Toplumsal reformları hayata geçirmek amacıyla devlet aparatının kontrolünü ele geçirmeyi hedefleyen klasik 20. yüzyıl isyanlarının aksine, kriminal ve zenginlerin iktidarını amaçlayan bu isyanlar, devleti ele geçirmeyi amaçlamıyorlar. Devleti ortadan kaldırmak da değil hedefleri, çünkü sosyal devletin mirası olan sağlık, eğitim, altyapı vb. gibi hizmetler için parazit gibi ona bağımlılar. Bunun yerine basit bir hedefleri var: Devletin kendi ekonomik eylem özgürlüklerini sınırlandırma yetkisini sakatlayarak kendileri için fiili özerklik bölgeleri yaratmak.
Nils GILMAN
Postmodern devlet, biri diğerinin fesatlığını pekiştiren zenginler ile suçluların kuşatması altında…
Küresel siyasal düzene dahil devletler, bugün çifte bir isyanla yüz yüze: Biri aşağıdan, diğeri yukarıdan. Aşağıdan geleni, haklarından mahrum bırakılmışların, kendilerini küresel ekonominin gölgesinde güçlendirmek ve zenginleştirmek amacıyla sisteme bir yandan direnç geliştirip diğer yandan dahil olarak devletlerin etrafından dolandıkları, birbiriyle bağlantılı bir dizi kriminal isyan: Yönetim kurumlarının boşluklarını, istisnalarını ve başarısızlıklarını istismar ederek küresel ticaret imparatorlukları kuran uyuşturucu kartelleri, insan kaçakçıları, bilgisayar korsanları, dolandırıcılar, silah tacirleri... Bu imparatorluklar daha sonra elde ettikleri bu kaynakları görevdeki siyasi aktörleri yolsuzluğa bulaştırmak, nüfuzları altına almak veya otoritelerini yok saymak için kullanıyorlar.
Yukarıdan gelen isyan ise dünya çapında seçkinlerin geleneksel ulusal yükümlülük ve sorumluluklarından kurtulduğu bir mutlak zengin iktidarını amaçlıyor. Serbestiyet taraftarlarından vergi cenneti avukatlarına, döviz spekülatörlerinden madencilik kodamanlarına, yeni küresel süper zenginler ve onların paralı yardımcıları, hükümetlerin vergi toplama ve düzenleme yapma yetkilerini sınırlandırmak ya da bu işlevlerini iş dünyasındaki gırtlak gırtlağa rekabette kendi çıkarlarına göre manipüle etmek için geniş çaplı bir kampanya yürütüyorlar.
Toplumsal reformları hayata geçirmek amacıyla devlet aparatının kontrolünü ele geçirmeyi hedefleyen klasik 20. yüzyıl isyanlarının aksine, kriminal ve varsılerkçi (zenginlerin iktidarını amaçlayan) bu isyanlar, devleti ele geçirmeyi amaçlamıyorlar. Devleti ortadan kaldırmak da değil hedefleri, çünkü sosyal devletin mirası olan sağlık, eğitim, altyapı vb. gibi hizmetler için parazit gibi ona bağımlılar. Bunun yerine basit bir hedefleri var: Devletin kendi (ekonomik) eylem özgürlüklerini sınırlandırma yetkisini sakatlayarak kendileri için fiili özerklik bölgeleri yaratmak.
Sosyal modernizmin başarısızlıkları
Bu çifte isyanın nasıl ivme kazandığını anlamak için geçmişe kısaca göz atmak gerek. Sosyal modernist çağ sırasında (1945-71), neredeyse tüm devletler -ister kapitalist ister komünist, ister sanayileşmiş ister gelişmekte olan, ister büyük güç ister sömürge sonrası- büyütmek istedikleri orta sınıfların çıkarlarına hizmet ederek kendilerini meşrulaştırmayı amaçladılar. Hem kapitalist hem de komünist birikim stratejileri, geçinmek için çalışması beklenen ve bunun karşılığında devletin yalnızca yaşam standartlarını sürekli olarak iyileştirmekle kalmayıp çeşitli sosyal güvenlik biçimleriyle talihsizliklerden korumayı da vaat ettiği sanayi işçilerinin büyütülmesine dayanıyordu.
Bunlar, yoksulları gönence kavuşturmak veya zenginlerin ayrıcalıklarını savunmak yerine, genel refahı teşvik etmeyi amaçlamaları itibariyle “refah devletleriydiler.” Komünist olmayan dünyada varlıklılar sınıf düşmanlığının bir sonucu olarak değil, bir bütün olarak toplum için sosyal yardımları finanse etmek amacıyla vergilendirildiler. Sağlık hizmeti, emeklilik, okullar vb. bireysel “haklar” olmaktan ziyade kolektif olarak istifade edilen kamusal hizmetler olarak sunuldular. Bu dönem boyunca birçok farklı türden toplumsal sözleşme olmasına rağmen, neredeyse her ülkede seçkinler orta sınıfın esenliğini sağlamayı bir nevi görev addettiler.
Kısmen bu sosyal devlet uygulamalarının sonucu olarak, birçok ülkede eşitsizlik istikrarlı biçimde azaldı. Özellikle Batılı seçkinler açısından Soğuk Savaş’ın kapitalizme radikal alternatifleri düşünülebilir kılması, daha yüksek ahlaki, toplumsal ve siyasi amaçlara belirli bir adanmışlık gösterilmesine hiç şüphesiz ki yardımcı oldu (1). Savaş sonrası dayanışma ve Soğuk Savaş’ın ulusal güvenlik kaygıları da hükümete güveni pekiştirerek ve bu gibi amaçlar peşinde koşmayı siyasi olarak mümkün kılarak daha yüksek toplumsal sermaye rezervleri üretilmesine neden oldu. ABD için özellikle geçerli bu.
Bu dönem boyunca, modernist refah devleti idealinin esasen (sayısız) istisnanın “bozmadığı” bir kaide olduğu doğrudur ama refah devletleri var olmuştur. Ve bu, sınıfların ortadan kaldırılması gibi daha açık bir politika güden solcuların ve de çeşitli ırksal, ulusal veya sınıfsal dışlama biçimlerini savunan veya dayatan sağcıların rekabetine rağmen olmuştur. Liberal refah devleti hâkim model olarak pozisyonunu rahatça koruyabilmiştir, yani diğer siyasi söylemlerin ve siyasi-ekonomik model önerilerinin kendilerini onun karşısında tanımlamak zorunda kaldığı bir referans noktası olmayı başarmıştır.
Ancak 1970’ler itibariyle, sosyal modernist devletlerin vaatlerini yerine getirme konusunda giderek daha başarısız olduğu görüldü. Batı’da, enflasyon Bretton Woods mali düzeninin teknik temellerini aşındırdı ve ekonomik stagnasyon Keynesçi talep yönetimi konusundaki teknokratik konsensüsün ve verimlilik artışlarının kazanımlarını emek ile sermaye arasında bölüştürme yönündeki siyasi konsensüsün altını oydu. Doğu’da, merkezi planlamalı ekonomiler yalnızca siyasi baskı rejimleri olduklarını açık etmekle kalmadılar, ekonomik olarak verimsiz ve çevresel açıdan yıkıcı oldukları da ortaya çıktı. “Küresel Güney”de, 1970’lerin meta patlaması bazı birincil üreticiler için bir altın çağa sebep oldu ama ithal ikameci sanayileşme büyümeyi sürdürmeye yetmedi ve 1980’lerin başındaki borç krizi yeni bir uluslararası ekonomik düzene dair tüm hülyaların sonu oldu.
Sosyal modernist devlete karşı tepkiler 1980’ler itibariyle oluşmaya başlamıştı. Ekonomik eşitsizlik seviyeleri tekrar büyümeye başladı ve sonunda 1920’lerden bu yana görülmedik seviyelere ulaştı. Bu da bir finansörün yeni ekonomik düzeni bir “varsılerki,” yani zenginlerin çıkarlarına uygun şekilde işleyen bir ekonomi olarak kutlamasına yol açtı (2). Bu yüzden, 1989’da komünizm çöktüğünde ölen şey sadece Sovyetler Birliği ve uydularının kolektivist ekonomik sistemi ve otoriter siyaseti değildi. Komünizmin cesedi ile birlikte, yurttaşı merkeze alan kalkınmanın devletin ve onunla ittifak halindeki seçkinlerin temel sorumluluğu olduğu fikri de – Soğuk Savaş sırasında hem komünistler hem de liberallerce paylaşılan bir fikir – toprağa verildi. Daniel Yergin’in sözleriyle ifade edecek olursak, ekonominin “komuta kademesinden” “geri çekilen” sadece devlet değildi, devlet etme iştahının kendisi de ortadan kayboldu. Birçok devlet daha eşitlikçi bir toplum yaratmayı istermiş gibi davranmayı dahi bıraktı ve bunun yerine, bireysel fırsatı maksimize ettikleri iddiasıyla kendilerini meşrulaştırmayı amaçladı. Bu bakış açısını savunanlar için, yeni varsılerkçilerin yükselişi bir yenilgi değil, yeni yönetişim modelinin başarısı sayılmalıydı. Dünya Bankası’nın yeni düzene yapacağı en iyi makyaj, 1997’de, bundan böyle devletin rolünün “düzenlemekten” ziyade “yönlendirmek” olduğunu söylemek olacaktı. Binyıl dönüşü ile birlikte, soldaki kimi unsurlar bile kamu çıkarını etkili ve tarafsız şekilde gözetmek için devletlere güvenilip güvenilmeyeceği konusunda şüpheye düştü.
‘Stabilize et, özelleştir ve liberalize et’
Berlin Duvarı’nın düştüğü yıl yayınlanan iki metin, Francis Fukuyama’nın “Tarihin Sonu mu?” ile John Williamson’ın “Washington Konsensüsü,” yeni düzenin niteliğini net şekilde ortaya koyuyordu. Fukuyama büyük T ile Tarihin (devlet ile sivil toplum arasındaki makul ilişki üzerine ideolojik çekişmenin Hegelci anlamında); liberal, demokratik kapitalizmin yalnızca en iyi değil, aynı zamanda en makul sosyal-siyasal-ekonomik örgütlenme biçimi olduğuna dair evrensel bir uzlaşı ile sona erdiğini iddia etti. Fukuyama bunu yaparak zayıf devletleri öneriyor değildi; gerçekten de, daha sonra, devletin icra yetkilerinin refah içindeki toplumlarda bile kalkınmanın ve sağlıklı bir yönetimin önkoşulu olduğunun geniş kesimlerce göz ardı edildiğini söyleyecekti. Bundan ziyade söylediği şey, devlet güdümlü ekonomi modelinin tarihin Troçki’ye ait çöp sepetine yollandığı idi. Williamson’ın metni metafizik olmaktan çok, pragmatikti, bu “tarih sonrası” politika konsensüsünün detaylarını; mali disiplin, kamu harcamalarını sübvansiyonlardan uzaklaştırma, artan oranlı vergi sistemlerinde bir geriye dönüş, dalgalı kur, ticaretin serbestleştirilmesi ve sınır ötesi yatırım, devlet işletmelerinin özelleştirilmesi ve özellerin deregüle edilmesi ve hepsinden de öte, özel mülkiyet haklarının kutsanması çerçevesindeki belirli zorunluluklarla dolduruyordu.
Washington Konsensüsü, bilhassa, yalnızca devletin tahtından edilmesini değil, teknokratik liderliğin kolektif toplumsal esenliği temin etmenin esas yolunu teşkil ettiği fikrine toptan bir meydan okumayı da teşvik ediyordu. Öncülüğünü Margaret Thatcher’ın Büyük Britanya’sı ile Ronald Reagan’ın Birleşik Devletler’indeki iç politikanın yaptığı fakat onlardan sonra iktidara gelen siyasi muhaliflerince de devam ettirilen Washington Konsensüsü ile ilişkili programlar—hepsinden önemlisi, milli sanayi varlıklarının özelleştirilmesi (özellikle de kamusal şirketlerin ve hizmetlerin) ve deregülasyon (özellikle de finans şirketlerinin)—kısa süre içinde Londra ve Washington’ın “yapısal uyum” ve “şok tedavisi” adları altında Küresel Güney’e ve eski komünist dünyaya ihraç etmeyi amaçladığı model haline geldi. Dani Rodrik’in sözleriyle, “‘Stabilize et, özelleştir ve liberalize et,’ gelişmekte olan dünyada yetişmiş teknokratlar kuşağının ve bunların danışmanlık yaptığı siyasi liderlerin mantrası haline geldi.(3)”
Soğuk Savaş’ın ardından devletin rolünde yaşanan bu dönüşüm, birçok toplumda orta sınıfların yaşamındaki güvencesizliği ciddi şekilde arttırdı. Maddi düzeyde daha önce benzeri görülmemiş yeni güvencesizlik biçimleri yarattı. Orta sınıflar, ultra zengin kompradorlarla (yerel işbirlikçilerle) ittifak halindeki küresel bir finansal elit tarafından (sosyal hizmetlerde ve bu seçkinlerin bir tür yasadışı el koyma olarak tanımladığı, bunlar için alınan vergilerde kesintiyi savun bir ittifak) yukarıdan tehdit edildiklerini gördüler. Orta sınıflar aynı zamanda, çektikleri sıkıntılarda kendilerine iş fırsatları gören, aşağıdan yeni bir kriminallik dalgası ile de karşı karşıya olduklarını gördüler.
Öte yandan ideolojik bir düzeyde ise emek merkezli, toplumsal refah sağlayan ulus devlet, orta sınıfların bu yeni tehditler karşısında kolektif şekilde örgütlenme becerisinin de altını oyuyordu. 1970’ler sonrasında tarafsız bir refah sağlayıcısı olarak devlete olan inancın yitirilmesi, 2008-9’daki “Occupy” hareketlerinin neden hiçbir kayda değer siyasi çekim gücü yaratamadığını açıklamaya kadar geniş etkiler yarattı.
Varsılerkçi isyan
Sosyal modernist devletin ideolojik ricatı, varsılerkçi isyanı mümkün kılan en önemli etken. 1990’larda, küreselleşen sanayi şirketleri, deregüle edilen finansal hizmetler ve yeni teknoloji platformları üzerinden zenginleşen yeni bir küresel ekonomik seçkinler sınıfı ortaya çıktı. Bu yeni sınıf mutlak veriler ışığında önceki ultra zenginler kuşağından kat kat daha zengindi. Thomas Piketty’nin kısa bir süre önce gösterdiği gibi, 1970’lerden bu yana yeni varsılerkçilerin yükselişi sermaye birikiminin yapısında tarihi bir kaymayı yansıtmaktadır. Sosyal modernizmin altın çağı boyunca hüküm sürmüş olan birikim rejimi, ürettikleri malları satın alabilme gücüne sahip yeni bir işçi sınıfına dayanıyordu. 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başındaki büyük servetler, esasen içedönük olan ulusal bağlamlarda işçi-tüketicilerin sırtı üzerine inşa edilmişti. Bunun aksine, günümüz varsılerkçileri, kendi mal ve hizmetlerini küre çapında satarak zenginleşiyorlar; başarıları, kendi milletlerinden yurttaşlarının bahtıyla önceki kuşaklara nazaran çok çok daha az bağlantılı.
Dahası, 21. yüzyıl başındaki devasa zenginlik birikimi, kendi alameti farikası olacak iki türde gerçekleşti: Yüksek teknoloji ve finansal hizmetler. Bu sanayilerin hiçbiri işçi kitlelerine dayanmaz, bu nedenle üretkenlikleri, belirli bir ulusal orta sınıfın esenliğinden ayrışmıştır. Bunun sonucu, uluslarüstü düzeyde (farklı ülkeler arasında) eşitsizlik azalmış olmasına rağmen, ülkeler içindeki eşitsizliklerin dramatik şekilde artması olmuştur.
Varsılerkçiler aynı zamanda yeni ideolojik benlik telakkileri de geliştirmiştir. Birçoğu kendisini “dünya çapındaki zorlu rekabetin hak ederek kazananı” olarak görmekte ve kamusal hizmetlere vergi ödeyerek katkıda bulunmalarına yönelik çabaları organize hırsızlıktan farklı saymamaktadırlar (4). Soğuk Savaş sırasında sosyalist bir alternatifin açık şekilde mümkün olması ultra zenginleri maksimalist hırslarını dizginlemeye zorlamışken, komünizmin yıkılması bu kısıtlamayı ortadan kaldırdı ve birçok yeni ultra zenginin toplumla ilişkisini algılayış şeklinde bir kaymaya sebep oldu. Bazıları, içinde zenginleştikleri topluma karşı bir yükümlülükleri olduğunu düşünmeye devam etseler de, ciddi bir kesimi (özellikle de finansal elitler arasında) kendi şahsi başarılarını, mukimi oldukları ulusal toplumların başarısı ile alakasız görmeye başladı. Kendilerini içinde çalıştıkları sistemlerin nihai kazananları olarak görmek yerine, hükümetteki yetkililerin ve toplumdaki aylaklar ile parazitlerin çıkardığı zorluklara rağmen, her şeyi kendi başlarına başarmış asil asiler olarak karakterize ettiler. George Monbiot’nun onun fikirleri için “yeni sağın Marksizm’i” dediği Ayn Rand’ın psödo-felsefi romanlarının artan popülaritesi, zenginleri “yapanlar,” kitleleri ise miskin “alanlar” olarak tasvir eden bir ideolojinin en görünür dışavurumunu temsil ediyordu(5). Washington’dan Londra’ya dek varsılerkçiler tarafından fonlanan düşünce kuruluşları, kendilerini sosyal moderniteden geriye kalanları ortadan kaldırmayı amaçlayan kullanışlı fikirler ve politika önerileri üretmeye adadılar. Bu ideolojik kayma, varsılerkçi isyanın gelişinin habercisiydi(6).
Varsılerkçi isyanın hedefi onun tanımlayıcı özelliğidir: Bu isyanın takipçilerinin kendi imtiyazlarına karşı tehdit olarak gördüğü bir devleti etkisizleştirmek amacıyla kamusal hizmetlerin finansmanını veya tedarikini kesmek. (Kavramsal olarak, varsılerkçi isyanların kleptokrasilerden farklı olduğuna dikkat edelim; ikincisi nüfusu yağmalamak için devlet kurumlarını kullanırken, ilki, özel sektör yağmasını kolaylaştırmak için bu kurumları etkisizleştirmek ister.) Pratik açıdan ele alırsak, varsılerkçi isyan, kamusal hizmetlere yönelik harcamaların kesilmesini gerektirecek şekilde vergileri azaltma çabaları; şirketleri kısıtlayan veya işçileri koruyan düzenlemelerin kırpılması; eğitim, sağlık, altyapı ve sosyal alan gibi kamusal kurumların finansmanının kesilmesi veya özelleştirilmesi şeklini alır.
Varsılerkçi isyanla ilişkili siyasal strateji, ekonomik şoklarla karşılaşıldığında toplumsal sözleşmeleri -nihai etkisi, toplumsal risklerin kolektif paylaşımını sona erdirmek olacak şekilde- çok daha dar bir müşterek toplumsal yükümlülükler kümesi temelinde baştan yazmak için kemer sıkmayı kullanmaktır. Kamusal hizmetlerin ve kamunun refahını geliştirme amaçlı devlet destekli programların kaybına yönelik geçici bir çare olarak, varsılerkçi asiler genellikle yardımseverliği -amaçları demokratik şekilde değil tek başına kendileri tarafından tanımlanmış bir yardımseverlik- ön plana çıkarırlar. Margaret Thatcher, dünyanın dört bir yanından isyancı varsılerkçilerin sloganı haline gelecek “Toplum diye bir şey yok” sözünü ortaya atmıştı. Toplum diye bir şey yoktuysa, o zaman zenginler adına bunlara katkıda bulunmak yönündeki tüm sorumluluklarla birlikte, sosyal hizmetler fikrinin kendisi de çöküyordu. Bu bakış açısından, varsılerkçi isyan yukarıda sözü edilen ve ilk başta yoksul ülkeleri “disipline etmek” amacıyla tasarlanmış olan “yapısal uyum” politikalarının zengin, sanayileşmiş merkeze geri ithal edilmesi anlamına geliyor.
Kamusal alışkanlıklardan vazgeçme
Varsılerkçi isyancılar için bu strateji aslında çiğ bir kâr-zarar analizi ile dikte edilmektedir: Sosyal modernist devletin onlardan vergi ve yasal düzenleme yükleri şeklinde ödemelerini istediği bedel, böyle bir devlette yaşamaktan elde ettiklerine inandıkları faydalardan daha ağır gelir. Varsılerkçi asiler bir zamanlar devletin sağlaması beklenen hizmetleri kendileri satın alabileceklerine, dolayısıyla herkesin de kendisi satın alması gerektiğine inanırlar. Güvenlikli sitelerde yaşarlar, kişisel jetleriyle ve özel otobüs filolarıyla seyahat ederler ve çocuklarını özel okullara gönderirler. Bu kararların her birinin motivasyonu, yaşam tarzına dair tercihler veya sosyal farklılaşma yönünde bir arzu olabilmesine rağmen, özellikle de kamusal hizmetlerden vazgeçme alışkanlığı oligarklardan üst orta sınıflara doğru nüfuz ettiğinden; sonuç, geleneksel olarak kamusal olan bu hizmetlerin kalitesinde ve yurttaş katılımında giderek artan bir düşüştür.
Bu hizmetlerin özelleştirilmiş versiyonlarının gayri-demokratikliği veya kısmi özelleştirmelerden kaynaklanan ters seçim sorunları bir yana, varsılerkçi isyanın gelişinin alameti farikası, zenginlerin hiç kullanmadıkları kamusal hizmetler için vergi ödemeye karşı isyan etmeye başlamasıdır. Bu kamusal hizmetlerin kalite bakımından sürekli kötüleşmesiyle birlikte, varsılerkçi asilerin, içinde barındıkları topluma katkıda bulunmak için giderek artan şekilde hiçbir sebep görmemeye ve hatta vatandaşlığın çeşitli ekonomik sorumluluklar anlamına geldiği fikrine aktif şekilde karşı çıkmaya başladığı, kendi kendini haklı çıkaran bir döngü ortaya çıkar.
(1) Bununla birlikte, Batıdaki (özellikle de ABD’deki) işçi-işveren ilişkileri, sosyal modernizmin savaş sonrası altın yıllarındaki bile çatışmalıydı. Hem örgütlü emeğe hem de liberal devletin düzenleyici ve vergilendirici yetkilerine karşı varsılerkçi tepki New Deal başladığından bu yana vardı ve 1940 ortalarında resmi siyasi stratejisi haline geldi. Ancak en büyük dönüm noktası Soğuk Savaş’ın sona ermesi oldu. İnsan Jean Monnet, Dwight Eisenhower ve Willy Brandt gibi savaş sonrası devlet adamlarının kamuyu dikkate alan özenleri ile Soğuk Savaş sonrası Başkanlarının (George H.W. Bush, Clinton), Şansölyelerin (Schroeder) ve Başbakanların (Blair), görev sürelerini tamamlar tamamlamaz yüksek riskli yatırım fonlarından ve yabancı hükümetlerden devasa ödemeler kabul etmeye memnuniyetle başlama arsızlıkları arasındaki karşıtlığı görmeden edemiyor.
(2) Bkz. Ajay Kapur, Niall Macleod, and Narendra Singh, “Plutonomy: Buying Luxury, Explaining Global Imbalances”, Citigroup Research, October 16, 2005.
(3) Bkz. Rodrik, “Goodbye Washington Consensus, Hello Washington Confusion?”, Journal of Economic Literature (December 2006).
(4) Bkz. Chrystia Freeland, “The Rise of the New Global Elite”, The Atlantic (January/February 2011).
(5) Monbiot, “A Manifesto for Psychopaths”, Guardian, March 6, 2012.
(6) BRIC ülkelerindeki varsılerkçi isyancıların talihleri çok daha belirsiz oldu. Rusya 1990’larda çok büyük bir varsılerkçi isyana şahit oldu ama Putin’in iktidara gelişi ve birinci kuşak oligarkların tasfiyesi, devletin imtiyazları yeniden geçerli hale gelmesini, yani varsılerkçi isyanın başarıyla bastırılmasını temsil eder. Hindistan bir varsılerkçi isyanın birçok semptomunu sergilerken, Brezilya’da sosyal demokrat hükümetler 2000’den bu yana eşitsizlikleri azaltıp sosyal devlet uygulamalarını genişletmeyi başarmıştır. Çin’de ise süper zenginlerin yükselişi esasen devlet mülkiyetinde olmasa bile sponsorluğundaki işletmeler üzerinden gerçekleşmiştir. Bu da Çin’deki varsılerkçilerin devlete ve Komünist Parti’ye bağımlılıklarının sürdüğü, dolayısıyla da siyasi durumlarının görece güvensiz olduğu anlamına gelir. Çin ve Doğu Asya’nın diğer yerlerinde, varsılerkçiler arasında norm isyandan ziyade rantçılık olmayı sürdürmektedir.
Kaynak: The American İnterest
Çeviri: Serap Şen
Yarın: Kriminal İsyan