Geçmiş zamandı. Çalıştığım radyonun telefonu çaldı ve “ben Züleyha, albüm demomu getirmek, sizinle tanışmak istiyorum” dedi. Buyur ettim, ertesi gün yanımda. Pırıl pırıl, enerjisi, ışığı bol bir genç kadın… Sohbet ilerledikçe, Bitlisli Kürt bir ailenin kızı olduğunu öğrendim ve ne yalan söyleyeyim ki şaşırdım.  Sonra bir şaşkınlık daha… NÇM’de yer almış, daha lise yıllarında. Tombul, silik ama inatçı bir çocukmuş, sesine ve kendine güveni de tammış… Ama her yerde olduğu gibi NÇM’de de bazı abla ve ağabeylerin barikatına takılmış. Sonradan atlayacağı eşik sayısını düşününce, başlangıçta önemsiz gibi geliyor bu “iç” barikat…
Niye mi yazıyorum bunları?
Züleyha harika bir albüm yaptı, ısrarla dinlemek istemiyorsanız, dinlemeyin. Çook sonra dönüp de “ya niye zamanında dinlemedim, okumadım, tanımadım, tanışmadım” dediklerimizden biri olsun, boş veriyoruz. Ama bugün Türkiye gazetelerinin birçoğunda şu haber vardı: Yiğit Bulut’tan Züleyha’ya Kürtçe şarkı engeli…
Geçen hafta buluşacaktık, bir gün sonra arayıp başından geçenleri anlattı: Tekirdağ’dan konserden dönmüşler, apar topar Habertürk’teki programa geçmişler, ama daha hazırlanırken “sakın Kürtçe şarkı okuma” denmiş kendine ısrarla… Ama ne ısrar!!! Bunalmış Züleyha, albümün var oluş amacı biraz da bu değil mi? Her dil denince bu diller arasında Kürtçe’nin kaşık kıçıyla sıyrılıp atılması ağırına gitmiş, programın giriş şarkısını Kürtçe söylemiş… Ohh olsun, da, karışmış tabi ortalık. Yiğit Bulut’un ekibi öfkeden deliye dönmüş… Sonrası da bildiğiniz gibi…
Şimdi demem o ki;
Züleyha bir Kürt kızı… Sesi çok keyifli…
Her dilden bir albüm yaptı ve herkesin gönlünde yatan aslan da tam olarak buydu…
Milliyetçi, ulusal kesim Züleyha’yla bağını “Kürtçesiz” kurmaya çabaladı.
Kürt kültür sanat kurumları ve sanatçıları ve aydınları ve yazarları ve bunların etkileşim halinde olduğu bi dünya kesim de Kürtçesiz bir bağdan yanaydı…
Hastalıklı bir yanımız var ve bu konudaki ısrarımız, psikoloji bilimini dahi çıldırtacak cinsten: Türk sanatçılar Kürtçe şarkı söylediğinde, festivallerin kadrolusu oluveriyorlar birden. Her yerde, her etkinlikte görüyoruz kendilerini. Albümlerini sattırıyor, bu mahallede kalabalık bir sempatizan yaratıyor, doğal koruma kalkanı ile gezdiriyoruz. Aslında fikrinin tam olarak ne olduğunu da bilmeden ya da bilmek istemeden… Bir Karadenizli şarkıcının vakti zamanında Kürtçe ile ilgili hassasiyetini anlatmış olmalıyım burada. Kürtçe yayın yapıldığı için radyonun kapısını düşman kapısı belleyen birkaç isim arasındaydı ve İstanbul Newroz’unda sahne alacağını öğrendiğimde ne diyeceğimi bilemedim… Sen Kürtçe konuşulan yerde “profesyonel” sanat hayatını düşün ama yeni bir albümün varsa ve doğal tanıtıma gereksinme duyuyorsan, az bir ücretle dahi olsa Newroz gibi iddialı bir şenlikte sahne almayı kabul et!!! 
Bizim kızlarımız, oğullarımız profesyonel hayatlarını sürdürmek için ısrarcı olduklarında ise “sen falan kanala çıktın, falan etkinlikte söyledin, falanla konuştun, filanla yemek yedin…” hoop, alem dışı! İşte irade, işte sanatsal hassasiyet, işte yeni seslerden, nefeslerden her kapıyı açan bir sihir yaratma çabası… Gülünç tek kelimeyle… Ciddi bir öngörememe, ciddi bir bencillik ve yatağından fırlamış kontrolsüz ego… Çünkü bu akıldışı işleri yapan arkadaşlarımız bir bir “kadro” dışı kaldıklarında ilk işleri TRT Şeş denen ucubede maaşlı kültürel yurtseverlik kuyruğuna girmek…
Biz Züleyha’yı yasaklayalım ve niye yasakladığımızı da kimseye söylemeyelim… Zülfü Livaneli şarkılarını mı söylüyor, tu kaka edelim. Ama bir iddiam var: Eğer Livaneli şu su geçirmez koyu milliyetçiliğini az biraz esnetse, kanallarımıza, gazetelerimize haber kaynağı olarak almak için atmayacağımız takla kalmaz; ne dediği, geçmişte ne yediği de “affedilir” ya da “görmezden” gelinir…
Şimdi...
Züleyha’nın sesine yaslanıp, elinden tutup bütün Kürtlerle tanıştıralım. Çünkü Kürtlerin de Lazca’yı, Ermenice’yi, Rumca’yı, Arapça’yı, Süryanice’yi ve Ladino’yu dinleme, bilme, hissetme hakkı var… Çok ağır bir istek ama bir düşünsenize, şimdiye dek kimi yokuştan atıp, inişte tuttuğumuzu…