"Ressentiment olgusunun kökeninde, kişinin başka insanlara (ve onlardan yansıyarak da kurumlara, düşüncelere, pratiklere, yapıtlara, hatta genel olarak değerlere ve değer yüklenmiş nesnelere) karşı duyduğu kızgınlık, garaz, intikam isteği ve haset gibi olumsuz duygular yatıyordur. Scheler, bu olumsuz tavırlar arasında intikamcılık, haset ve kötüleme –ya da değersizleştirme- dürtüsünü vurgular. (…) Ressentiment’ın gerekli koşulu, bu duygu ve tavırların ifade bulmasını engelleyen bir iktidarsızlık ve tıkanma halidir. Scheler, böyle bir tıkanmanın tarihsel, toplumsal, sınıfsal koşullarını tartışır. Hukuksal eşitsizlikle maddi eşitsizliğin ya da tam tersine, maddi varlıkla siyasal güçsüzlüğün bir arada bulunduğu toplumsal durumlar ressentiment’ın gelişmesine elverişli bir zemin oluşturuyordur. (…) Ressentiment, tam gerçekleşmemiş bir demokrasinin, siyasaldan toplumsala dönüşmemiş bir demokrasinin en temel kültürel ve ruhsal gerçeğidir." (Orhan Koçak)
Bazı sözcükler tek başına, bir çağı bir dönemi ve güncelde olup bitenleri anlatmak kabiliyetinde olabiliyor. Almancada "grol" (hınç, kin) Fransızcada "ressentiment", Türkçeye en yakın çevrisiyle, küçümseyici ve değersizleştirici garaz içeren "hınç"ın böyle bir kelime/kavram olduğu söylenebilir… Üşenmeyi bir kenara bırakıp, insanlık tarihine şöyle yan gözle bir bakıp gördüklerimizi kaydedelim. Olmadı, son üç yüz yıllık ulus devletlerin tarihine bakıp, gördüklerimizi kaydedelim. O da mı olmadı, bu memleketin son yüzyıllık tarihine bakıp kanlı-canlı notlar alalım. O da mı olmadı, son altı aydır "yakın" ve "uzak" çevremizde yaşananlara, inkar karşısında var olma hakkına savunanlara bakıp, "hınç", "küçümseyici garaz", "öteki korkusu" sözcükleri üzerinden olup bitmeyeni anlamaya çalışalım.
İcat ettiğimiz tüm kelimeler, olup bitmeyenleri karşılamak yeteneğinden yoksun olsalar da; başka bir ulusun, halkın, halkların, kişilerin doğasına, varlığına, diline yönelik bu "varoluşsal haset", kin, intikam, garaz dışında başka hangi sözcüklerle nasıl izah edilebilir. "Pir uçmaz mürit uçurur" özdeyişinden hareketle söylersek böylesi dönemlerde zalimleri uçuran kullar; tanrının, devletin ve ulusun kendisine verdiği görevi yerine getirmekle yükümlü hisseder kendini: Değişik öldürme biçimleri, öldürülenlere reva görülen değişik alıkoyma, "ölüleri esir alma" biçimleri bu "kutsal görevin" normal sonucudur! Öte yandan hınç ve aşağılayıcı, inkar edici garazın resmi tarihin ve resmi politikaların içinde "tartışılmaz doğrular" olarak her daim var olması da rastlantı değildir. Bu durum, intikam alamayan birinin kendini heder edip zayıflamasına ve ölmesine benzer! İntikam alamayan devletler, dişlerine kan değen uluslar ve onu taklit eden bireyler devletin, ulusun ve vatan toprağının öleceği korkusuyla yaşar. Korkudan oluşan korkutanlar bu nedenle siyasal, askeri, kültürel varoluşlarını "intikam" üzerine de inşa eder.
Politika, medya, sözcüklerin ipini devlete bağlayan "aydınlar", "yazarlar", "sofra şairleri" resmi tarihin "organik yalancılık" mesaisi üzerinden işlevini yerine getirir. Sıradan yurttaş, marşlarla, dualarla bezeli organik yalanlarla mest olur. "Kötülük Toplumu"nun doğasına uygun olan bu "kötülük dayanışması", zihnin kendini ve toplumu, şimdiyi ve geleceği zehirlemesidir. Tarih boyunca süren intikam töreleri ve törenleri, toplumsal mayanın ekşiyerek bozulması başka nasıl izah edilebilir…
Şimdi yıllar, günler… Şimdi sokakların ölçüsünü alan ölüler devrilirken üstümüze… Şimdi aklımız, tüm siyasi geçmişimiz, parmakları dünya görüşü olan o çocuğun kalbi, o annenin bakışı, o dengbejin avazı altında kalmışken kim bize derman olabilir? Hangi çocuk elimizden tutup geçmişimize götürüp yeniden devrimci kılabilir bizi…