Geldiğim yer gittiğimle eşitken bu kadar, yuvarlak zamanlardan çıkmadığımı ve bütün uğraşlarımın kendini tekrarlamaktan öteye gitmediğini görüyorum.
Yine de herşeyin başladığı ve hiçbir şeyin başlamadığı yerden; yani yüreğimden -ne kadar duyulur sesim, bilmem ama- sesleniyorum derinden...
Derinine işliyor sözcükler. Sözcükler ki çoğu kez anlam kargaşası yaşatıyorlar bana. Bir türlü yakalayamıyorum doğru anda doğru sözcükleri ya da yakalanmıyorlar bana.
Neden bilmiyorum; yanlış zamanda doğduğum kanısına varıyorum çoğu kez! Yanlış zaman, yanlış hayat, yanlış şarkı, yanlış kitap, yanlış sözler, yanlış kararlar ve yanlış aşklar!..
“Yanlış yaşam doğru yaşanmaz” diyor Theodor Adorno. Yüzyıllık bir yanlış doğumdan bahsediyorum. Çok geç kalmış bir doğumun sancıları, ölümünde de sürer. Kaldı ki bu geç kalınmışlık bu kadar sararmışken tende, neyin neresinden başlanacağını nerden bilebilirim?
Yanılgılar sarsıyor insanı. Hele bir de kadınsanız, sararan yanlarınızda bir renk bulamazsınız. Bir kadının güncesi yanılgılarla, yargılarla doludur. Belki de bizi anlaşılması zor kılan şey tam da budur!
İç kargaşalarımız…
Korkular... Ah yine geldi dilime, hecelerken bile yarım bıraktığım kelime. Korkularım, korkularımız. Eksik kalan yanlarım, yanlarımız. Alışamadım bir türlü korkuların üstüne yürümeyi. Ne zaman yüreklendirdiysem kendimi, kırdılar cesaretimi ve ne zaman yüreklendirdilerse beni, korkutmaktı aslında istedikleri. Başarı soyutlarken beni kendinden, ne kadar cazip geliyorum... En çok sevildiğim zamanlardır bunlar. Küçük sevgiler, yarım sevgiler, gerçek olmayan. Öylesine, bir anlık olan. Tadımlık derler ya! Tam da öyle işte!
Hesabı eksik yapılmıştır kadının daha en başında. Belki bu yüzden geç kalınmış bir yaşamdan geliyoruz.
Rengimi unuttum, neydi benim rengim? Kadınların renkli varlıklar olduğu söylenirdi. “Kızıl saçları kalçalarına kadar düşen. Başak sarısı saçları rüzgarla taranan, masmavi gözleri göğü şenlendiren. Zümrüt yeşiliyle doğaya can katan. Kimi kadın beyaz güvercinlerden de beyaz tenle dokunuyor çocuklarına. Güllerden tokalarla süsleniyor renkli saçları, güneşin ışıklarıyla ışıldıyor tenleri. Meyvelerin renkleriyle parlıyor dudakları.”
Nerede onlar? Mitoloji de mi kaldılar? Uzaklara mı atıldılar? Bizlerin göremeyeceği yerlerde, bizim için mi savaşıyorlar?
Bu renksizlik öldürüyor beni! Etrafta kahverengiye, laciverte, siyaha boyanmış kadınlar... Gözleri bile görünmez kılınmış ölü kadınlar... Kiminin dışı saklanmış, kiminin içi! Ne fark eder? İkisinde de görmüyorum bizi! Öyle uzaklaştık ki kendimizden, hatırlamıyoruz kendimizi. Hatırlamıyorum kendimi. Hep böyle renksiz miydim?
Belki biraz renklerden bahsetmeli, dile getirmeli. Sarının ışıltısından, pembenin uçukluğundan, kızılın aşkından, morun ağırlığından, siyahın asiliğinden, turuncunun utangaçlığından, beyazın saflığından, eflatunun mahçupluğunda. Belki yeniden anlam vermeliyim renklere, kendimi bulmak adına düşmeliyim renklerin peşine. Sonra dağıtmalıyım; iyice yıkmalıyım toplumun bende yarattıklarını. Hasar çok, temelden başlamak gerek. Bir kadını yeni baştan kadınca yaratmak gerek.
Toplum durmadan aynılığımızdan, karmaşık varlıklar olduğumuzdan yakınır. Ne çelişkili bir durumdur bu! Aynı olan karmaşık olabilir miydi? Karmaşıklık aynılaştırılmamızdan geliyor olamaz mıydı? Kızıla eflatunu dayatmak neden? Bunca sınıflandırmayı yapan toplum öte yandan durmadan aynılaştırma ve kendi kadınını yaratma çabasında. Evcilleştirilmiş bütün diğer türler gibi evcilleştirilmiş olduğumuz düşüncesi, toplumu onaylamamı zorluyor.
Toplumların renkleri erkek renklerinden oluşuyor ve bu toplumlar yazılı olmayan kurallarla uygun görmediğini ötekileştirip, cüzzamlı gibi kenara atıyor, yaşam alanını kısıtlayıp alternatiflerini yok etmek için savaş veriyor.
Toplumun ne güzel atasözleri, deyimleri var öyle! Kim bu atalar? Kadınlardan yana pek bir dilleri yanmış gibi duruyorlar! Kadını eğitme kuralları diye aktarılmaları gerekiyordu. Neydi bu sözler?
‘’Kızını dövmeyenin dizini dövmesi’’ gerektiği, ‘’Karının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksiltmemesi’’ gerektiği, ‘’Kadın yerinin kocasının yanı olduğu ve mutlaka tarlayı düz alması, avradı kız alması’’ gerektiği, beynin tavuk beyninden küçük görüldüğü ve bunun saçlarının uzunluğuna yorulması ve daha bir çok küçülten, metalaştıran, anlamsızlaştıran sözler…
Ne çok isimlendirilmişiz öyle… “Kız çocuğu, genç kız, karı, avrat...” Klasik isimlerimiz… Toplumdaki yerimiz daha güzel! “Sokak kadını, fahişe, cadı, kocakarı, ev hanımı...” Oysa kaç erkek ismi vardır? Erkek adamdır ya da değildir. Adam olmanın kriterlerine ya uyuyordur ya da uymuyordur.
Renksiz toplumda yer edinmeye çalışmak, renksizliği kabullenmektir. Renksizlik yavaş bir ölüm biçimidir. Yanlış bir aşk gibi...
Herşeyin başladığı ve hiçbir şeyin başlamadığı bir zaman diliminden seslenmek istiyorum.
Geldiğim yer gittiğimle eşitken bu kadar, yuvarlak zamanlardan çıkmadığımı ve bütün uğraşlarımın kendini tekrarlamaktan öteye gitmediğini görüyorum...
Yine de herşeyin başladığı ve hiçbir şeyin başlamadığı yerden; yani yüreğimden -ne kadar duyulur sesim, bilmem ama- sesleniyorum derinden...
Kadını canlı kılan; özündeki renkli yanlarıdır. Renkleri sevmeli...
ZEYNEP: Kadının renkleri