Elbette bir darbe hareketini tek bir nedene bağlı olarak yorumlamamak gerekir. Büyük ekonomik krizlerden egemen sınıflar arası çatışmalara; ezilen sınıf ve tabakaların devlete yönelik patlamalarından halk sınıfları arası çatışmalara ya da benzeri toplumsal sorunlar gibi iç dinamiklerin yanı sıra, bölgesel konjonktürdeki değişimlerin yarattığı sorunlar veya diğer dış dinamikler de darbe süreçleri içerisinde birlikte yer alırlar. Ve darbelere yönelik “çözüm önerileri” de, bu iç ve dış dinamiklerin birlikte ele alınması sonucu oluşturulurlar.

Biliyoruz ki Türk Devleti uzun zamandır sorunları kendince çözmek amacıyla “faşizmin kurumsallaştırılarak” Türkiye toplumunu yönetme kararını vermiştir. İçte ekonomik kriz kapıya dayanmış; toplumsal olarak işsizlik özellikle gençleri canından bezdirmiş, açlık sınırı altında yaşam toplumun üçte birini kucaklamıştır. Ülke ekonomisinin yarattığı sorunlar ülkenin ekonomik sistemini sorgulamayı zorunlu kılmaktadır. Ayrıca, Osmanlı’dan başlayan ve Cumhuriyet devleti ile devam eden soykırımlar ve katliamlar nedeniyle, başta Kürt halkı olmak üzere, bin yıllardır bu topraklarda yaşayan farklı halklar ve inanç grupları için ülke toprakları bir halklar ve kimlikler mezarlığına dönüştürülmüştür. 

Uluslararası alanda “değerli yalnızlığa” ulaşmış olan Türk devleti, uluslararası arenada dostu kalmamış bir ülkedir. Son dönemlerde “yakın düşmanlarla” el etek öperek gerçekleştirilmek istenen “cihanda sulh” ise, itibarı bütünüyle ortadan kalkmış bu ülkeyi teslim almaya hazır uluslararası tekellerin kucağına iyice atmaktadır. Ne var ki astarı yüzünden pahalıya gelen bu girişimlerin de ülkenin yaşadığı sorunları çözebilme şöyle dursun, ilişkileri daha karmaşık bir hale sokma potansiyeline sahip olduğunu görüyoruz. 

Bütün bu nedenlerin çoktandır bir iç savaşı hazırlamakta olduğunu biliyorduk. Ve gün geldi! 

*** 

Toplumun bütün nüvelerini ele geçirerek toplumsal tabanı oluşturulmuş ve kurumsallaştırılmış bir faşizmin barışçıl yöntemlerle değiştirilebileceğini düşünmek hayaldir. Şiddeti biricik yöntem olarak kabul eden ve uygulayan faşizm, ancak karşı zorun örgütlenmesiyle ülke topraklarından silinip atılabilir. “‘Zor’ tarihin ebesidir!” Ve bu zor’u uygulayacak olan güçlerin örgütlülüğü, artık faşizmin öncelikli hedefidir.

Türkiye’de faşizme karşı mücadelede bir siyasal parti olarak CHP’nin yer almasını beklemek eşyanın tabiatına aykırıdır. Kurumsal faşizmin kök hücrelerinin CHP’den geldiğini biliyoruz. CHP içerisinde “demokratların” da olduğu iddiasıyla CHP ile ittifak arayışları, -eğer tarih bilinci yoksunluğundan kaynaklanmıyorsa – bir yanılgıdır ve kişiyi sömürgeci-kapitalist sistemin varlığının kalkanı haline düşürür. Yaşamda hiçbir pratik anlama sahip olmayan bu tür perspektifler, manipülasyonlarla üretilen sistem tuzaklarından başka bir şey değildir. 

Oysa safların netleştirilerek mücadelenin biçimlendirilmesi şarttır. Tarihle yüzleşmeyi reddeden bir CHP ile gidilebilecek “demokrasi”, sadece egemen sınıflar için çalışan bildik “çoğunlukçu” demokrasiden başka bir şey olamaz. Oysa bu coğrafyanın bileşenlerinin “anayasal olarak güvence altına alınmış” eşit kimliklere dayanan “çoğulcu” ve “emek odaklı” bir demokrasiye; sistem değişikliğini hedefleyen yeni bir yürüyüşe ihtiyacı var. Bu sistem, halkların, emekçiler ve işçilerin, ezilenlerin, dıştalananların, kadınların ve gençlerin birlikte gerçekleştireceği sosyalizmdir. 

Biliyoruz ki, ‘zor” tarihin ebesidir! Bu devrim umudunun gerçeğe dönüştürülebilmesi için, “devrimci zor” gerekmektedir. Bunun için, öncelikle faşizmi alaşağı etmeye hedeflenen güçlü bir mücadele örgütü gerekmektedir. Kürt halkının Kuzey Kürdistan’da kazandığı mevzileri koruyacak ve mücadeleyi Batı’nın topraklarına, işçi ve emekçi sınıflarına taşıyacak devrimci bir mücadele, elbette her türden mücadele biçimlerini uygulayarak fabrikalar ve mahalleleri, sokak ve semtleri sistemin elinden zorla koparmayı hedeflemelidir. 

Kobanê’nin işgalinde enternasyonalist dayanışmayı muhteşem bir zaferle tarihe tescil ettiren bütün güçler, şimdi Batı’da faşist egemenliğin yıkılması için bütün güçleriyle ve önceliğiyle işçi ve emekçilerle birlikte Batı seferini başlatmalıdırlar.

Hayal mi? Ben de biliyorum ki bugün bu olanağa yeterince sahip değiliz. Ama adım atmak zorundayız, çünkü biliyoruz ki beklemek ölüm demektir. 

Artık tek gündem maddesi bu olmalıdır: “Zor” tarihin ebesidir!