Kızım şehit düştükten sonra gözaltına alındım. Kızımın cenazesini de yanıma bıraktılar. Beş gün boyunca göğsüme dayadım kızımın cansız bedenini. Daha 17’sindeydi. Direnişini Serxwebûn dergisi de yazdı.
Bu tecridin dünyada benzeri yok. Biz Önderliğimizin üzerindeki tecridin kalkması için sonuna kadar direneceğiz. Ya başaracağız ya da başaracağız. Ben bir anneyim ve yaralıyım ama mücadelemden zerre geri adım atmam.
PERVİN YERLİKAYA / STRASBOURG
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan üzerinde uygulanan tecride karşı cezaevlerinde başlayan ve yaklaşık 6 aydır devam eden süresiz-dönüşümsüz açlık grevi etrafında dayanışma eylemleri sürüyor. Avrupa’da yaşayan Kürdistanlılar, Strasbourg başta olmak üzere birçok ülkede açlık grevi direnişçilerinin sesini duyurmak amacıyla ayakta.
Zahide Çaçan da Strasbourg’da uzun süredir devam eden dayanışma eylemlerine katılan isimlerden biri. Çaçan’ın bir kızı şehit, bir oğlu hasta tutsak, bir oğlu ise kendisi gibi sürgünde.
Çaçan’ın hikayesi, çocukluğunu yaşadığı Bêdlîs’in Tetwan ilçesine bağlı yaşadığı köyden devlet zoruyla çıkarılmasıyla başlıyor. Köyleri yakıldıktan sonra önce İstanbul’a, oradan İsviçre’ye göç eden aile, 17 yıldır yurdundan uzak yaşıyor. Zahide Çaçan’dan açlık grevlerine ses verilen ortamda hikayesini dinledik:
Sürgüne yolculuk
Devlet köyümüzü yaktıktan sonra İstanbul’a göç ettik, ancak burada da bize yaşam şansı vermediler. Bir yılda tam sekiz ev değiştirdik. Eve baskın yaptılar, kardeşimi yakaladılar, küçük çocuğumu tehdit edip işkence ettiler. Daha yedi yaşındaydı ama beni korumaya çalışıyordu. Kendini polislerin önüne attı ve “Kurban olayım, anneme bir şey yapmayın” dedi. Telsizle vurdular, ağzı kan doldu. Oğlumu bu halde görünce kendimden geçtim, ne olduğunu hatırlamıyorum. Çocuğum 12 saat hareketsiz yerde kaldı. Onu hastanelere götürdük ama kendine gelmedi; daha 7 yaşındaydı.
Köyde ekonomik durumumuz iyiydi. Şehrin zenginleri arasındaydık. Ama köyümüzü yaktıkları sırada bir yorgan bile alamadık.
Sonra uluslararası örgütlerden temsilciler bizi ziyaret etti, İHD, TUHAD gibi dernekler aracılığıyla birçok kesimle görüştük. Durumumuzla ilgili bilgi aldılar. 8 devlet bize kendilerine sığınabileceğimizi belirtti. İlk talep İsviçre’den geldiği için buraya sığındık. 17 yıldır burada yaşıyorum. Daha sonra öğrendim ki bana 12,5 yıl ceza verilmiş. Sadece çocuklarımın hakkını savunmuştum halbuki.
Ben İsviçre’ye geldikten sonra evimize baskın yapıp oğlumu önce gözaltına alıyorlar, zorla askere gönderiyorlar. Oğlum 20 gün sonra askerden kaçıp İsviçre’ye geldi. Burada iş çıkışı geçirdiği trafik kazası sonucu maalesef vefat etti. Yanımda sadece işkence gören küçük oğlum kaldı. İki kızım ise evlendi.
‘Bir canım kaldı, onu da feda ederim’
Çok işkence gördüm ama bunları anlatmam kolay değil. Kızımın cenazesini almak için işkence gördüm, evimiz defalarca basıldı, ne eşya bıraktılar ne bir fotoğraf. Ayrıntıya girsem ne ben kaldırabilirim ne de siz dinleyebilirsiniz. İşkencelerden dolayı bir kolum hala sakat.
Bir gün biri yanıma gelip dedi, “Teyze, neden hala yerinde durmuyorsun? Bu kadar bedel ödemişsin, şehitlerin var, zindanda yakınların var ama sen hep koşturuyorsun.” Ona şöyle cevap verebildim: “Korkulacak hiçbir şey yok. Benim bir canım kaldı, onu da bu uğurda seve seve feda ederim.”
Tüm bu acıları yaşadım ama mücadelemden zerre geri adım atmayacağım.
5 gün kızının cenazesiyle hücrede
Kızımın gerçek adı Aygül, kod adı Zarîn’di. Mervan Tan, Zarîn diye bir şarkı yazdı onun için, Koma Agirê Jiyan da seslendirdi. 1 Eylül 1994’de Manisa’da bir çatışmada şehit düştü. Çatışmada teslim ol çağrılarına “Teslim olmak bize değil, size yakışır’’ diyerek son kurşununu kendine sıktı.
Kızım şehit düştükten sonra gözaltına alındım. Kızımın cenazesini de yanıma bıraktılar. Beş gün boyunca göğsüme dayadım kızımın cansız bedenini. Daha 17’sindeydi. Polisler sürekli gelip hakaret ediyor, başıma silah dayıyorlardı.
Cenazeyi bana vermeyeceklerini biliyordum. Direttim, onu almadan hiçbir yere gitmeyeceğimi söyledim ve sonunda aldım. Kızımın direnişini Serxwebûn dergisi de yazdı.
Oğlu 21 yıldır cezaevinde
Oğlum 21 yıldır cezaevinde. Avrupa’ya geldiğimizden bu yana kendisini göremiyordum. Geçen yıl hakkımdaki cezalar düştü. 17 yılın ardından cezaevine gidip oğlumu gördüm.
Eşim de bu yıl vefat etti. Oğlumu eşimin cenazesine elleri kelepçeli getirdiler. O görüntü hepimizi derinden etkiledi. Ama ne zaman oğlumla telefonda görüşsem moralli olduğunu söylüyor, “Biz moralliyiz, siz de durmayın, eylemlerinizi süreklileştirin, evde oturma zamanı değil” diyor.
Orhan yakalandığında 19 yaşındaydı, şimdi ise 40 yaşında. 21 yıldır cezaevinde. Görüşler şu an çok zorlaştırılmış, sadece 45 dakika görüşmeye izin veriyorlar. Bunun 10 dakikası ise aramakla geçiyor.
Çok sürgün gördü oğlum. Ümraniye, Diyarbakır, Ankara, Ulucanlar, Edirne, Tekirdağ, Siirt… Şu anda ise Şakran 2 No’lu T Tipi cezaevinde. Süresiz-dönüşümsüz açlık grevi eylemlerine hastalığı nedeniyle dahil edilmediği için 10 günlük destek açlık grevine girdi. Ciddi kilo kaybı yaşadığı için hastaneye kaldırıldı. Meğer vereme yakalanmış. Çocuğum bir ay boyunca kelepçeli tedaviye maruz kaldı.
Başını dizime yaslasaydı
Hastaneye yatırıldığını duyduğum zaman savcılıktan izin alarak oğlumun görüşüne gittim. Karşılaştığım görüntü beni çok üzdü. Orhan’ı hastanede tutsakların kaldığı hücreye almışlardı. Etrafında yaklaşık 50 gardiyan ve askerin bulunduğu hücrenin her tarafı demir kapılarla çevriliydi. Bu çelik kapının üzerinde bulunan küçücük pencereyi açtılar. Hücre o kadar küçüktü ki, oğlumun adım atacak yeri bile yoktu.
Görüşmemiz 5 dakikayı bulmadan pencereyi kapattılar. Ben ve oğlum bağırdık. “Bir görüşme bu kadar kısa süremez, biz konuşmak istiyoruz” deyince 5 dakika daha görüşebildik. Orhanım zaten çok zayıftı, 10 günlük açlık grevinden sonra yürüyecek hali kalmamıştı. Bana, dışarıda açlık grevinde olan arkadaşları sordu, “Durmayın, 24 saat sokaklarda olup sesimizi duyurun, bizler ancak bu şekilde iyi oluruz’’ dedi.
Oğlum kaldığı hücrede dışarısı ile hiçbir bağı yoktu. Ona bir radyo alıp götürdüm, vermediler. Daha sonra Şakran Cezaevi savcılığına tekrar görüş için başvuru yapmak istedim. Savcılık sekreterliği bizi iki saat kapının önünde bekletti.
Daha sonra içeri girdiğimde durumumu anlatıp, “Lütfen beni oğlumla görüştürün, yarın sabah geri dönmem gerekiyor” dediğimde elinde MHP yüzüğü bulunan sekreter, “Ne yapayım dönüyorsan dön. Zaten senin oğlun bir terörist. Bu yüzden bu hücrede kalıyor’’ diyerek hakaret etti, izin vermedi. Oğlumu bir kez daha göremeden geri dönmek zorunda kaldım. Hastaneden çıktığını birkaç gün önce öğrendim.
Bir anne olarak tek isteğim, bir saatliğine de olsa oğlumun dışarıda olması. Başını dizime yaslasaydı, saçlarını okşasaydım...
Ya başaracağız, ya başaracağız
O kadar acı yaşamamıza rağmen yine de barışı isteyen biziz. Bir Önderliğimiz var, onu da esaret altına almışlar. Bu tecridin dünyada benzeri yok. Biz Önderliğimizin üzerindeki tecridin kalkması için sonuna kadar direneceğiz. Ya başaracağız ya da başaracağız. Bunu bütün halkımız bilsin. Bu mücadelede olan herkes benim için Orhan, Zarîn ve Uğur’dur. Hepsi benim evladımdır. Ben bir anneyim ve yaralıyım ama mücadelemden zerre geri adım atmam.
Avrupa devletleri de şunu iyi bilmeli ki, biz onların beş kuruşuna muhtaç değiliz. Bugün Türkiye hükümeti diyor biz Müslümanız, peki biz neyiz? Bizi her gün katlediyorsun, çocuklarımız gün gün eriyor. DAİŞ sizin yuvalarınızda örgütlendi. Eğer Müslümanlık buysa ben böyle bir Müslümanlığı kabul etmiyorum. Biz Kürtler bir olalım ve birbirimize destek olalım.