Mahir Çayan ve dokuz can yoldaşı katledildiğinde SBF’de öğrenciydim. Dünmüş gibi hatırlıyorum. 30 Mart 1972 günü akşamı fakültenin karşısındaki pasajda bulunan bir kahvede sekiz haberlerini bekliyorduk. Sekiz bülteni başladığında ekrandaki spikerin okuduğu ilk haber Mahir Çayan ve arkadaşlarının ‘ölü ele geçirildiği’ne ilişkindi. Çekiçle başımıza vurulmuş gibi sersemlemiştik. Gerisini dinlemedik, zaten dinleyecek halimiz de kalmamıştı. Bir an önce diğer arkadaşlarımıza ulaşmak istiyorduk. Hepimiz hızla Hukuk Fakültesi Öğrenci Yurduna doğru koşmaya başladık. Öğrencilerin büyük bir kesimi bahçedeydi, kantin ve yemekhane dolmuştu. Acı ve öfke iç içeydi, hıçkıra hıçkıra ağlayanlar bile vardı. Hepimizin gözleri yaşla doluydu.
SBF Mahir’in evi sayılırdı. Ortak bir algıydı bu. Hangi siyasi eğilimden olursak olalım, hepimiz bu büyük ailenin fertleri durumundaydık. Mahir Çayan her açıdan bu gençlik ailesinin en büyüğü, en saygın kişiliğiydi. Halk düşmanları deyim yerindeyse sosyalist kabilemizin yiğit önderini alçakça katletmişlerdi. O an için biri çıkıp bize bir hedef gösterseydi, çıplak ellerimizle saldırıya geçmekten çekinmeyecektik. Daha sağlıklı düşünenler ertesi gün fakültede boykota gideceğimizi söylediklerinde, ne yapılması gerektiğini bilen insanlar olarak biraz olsun sakinleşmiştik.
Ertesi gün bütün öğrenciler fakültenin büyük amfisini tıklım tıklım doldurmuşlardı. Bir öğrenci kürsüye çıktı. En özlü biçimiyle katliamı anlattı. Faşist cuntayı protesto etmek için herkesi yapılacak boykot eylemine katılmaya davet etti. Ben görevli bir grup öğrenci arasındaydım. Çağrı ile birlikte tüm öğrenciler bir ağızdan slogan atmaya ve bir sel gibi dışarı akmaya başladılar. O tabloyu, gençlerin o soylu öfkesini ve tek bir bedenmiş gibi birlikte harekete geçmesini asla unutamam. Boykota katılmakta tereddüt eden tek bir kişi bile yoktu. Beklediğimiz olmamış, aldığımız görev anlamsızlaşmıştı. Okuldan en son çıkan bizler olmuştuk. O ağır baskı koşullarında böylesi bir eylem son derece anlamlıydı. Gençlik kendi önderlerine sonuna kadar bağlı olduğunu cuntanın yasaklarını çiğneyen eylemiyle ortaya koyuyordu.
Fakülteye yeni kayıt yaptırmış olan genç Abdullah Öcalan boykot eylemini örgütleyenlerin içindeydi. Uzaktan da olsa Mahir’i tanıyordu. Onun bakışıyla Mahir gerçek devrimciliğin büyük timsaliydi, eylemi ve söylemi bir olan devrimci yapısıyla kendisini en çok etkileyen kişilikti. Daha önce İTÜ’nün Maçka’daki salonunda yaptığı bir konuşmayı dinlemişti. Mahir burada özetle “Revizyonizm ciddi bir tehlikedir ve Marksizm’i sarmıştır. Her meselede olduğu gibi Kürt meselesinde de oportünist davranmaktadır. Kürt meselesi ulusların kendi kaderini bizzat tayin etmesi meselesidir. Kürtler isterlerse bağımsız devlet kurma haklarını kullanabilirler. Biz Marksistlere düşen görev, Kürtlerin bu haklarını elde etme mücadelesini desteklemektir” demişti.
Öcalan son savunmasında Mahir’in bu konuşmasının kendisini nasıl etkilediğini “…benim için yaşamsal önemi olan toplumsal kimliğime ilişkin ne yapmam ve nasıl bir kimlikle hareket etmem gerektiğini o kısacık anda çarpıcı biçimde ortaya sermişti” biçiminde dillendirir. Ardından şöyle devam eder: “Aynı yıl Maltepe’de Hüseyin Cevahir’le birlikte devletin silahlı güçlerine karşı giriştiği ünlü direniş, yaralı ele geçişi, cezaevinden kaçırılışı ve 1972 Mart’ında Kızıldere’de arkadaşlarıyla şahadete ulaşması, devrimcilik denen yaşama adım adım geçişimi tetikleyen kilometre taşlarıydı. Eğer kendime ve toplumuma sadık kalacaksam, bu kilometre taşları temelinde yoluma devam etmekten başka çarem olmayacaktı.”
Öcalan bu eylemin ardından tutuklanıp Mamak Askeri Cezaevine gönderildi. Yaklaşık sekiz ay tutuklu kaldı. Deniz, Yusuf ve Hüseyin buradan alınıp idam edilmek üzere başka bir cezaevine götürülürken yine aynı cezaevindeydi. Deniz’in idam sehpasında Türk ve Kürt halklarının mücadele birliği ve özgürlüğüne yaptığı vurgu Öcalan için yeni bir kilometre taşı oldu. İki halkın özgür temellerde birliği uğruna mücadele etmek ve bunun için örgütlenmek bu şehitlerin anısına verilecek en doğru karşılık olacaktı. Kürt Özgürlük Hareketi bu çerçevede doğup gelişti. Kürdistan’daki partileşme bu anlamda başlangıçtan itibaren bir şehit partileşmesi oldu. Bu yaklaşım, yani şehidin anısına bağlılık bu partileşmeyi yenilmezliğe taşıdı.
Kızıldere direnişinin kırkıncı yıldönümünde Kürdistan’da katliamla sonuçlanan benzer bir direniş daha yaşandı. Bu kez katledilen on beş kadın gerillaydı. Ordu-özel harekat polisi-korucu üçlüsünden oluşan bir katliam gücü, hava kuvvetlerinin de desteği ile bu mütevazı gerilla birliğini imha etti. Faşist maestro Erdoğan’ın işaretine uyan Türk basını aynı geleneği takip ederek ‘on beş kadın teröristin ölü ele geçirildiğini’ yazdı. Türkiye solu ölümleri kanıksamış tutumuyla bu katliamın üzerinde nerdeyse hiç durmadı. En önemlisi de, Kızıldere katliamının kırkıncı yıldönümüne denk düşen bir protesto eylemi düzenleyen Alevi örgütleri, bir cümleyle bile olsa bu katliama değinme gereğini duymadılar. En azından yürek sızlatan bir suskunluktu bu.
Kadıköy’deki mitingde konuşmacıların Erdoğan’ı günümüzün Yezit’i ve Yavuz’u olarak tanımlamaları elbette yanlış değildi. Yanlış olan onun yaptığı katliamların görmezden gelinmesiydi. Oysa on beş kadın gerillanın cesetleri henüz toprağa bile verilmemişti. Katliam yeri hala barut dumanları tütüyordu. Miting elbette Madımak katliamıyla ilgiliydi. Yezit taifesi Madımak’ta yeni bir Kerbela faciasına imza atmıştı. Bu faciada katledilen canlara sahip çıkıp yaşatmak yapılması gerekendi. Doğru tutum en az Madımak ve Kızıldere şehitleri kadar bu şehitlere de sahip çıkmaktı. Ancak olmadı; kadın şehitlerin PKK ile bağlantısı Alevi örgütlerini kendilerine sahip çıkmaktan uzak tuttu.
Kerbela’da Yezit’le savaşan Hüseyin’in küçük ordusu içinde kadınlar da vardı. Bunlardan biri de Zeynep’ti. Zeynep esir düştü ve Şam’a götürüldü. Ölünceye kadar Şam’da esir tutuldu. Bütün baskılara rağmen Zeynep boyun eğmeyi reddetti ve örnek bir direniş sergiledi. Şam’daki türbesi bugün Şii ve Alevi hacıların en kutsal ziyaretgahlarından biridir. Kürdistan’da Yezit Erdoğan’ın ordusuna teslim olmayı reddedip yiğitçe savaşarak şehit düşen on beş kadın gerilladan her biri Alevi inancına gerçekten bağlı olanlar için birer Zeynep’tir. Yezit’lerin işbaşında olduğu her dönemde Kerbela, Kerbela’nın olduğu her yerde Hüseyin ve Zeynep vardır. Kürdistan’da yeni Yezit sultasına karşı direnen her erkek bir Hüseyin, her kadın bir Zeynep’tir. Bunu böyle görmediğimiz müddetçe Hüseyin ve Zeynep’in izinde yürüyerek zulüm ve zorbalığa karşı mücadelede can verenlere sahip çıkışımız yetersiz kalmış demektir. Bu yetersizliği gidermek namuslu her Alevi için mutlaka yerine getirilmesi gereken bir görevdir.
Kürt Özgürlük Hareketi’nin saflarında yer alıp direnişin en görkemli biçimini sergileyerek şehit düşmüş çok sayıda kadın gerilla vardır. Bunlardan Zeynep Kınacı ve Gülnaz Karataş Kürdistan’daki kadın direnişinin sembolleşmiş isimleridir. Alevi Kürt kadınında hala canlılığını koruyan özgürlük tutkusu ve direniş ruhu onlarda en üst düzeyde ifadesini bulmuştur. Onlar Kürt Özgürlük Hareketi’nin gerçek komutanlarıdır. Bu özgürlük tanrıçaları aynı zamanda Alevilerin gurur kaynağı ve kurtuluşunun öncü güçleridir. Bunları sahiplenmekten kaçınan bir Alevi Hareketi tasavvur etmek oldukça zordur.
AKP Hükümeti Alevileri korkutarak direnişten vazgeçirmeye ve teslim almaya çalışıyor. Son dönemde Adıyaman ve Erzincan’da Alevilere yönelik olarak geliştirilen tehditlerin altında AKP vardır. Alevilere karşı tehdit içeren sloganların MHP izi taşıyor olması aslında hedef şaşırtmadır. Korkuya teslim olmak ise Aleviliğin bitişidir. Aleviler için temel görev direniş çizgisini daha da netleştirmek ve birliği söylemden eyleme dökmektir. Alevi direnişi, Türkiye’nin demokratik sosyalist hareketi ve Kürt özgürlük mücadelesinin birliği Yeşil Türkçü AKP faşizmini alt edecek yegane güçtür. Demokrasi güçlerinin parçalı görüntüsü sadece yeni Yezit iktidarının zulüm ve zorbalığını pervasızca kusmasına hizmet edecektir. Güç kaynaklarımız Kızıldere, Madımak ve Kürdistan şehitleridir. Her üç gücün faşizme karşı örgütlü mücadele birliği şehitlerimizin emri ve vasiyetidir.