Yaşanan tutuklamaların tam sayısı elli olan 49’lar Olayı’nın; M. Emin Batum’un ağır hücre koşulları nedeniyle hastalanması ve mide kanaması nedeniyle ölmesiyle tutuklu sayısı 49’a inmiştir. Bundan kaynaklı da bu olay tarihe 49’lar Olayı olarak geçmiştir.
49’lar Olayı’nın iyi anlaşılması için olayın yaşandığı dönem ve öncesinin iyice anlaşılması gerekir. Bu olayın yaşandığı dönem ve öncesi anlaşılmadan bugün egemen güçlerin Kürt halkına karşı yürüttüğü benzer politikalarda gereken düzeyde anlaşılamayacaktır. Nitekim bugün KCK adı altında binlerce Kürt siyasetçi, akademisyen ve aydının tutuklanıp zindanlara atılması böylesi politikaların ürünüdür.
Lozan antlaşmasıyla beraber dört parçaya bölünen Kürdistan, her türlü baskıya, şiddete, katliama, asimilasyona ve daha birçok uygulamaya maruz kalmıştı. Buna karşın her fırsatta var olan bu gidişata dur demek ve yaşanılanları tersine döndürmek amaçlı hareketler açığa çıkmıştır.
Kürt toplumu en büyük tahribatı egemenlerin başarıyla uyguladığı parçalama politikalarından almıştır. Dêrsim isyanından sonra Kuzey Kürdistan ve Kürt toplumu bir sessizliğe gömülmüştür. Ölüm korkusu her yanı sarmış, ismi bile anılmaz olmuştu. Her türden kirli politika Kürt halkının üzerinde uygulanır hale gelmişti.
49’lar Olayı’nın yaşandığı dönemde Kuzey Kürdistan’ın durumuna gelmeden önce Kürdistan’ın diğer parçalarında yaşananları ve Kürtlerin durumunu değerlendirmek konunun anlaşılması açısından yararlı olacaktır.
Doğu Kürdistan’da birçok hareketlenme yaşanmaktaydı. Bu çerçevede birçok isyana şahitlik edilmiş, yer yer kısmi başarılar elde edilse de, bu başarılar çok uzun sürmemiş ve tasfiyeyi yaşamaktan kurtulamamıştır. Bu çerçevede özellikle Rusya’nın destekleriyle Qazi Muhammed önderliğinde Mahabat Cumhuriyeti kurulmuş ancak tarihin birçok döneminde yaşandığı gibi yalnız bırakılmış ve arkadan hançerlenmiştir. Bu nedenle de cumhuriyet kurulmasının üzerinden çok geçmeden, kısa bir süre sonra dış güçlerin müdahalesiyle katliamlarla son bulmuştur. Önderler, Çarçıra Meydanı’nda halkın gözleri önünde asılmışlardır. Bunun sonrasında Doğu Kürdistan’a hakim olan sessizlik, imha, asimilasyon politikaları ve parçalılık olmuştur. Bu parçada geliştirilen politikalar fiziki imhadan daha çok, ince asimilasyonist politikalar olmuştur. Bu da belli bir düzeyde başarılı olmuştu.
Güney Kürdistan’da durum biraz daha farklıydı. Doğu Kürdistan’ın aksine ön plana çıkan daha çok fiziki katliamlar, enfaller, soykırımlar olmuştur. Doğu Kürdistan’dan kaçmak zorunda kalan Mustafa Barzani önce Irak’a sonra Sovyetler Birliği’ne gitmiştir. Aslen Kürt olan General Abdülkerim Kasım kanlı bir darbeyle Irak Kralı Faysal’ı devirmesiyle iktidara gelmesi üzerine Mustafa Barzani, Kerkük merkezli bir otonom vaadiyle tekrar Irak’a geri dönmüştür.
Kürdistan’ın diğer parçalarında yaşanan bu olaylar bir şekilde Kuzey Kürdistan’ı da etkilemekteydi. Özellikle de Ağrı İsyanı’nın kanlı bir şekilde bastırılmasından ve ‘Hayali Kürdistan Burada Yatmaktadır’ sözünden sonra Kürt halkının artık bu topraklarda bir daha hareketlenmemesi için en küçük hareketlilik bile kontrol altına alınmış ve müdahalelerde bulunulmuştur. Bunun yanı sıra Kürdistan’ın diğer parçalarında yaşananlardan Kuzey Kürtlerinin etkilenmemesi için her türden önleme de başvurulmaktaydı. Bu yönlü baskı ve şiddet uygulanılmakta, korku imparatorluğu oluşturulmak istenilmektedir.
Türk devletinin tek partili süreçten çok partili sürece geçişiyle sahneye çıkan ve CHP’nin Kürtlere karşı yürüttüğü politikaları kendisi için fırsat bilen DP, Kürtleri kendisine çekmeyi başarmıştır. Kürtlerin desteğini almayı başaran DP aldığı yüksek oylarla iktidar olmuş ve Türkiye Cumhuriyeti’nde yeni bir süreci beraberinde getirmiştir. Türkiye için yeni bir süreç olsa da Kürdistan ve Kürtler için pek de yeni bir dönem olmamıştır. Kürtler üzerindeki baskılar ve tasfiye politikaları devam etmiş hatta daha farklı bir boyuta evrilmiştir.
Güney’de yaşanan olaylar bir şekilde Kuzey’i de etkilemekteydi. Özellikle de Güneyli Kürtlerin General Abdülkerim Kasım’ın Irak’ta iktidara gelmesinden sonra belli düzeyde güç elde etmesini kabullenemeyen Türk devleti yaşanan çatışmalarda Türkmenlerin öldürülmesini bahane ederek yaşananlara dahil olmak istemiştir. General Rommel lakabıyla bilinen CHP Niğde Milletvekili Asım Eren Başbakan Adnan Menderes’in cevaplaması için ‘Irak Kürtlerinin, Irak’ta Türkmen soydaşlarımıza yaptığı baskı, zulüm veya öldürme olaylarından dolayı, Türkiye’deki Kürtlere karşı aynıyla mukabele yapacak mısınız?’ diye bir soru sormuştur. Çeşitli iddialara göre dönemin cumhurbaşkanı olan Celal Bayar “biz de bin Kürt’ü sallandıralım ki, diğerlerine ibret olsun” demiştir. Buna karşın Kürt olduğu sanılan dönemin dışişleri bakanı Fatin Rüştü Zorlu’nun buna karşı çıkarak, gerekçe olarak da Türkiye’nin dışarıdaki prestijinin zaten Rum ve Ermeni olaylarıyla yeterince düştüğünü, böylesi bir durumun Türkiye’nin aleyhine olacağını belirtmesiyle farklı yöntemlerin kullanılması yoluna gidilmiştir.
Bu tartışmalar devam ederken Asım Eren’in insanlık dışı önerisini protesto etmek için 102 üniversite öğrencisi, Başbakan, Cumhurbaşkanı, TBMM Başkanı, Diyarbakır Baro Başkanı ile ABD, Almanya, İtalya, Fransa ve İngiltere gibi büyük devletlerin büyükelçiliklerine olayları kınayan birer telgraf çekmişlerdi. Bu telgrafın altında ‘Türkiye Kürtleri’ imzasının bulunması ‘Kürtler uyanıyor, Kürtçülük yapılıyor’ gibi korkuları da büyütmüştür.
Tam bu süreçte Amed’de yayın yapan ‘İleri Yurt’ gazetesinde Apê Musa’nın yazdığı şiir (Kımıl-süne) tartışmaları daha da harlandırmıştır. Metaforik bir dille ele aldığı Kımıl şiirinin içeriği şöyleydi; Siverekli bir genç kız, kımıl zararlısı tarafından samana döndürülmüş bir torba buğdayı çerçiye götürüyor, çerçi buğdayın işe yaramadığını görünce, buğdaya karşılık mal veremeyeceğini söylüyordu. Apê Musa şiirin sonunda ise kıza şöyle bir cevap vermektedir: ‘Üzülme bacım, seni kımıl, süne ve sömürenlerin zararından kurtaracak kardeşlerin yetişiyor artık.’
Bu şiirle beraber ‘Kürtlerin uyanışı mı gerçekleşiyor?’ sorusu sorulmaya başlanıyordu. Ankara’nın buna kayıtsız kalması beklenemezdi, kısa bir sürede aralarında Apê Musa, Sait Elçi, Şerafettin Elçi gibi insanların yanı sıra Kürt siyasetçi, asker, aydın, işveren ve daha birçok meslekten olan Kürtlerin gözaltı ve tutuklama süreci başlamıştır. MİT’in hazırladığı rapor doğrultusunda, rastgele seçilen 50 isim Türkiye ve Kürdistan’da başlatılan operasyonlarla gözaltına alınıp tutuklanmıştır.
Böylece Türk tarihine kara bir leke olarak geçecek olan ve Kürt halkına karşı tahammülsüzlüğün bir kez daha görüldüğü bir resim çıkmıştı ortaya. Delil yetersizliğine rağmen, aslında bir suç bile yokken, daha çok Türk devletinin Kürtlere karşı gelişen ‘potansiyel tehlike’ paranoyasından kaynaklı M. Emin Batum gözaltında yaşamını yitirmiş, birçok kişi çeşitli hastalıklar kapmış ve Türk devleti de hiçbir şey elde edememiştir. Aksine Kürt toplumuna ve insanlığa Apê Musa gibi yiğit ve unutulması imkansız aydınlar kazandırmıştır.
Henüz yargılanmayı beklerken demokratikleşme vaadiyle darbe yapan ordu da 49’ları bırakmamış ve bu hukuk skandalı sekiz yılı aşkın bir süre devam etmiştir. Bu durum söz konusu Kürtler olunca demokrasinin dahi işlemez hale geldiğini gösteriyordu. Kürt halkının samimi duygularına karşılık imha-inkar, tasfiye ve bastırmakla cevap veren, Kürt halkının kanı üzerinden siyaset yürütmek isteyen Celal Bayar ve Adnan Menderes kendi hazırladıkları kuyuya düşmüşlerdir. 49’lar Olayı gibi bugün KCK davaları on binlere varan insanların cezaevlerine konulmalarıyla devam etmektedir.
ZERDEŞT TOLHILDAN: 49’lar olayı