nın anlatacakları, ABD'nin elinde Türkiye'ye karşı da önemli koz olabilir. Bunlara da "olmaz olmaz" demeyin..."
Türkiye'nin ulusalcılarını Amerikalı savcıdan "medet umar" hale getiren şu dünyanın işine bakar mısınız? Bir ülkenin iktidarı, yargıyı ele geçirir, muhalefete nefes alacak en küçük bir delik bile bırakmazsa, olacağı budur.
Türkiye'de "başkanlık" adı altında "İslamcı, faşist, tek şef" rejimine karşı "yerli ve milli" bir "karşı koyuş" gerçekleşemeyince, "emperyalist müdahale ve çözüm" ne yazık ki, en milliyetçi muhalefet için bile "biricik reel çözüm" haline geliyor.
AKP'nin başına örülen çorabın ipliği bizzat AKP politikaları tarafından imal edildi.
"Askeri vesayete" karşı "Cemaatle" kurulan ortaklığı da, "Kürt sorununda çözümsüzlüğe" karşı PKK ile "muhataplığı" da, ordunun "gizli ültimatomu" ile bozup, Askeri Akademi'de "otokritiğe" mecbur kalan Erdoğan, bu attığı adımın karşılığında ordunun kendisine şimdilik "dokunmayacağı" garantisini aldı ve elbette buna güvenmediği için, AKP ve bürokrasi içindeki her türlü çelişkiyi yok etmek amacıyla "başkanlık" rejimine geçmek için akıl almaz bir kampanya başlattı.
Bu kampanya "savaş" kampanyasıdır. Erdoğan orduyu savaş alanına sürerek, kendi başkanlığı için elverişli ortamı yaratmaktadır.
Ama "ava giden avlanır" demişler. Ordu da, bu savaş ortamında her geçen gün inisiyatif almaktadır. Ben iddia ediyorum ki, Erdoğan ve takımı, şu anda "savaş dursun" deseler bile ordu bunu dinlemeyecektir. Genelkurmay başkanı, şehirlere tanklarla saldırmadan, "öyle geri çekilin denirse, biz girmeyiz" lafını boşuna söylemedi.
1 Mart tezkeresini MGK'de görüşmeyen ordu, o yıllarda Irak savaşına bulaşma sorumluluğunu AKP'ye yüklemeyi düşünmüştü. Oyunu Gül ve Arınç bozdu. Ama şimdi bu oyun kerpeten gibi AKP'yi kıstırdı. Kürdistan'da işlenen bütün günahlar ve suç, Suriye'de uğranılan yenilgi AKP'nin sırtına yüklendi. Ordu "hükümetimin emirlerini yerine getirdim" demekte.
Şimdi tehlike büyüktür:
Türkiye'de bir "emperyalist ve militarist çözüm" tehlikesi Zarrab'ın tutuklanması ile sanırım artık gündeme gelmiştir.
Bu durumdan çıkış imkanı var mıdır?
Vardır. Ama çok zordur. Erdoğan "geri vites kutusu dağılmış" kamyonun direksiyonunu bırakmadan çıkış zordur.
Ama yine de vardır: Birincisi en son Demirtaş'ın ve Karayılan'ın uzattığı barış elinin tutulmasıdır. İkincisi, derhal Federal Rojava'nın şu ya da bu şekilde tanınmasıdır.
Bu yapıldığı gün, hiçbir "dış müdahale" amacına ulaşamaz.
Bunun dışında Türkiye ya "tek şef faşizmi" ya da "emperyalist-militarist çözüm" şıkları arasına sıkışır...