Bu hikayede anlatılan kişiler gerçek değil, gerçeğin ürünüdür.
Her akşam eve bu saatlerde geliyor. Üzerine sinen sigara kokusu evdekileri rahatsız etmesin diye doğruca banyoya giriyor Medeni Bey. Sonra en iyi ihtimalle bir kez ısıtılmış yemeğini yiyip (o kahveden döndüğünde herkes çoktan yemeğini yemiş oluyor) televizyonun karşına geçiyor. Hiçbir zaman akşam haberlerini izleme imkanı olmadı son beş yıldır. Öyle zaruri bir işi olduğundan falan değil, o saatlerde kahvede olduğundan. Gece bültenlerini izleyip sonrasında odasına çekiliyor. Salondaki sessizlik o gittikten sonra yerini gürültüye bırakıyor. Eve kimin hangi saatte gelip gittiğini anlamıyor. Çocukları sorduğunda "odadalar" cevabını alıyor. Şunca yıl işe giderken sabahları erken kalkmanın verdiği alışkanlıktan mıdır nedir, emekliliğini bile bir işçi havasında geçiriyor. Kahveye gidiş geliş saatlerinde bir dakika aksama olmuyor. Takvimi hiç şaşmıyor. Acı bir tebessüm yerleşiyor yüzüne. Bu durumdan ev ahalisinin nasıl yararlandığını bilse böyle güler miydi acaba?
Bu durum en çok da Zozan'ın işine geliyor. Babası eve geç geldiği günlerin sayısını bilse, hele de nerede vakit geçirdiğini… İşte o zaman kıyamet kopar! Ama bu olasılık korkutmuyor Zozan'ı. En fazla evi terk edip gider. Zaten ipler bundan çok önce kopmuştu. Babasının ona tokat attığı gün, ''İkinci bir tokat yemeyeceğim'' diye söz verdi kendine. Ama şimdilik böyle çıkışlara gerek yok. Anasının yaptığı dolmaları bir süre daha yiyebilecek. Sonrasında bir iş bulur da kendi parasını kazanırsa bir dakika bile durmaz bu evde. İçinde yaşayan herkesi arkada bırakacak; anasını, analık ettiği Şoreş'i bile. Medeni Beyi sadece arkadaşlar eve geldiği zamanlarda seviyor. Keşke o anlardaki babalık rolü sürekli olsa, hep böyle güler yüzlü saygılı olsa…
Sadece Zozan değil, Şoreş de böyle düşünüyor. ''Arkadaşlar keşke her gece bizim evde kalsalar'' diyor bazen içinden, bazen de yüksek sesle dillendiriyor bu masum isteği. O zaman herkes aynı anda salonda oluyor. Bağırış çağırış yok. Bir tek babasının arkadaşlar evden gidene kadar Kürt televizyonlarını izlemesine tahammülü yok. Onlar geldiğinde çizgi film izleme şansı yok, bunu artık biliyor.
Fikriye'nin de onbeş yıldır hiçbir şeyine alışmadığı bu sürgünde, bu eve evim dediği tek zaman dilimi bu. Gerçi konuşmalarını, anlattıklarını çok anlamıyor bu kadınların. Neolitik midir nedir işte, o zaman olmuş ne olmuşsa diyorlar. Onlara ''kadınlar'' diyor, çünkü yüzler sürekli değişiyor. "Ne bileyim işte, onbeş yıldır biri geliyor, biri gidiyor'' diye iç geçiriyor. Ama en çok yüreği o sarı saçlı kıza, -adı Rewşen'di herhalde- yandı. Ne de güzel bilirdi herkesle konuşmayı. Şoreş'in doğumundan bir kaç gün sonra gördü. Çocuğun ilk öğrendiği kelimelerden biri Lewşen! oldu. ''Şimdi o güzellik kara toprağın altında mı yatıyor'' diye düşünüp derin bir iç geçiriyor.
Jilda bu eve her geldiğinde kendini parçalara bölüyor. Medeni Bey evde olduğu zaman, salonda oturup tartışma programları izliyor. Oysa O, Fikriye anneden anılarını dinlemeyi seviyor en çok. Anne demesi de tuhafına gitmiyor değil, çünkü kadınla aralarındaki yaş farkı 4 ve olsa olsa abla olur. Fikriye'nin saçlarındaki aklar çoğaldı, yüzündeki çizgiler belirginleşti. Jilda da arkadaşlarının yarattığı bu geleneğe uyuyor. Aileyi kendilerinin bir parçası, kendisinin ailenin bir parçası olduğunu göstermek için ''ana'' deyip duruyor. Çözemediği bir şey var bu evde Jilda'nın. Fikriye'nin ellerini paralarcasına ovarak parlattığı lavaboların, camların ışıltısının üzerini sanki sis kaplamış. Evin hiç değişmeyen düzeni ona sadece düzensizliği çağrıştırıyor.
Yerleri bir kez olsun değişmeyen, değişse bile Fikriye'nin hızla eski düzenine kavuşturduğu eşyalar ''Burada yolunda gitmeyen birşey var'' dercesine bağırıyor. Son beş aydır geldiği bu şehirde toplam beş kez uğradığı bu evdeki düzenin altında derin bir kaos olduğunu hissediyor. Geçenlerde o banyodayken Zozan ile Fikriye arasında yüksek perdeden geçen konuşmayı duyduğunda iç sesine hep güvenmesi gerektiğini düşündü. Hele Zozan'ın buzu bile eritecek öfkeli bakışlarını gördüğünde bir kaosun ortasında buldu kendini.
Bu bakışları görünce aynaya bakmış gibi oluyor. Ama bu şimdinin değil, geçmişin aynası. Arkadaşlarının dingin güleryüzlü, halkın da "Bu arkadaşınız çok sessiz, kesin aç kalır" dediği Jilda'nın geçmişinin. İyi ki diyor piercingimi dilimin altına yaptırmışım o çılgın zamanlarımda. Tartışmanın bir dövmeden çıktığını öğrenince Fikriye'den, Jilda'nın aynadaki görüntüsü de büyüyor. Zozan dövme yaptırmak istiyormuş ama Medeni Bey duyarsa kıyameti koparırmış. Zozan'ın o kararlı bakışlarını tanıyor. Bir şeyler söylemeli ama ne? Sorunun muhatabı Zozan'a bakıyor. Bakışları öfkeli. ''Sen bu işlerden ne anlarsın, bu dünyada yaşamıyorsun'' der gibi. Şimdi yine parçalara bölme zamanı Jilda'yı. Önce Fikriye ile konuşuyor. ''Gençtir fazla üzerine gitme'' cinsinden birşey söylüyor. Ama asıl derdi Zozan ile. Onun bu öfkesini dindirecek şeyleri bildiğini söylese, inanır mı kendisine? Sonra bir an için Zozan oluyor. Jilda'yi Zozan'ın gözleri ile tanıyor. İşte o bakış düğümü çözüyor. Kendisi ile aynı yaşlarda olmasına rağmen ebeveynlerinin akranı gibi davranmasını nasıl anlatmalı. İsyanın iyi olduğunu ama yanlış yerlerde aradığını, oralara kendisinin de gittiğini ve içindeki öfkeyi dindiremediğini nasıl anlatmalı? Ne söylerse Zozan'ın yüksek gerilim hattıyla temas edeceğini biliyor. Odanın kapısını usulca ittiğinde gözlerindeki ateşten ürküyor. Öfke değişimin mayası ama sonrasında dinginlik olmazsa herşeyi kavurur, yok eder. Gece yağan sağnak yağmurdan sonra sırayı güneş almazsa çiçekler açabilir mi? Rüzgarlar hiç durmadan esse o zaman tohum da toprağa kavuşamaz. İçimiz ısıtan ateş bazen herşeyi kül etmiyor mu? Öyleyse bu öfkeyi dizginlemenin zamanı. Bu evdeki düzeni kaosa, Zozan'ın kaosunu da düzene kavuşturmanın gerektiği bir yaratılış anında olduğunu biliyor artık Jilda. Hiç konuşmadan üzerindeki gömleği çıkarıyor ve sırtını dönüyor. Jilda'nın çılgın zamanlarından kalan silemediği o anısı şimdi Zozan'a gülüyor. Sağ omuz üzerindeki Melek…
Artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını biliyor Jilda. Zozan'ın anlattıklarına şaşmıyor. Bu sisli evde yolunda gitmeyen birşeyler olduğunu biliyordu zaten. Medeni Beyin Fikriye'yi ve Zozan'ı dövdüğünü duyunca sırtında bir ağrı hissediyor. Saatlerce konuşuyorlar odada. Medeni eve geldiğinde Jilda'yi Zozan'ın odasından çıkarken görüyor. Şaşkınığını gizlemeye çalışarak ''Hoşgeldin'' diyor dili ama içi başka birşey söylüyor. Ne yapıp edip O'nu Zozan'dan uzak tutmalı. Zozan ise artık derneğe daha fazla gitmeliyim diye düşünuyor.
İçlerinde en çok rahatlayan Jilda.
Sisin kalkmasından ve kendini parçalara bölmek zorunda olmayışından ötürü Jilda'nın tek bir yüzü var. Bugün iyi bir iş yaptığını biliyor. Festival için 100 bilet satsa bu denli mutlu olmazdı. Çünkü dengeleri yıktı. ''Devrimciler herkesle konuşur, herkesi anlar ama tek bir yüzü vardır onların'' diyen eğitmeninin ne demek istediğini şimdi anlıyor…
ZİLAN DİYAR: DÖVME