O günden bu yana Vahap’ı ilk defa yakından görmüştü Remzê. Vahap, Remzê’yi ilk defa odasına çağırmıştı. Bu ilkin şaşkınlığını yaşarken Vahap’ın sorusuyla karşılaşmıştı. Soruya anlam yükleyemediği için vereceği bir cevabı da yoktu. Sadece omzunu silkti ve kısık bir sesle „Çınar ağacına benziyordu herhalde“ deyip, soruyu kendince cevapladı. Vahap’ın sessiz kaldığını görünce „Neden sordun bunu?“ dedi. Vahap, aldırmaz bir şekilde „boş ver“ dedi, sonra da kendi kendine ‘Bunu neden Remzê’ye soruyorum ki? Ona açarsam gider anama anlatır’ deyip, önce anlatmaktan vazgeçer gibi oldu. Ama Remzê’ye anlatmak da istiyordu, fakat ‘anneme anlatır’ kaygısı anlatmasını engelliyordu.
Yıllarca bu köy benim, bu dağ senin demeden Abdullah’ın izini sürmüştü annesi. Remzê’ye Abdullah’ın nerede olduğunu anlatsa, o da annesine anlatır. Annesi de ne yapar eder gider Abdullah’ı getirirdi. Vahap bir süre sessiz kaldı. Remzê „Neden bu soruyu bana sordun?“ diyerek sessizliği bozdu. Sonra devamla „Ben soruna bir anlam yükleyemedim. Söyleyeceğin bir şey olmalı. Anlatamayacaksan neden odana çağırdın? Doğrusu çok merak ediyorum“ demesi üzerine gözgöze geldiler. Kısa bir zaman bakıştılar. Vahap, sert bir ses tonuyla ve vurgulayarak „Sedir ağacı“ dedi ve dondu. Abdullah’ın saflara katıldığı günkü gibi sessizliğe gömüldü yine. Remzê, Vahap’ın yüzüne baktı. Vahap’ın suretinde Abdullah’ı görür gibi oldu. Remzê aniden irkildi, „Abdullah’tan haber mi var? Bir şey mi oldu yoksa?“ diye sordu, sonra dudakları titremeye başladı, sözü yarım kaldı. Ama Vahap’ın sakin, rahat, biraz da muzip duruşu bir nebze de olsa Remzê’nin yüreğine su serpmişti. Tekrardan kendini toparlayıp „Vahap, niye sustun? Konuşmayacak mısın?“ diye sordu. Vahap’ın yanıtı ise „Doğrudur, sedir ağacı çınara benzer. Dağları daha bir güzelleştirir. Gökyüzüne başkaldırır adeta. Ben de bugün gördüm“ dedi.
Remzê kaygılı gözlerle Vahap’a baktı. „Nerede gördün? Bizim burada böylesi ağaç yok, ilk defa senden duyuyorum. Bir yere gittiğin de yok“ dedi, durdu. Amed’de iken her çeşitten ağaç görmüşlerdi. Annesiyle dedelerinin köyüne misafirliğe giderken sadece armut, ayva, kayısı ve meşe ağaçları, bağ ve bostan görmüştü. Bunlar hayatına bir anlam katarken, Çukurova portakal ,limon, mandalina ve az sayıda elma ağaçlarıyla farklı bir mekan sunuyordu. Bunlarla kendini teselli etmeye çalışsa da beceremiyordu. Bir türlü adapte olamıyordu.
Gülümseyerek „Su var“ dedi. Vahap sonra ses tonuna ciddiyet yüklemeye çalışarak „Yani senin için sedir ağaları bir anlam ifade etmiyor mu?“ diye sordu. Remzê „Yok ya, herhalde çınar ağaçlarına benziyorlar“ dedi.
Vahap „Helal olsun! Ben sana sedir ağaçlarının dağlara daha bir anlam yüklediğini, gökyüzüne başkaldırdığını söylüyorum, sense bana hiçbir anlam ifade etmediğini söylüyorsun“ diyerek yanıt verdi. Remzê, Vahap’ın yaklaşımlarından utandı biraz. Ne de olsa erkek kardeşiydi, yaşça ondan küçüktü ama büyümüş, delikanlı olmuştu. Remzê bunu yeni fark etmişti, kendi kendine hayıflandı, sıkıldı, başını önüne eğdi.
Remzê’nin bu hali Vahap’ın gözünden kaçmamıştı, odayı göz uçlarıyla taradı bir süre, cebindeki paketten bir sigara aldı ve yaktı, üstüste bir kaç nefes çekti, tekrardan odanın içini kolaçan etti gözleriyle .Ta ki gözü Abdullah’ın duvara asılı fotoğrafına takılana kadar. Yerinden kalktı, pencereye doğru yürüdü, alnını cama dayayıp Remzê’yi odada yalnız bırakarak maziye daldı. Abdullah ile Amed’in küçelerine dalıyordu. Şehitlik, Ben û Sen, Ali Paşa küçelerinin içinde kayboldu. Remzê’nin sıkıntılı sesiyle hayallerinden uyanır gibi oldu. Ama Amed sokaklarını doyasıya dolaşmak istiyordu hayal de olsa. Remzê „Yapma öyle, Vahap. Ne anlatacaksan anlat artık, seni dinliyorum. Sedir ağaçlarının gizemi nedir, anlatmanı istiyorum“ dedi. Vahap, hayallerinden tamamen koptu. Omuzları üzerinden Remzê’ye baktı, sonra odanın boşluğuna bıraktı gözlerini. Remzê yerinden kalkacak gibi oldu ama ya kötü bir şey anlatsa kaygısı ile tekrar oturdu. Kısık bir sesle „Bu çocuk bu gece beni deli edecek“ diye söyleniyordu içinden. Sonra kaygılı bir sesle „Abdullah“ dedi ve durdu. Nefesini tuttu. Vahap da karşısında nefesi kesilmiş bir biçimde Remzê’nin dudaklarına dikmişti gözlerini. Remzê’nin yüz hatlarından sıkıntı okunuyordu.
Remzê „Anlatmayacaksan ben odama gidiyorum“ diyerek hareketlendi. Vahap „Bekle“ dedi. Remzê’den önce davranıp kapıya yönelip odadan çıktı. Remzê sıkıntılı haliyle beklemeye koyuldu. Vahap az sonra elinde bir zarfla içeri girdi. Remzê’nin gözleri Vahap’ın elindeki zarftan başka bir şeyi görmüyordu. Vahap, „Acıkmadın mı?“ diye sordu Remzê’ye. Ablası ise gözlerini zarftan ayırmadan „Zarfı açsana, birlikte bir şeyler atıştırırız sonra“ dedi. Vahap, dolaptan kola ve bisküvi getirmesini istedi. Remzê sessizce kalıp mutfağa yöneldi. Annesi ve kardeşlerinin televizyonu açık bıraktıklarını fark edip, kapattı. Üstlerini örttü. Dolaptan kola ve bisküvi alıp odaya döndü. Vahap’ın karşısına oturdu, gözlerinden merak ve kaygı okunuyordu. Kalbi duracak gibiydi. Vahap sakinliğini bozmadan Remzê’ye baktı. Remzê ise sabırsız ve biraz da kızgın bir edayla bir Vahap’a bir elindeki zarfa bakıyordu. Vahap, „Kızma, kızma. Anlatacağım“ dedi, Remzê de masadaki kolaya uzanıp bir yudum aldıktan sonra „kızmıyorum“ dedi. Vahap „Abdullah“ dedi ve dondu. „Ne olmuş Abdullah’a?“ Vahap, „Tamam anlatıyorum“ dedikten sonra cebindeki sigaradan bir tane daha aldı. Bir nefes çekti, gözleri doldu ve sözcükler ağır ağır dökülmeye başladı.
„Hatırlıyor musun, Abdullah harekete gittiğinde nereye gittiğini bilmiyorduk.“
„Evet, günlerce, aylarca sorup soruşturmamıza rağmen haber alamamıştık. Anne yokluğuna dayanamıyordu. Babanın ise umurunda değildi, gündüz işe gider, gece ise geç saatlere kadar kahvelerde kumar masasından kalkmazdı. Biz ise onun babamızın yüzünden evi terkedip metropollere gittiğini sanmıştık. Sonra biri bize bir haber getirmişti. ‘Abdullah’ı beklemeyin, merak etmeyin, durumu iyi’ demişti. Anne adamın yakasına yapışıp ‘Ha oğlum, ha oğlum’ diye tutturmuştu. Biz daha sakin ne söyleyeceğini beklerken Deniz ile Mino ise yaşananlara anlam veremeyip enikler gibi oradan oraya koşturuyorlardı ‘Abi gelecek, abi gelecek’ diye. Adamın bunlar karşısında benzi atmıştı, geldiğine pişman olmuştu.“
„O adamı hatırlıyorsun? İşte bu zarfı bugün o adam getirdi. İsmi Orhan imiş, Abdullah’ın arkadaşıymış.“
Remzê, hayran ve merakla „O adam harekette“ dedi. Vahap birden duraksadı, sustu ve içine kapandı yeniden. Remzê üstelendi: „Anlat haydi! Ne duruyorsun?“
„Abdullah’tan haber getirmiş, durumu iyiymiş, şu an Zağroslardaymış. Bir de fotoğrafını getirmiş.“ Vahap yavaşça açtığı zarfın içinden fotoğrafı çıkarıp bir göz attıktan sonra Remzê’ye uzattı. Remzê, fotoğrafı öpücüklere boğdu. Kutsal ayeti elinde tutar gibi alnına koyuyor, yüzünü gözünü sürüyordu. „Bak Remzê, iyi dinle. Anlattıklarım burada kalacak, anne duymayacak. Duyunca yakamızı kurtaramayız, ‘Oğlumu istiyorum’ diye bizi perişan eder. Adamın başına ne getirdiğini hatırla. Hele bir de yerini öğrenirse kimse onu durduramaz, tamam mı?“
„Tamam.“
„Söz mü?“
„Söz, söylemem.“
Zarfın içinde bir de kuru bir yaprak vardı. Vahap ve Remzê bir fotoğrafa bir de yaprağa bakıp duruyorlardı. Remzê, o yaprağın sedir ağacına ait olduğunu tahmin etti. Fotoğrafta inanılmaz bir doğa vardı. Elindeki silahıyla Abdullah’a baktı ve dönüp Vahap’a „Ağaçlara bak“ dedi. Vahap’ın söylediği doğruydu. Remzê’nin bilmeden tahmin ettiği ağaçlar, sedir ağaçlarına benziyordu. İskender’e meydan vermeyen heybetli dağlar meydan okuyordu, tüm haşmetleriyle duruyorlardı.
Remzê sonra kuşkuyla Vahap’a bakıp, içinden geçeni biraz korku, biraz da sessizce söyledi: „Bak Vahap, bizden biri gitti. Sakın sen de öyle bir şey yapmayasın. Anne ölür. Zaten Abdullah’tan dolayı başına gelmeyen kalmadı. Polisten, devletten kaçıp buralara geldik. Sen de gidersen bizim gidecek yerimiz kalmaz.“
Bu sözlere tebessüm ile cevap veren Vahap, „Olabilir. Neden olmasın“ deyince Remzê, „Ne demek olabilir?“ diye tepki gösterdi hemen.
„Ne demek istediğim gayet açık, anlaşılmayan bir şey yok. Nereye kadar kaçacağız? Bu zulme nereye ve ne zamana kadar boyun eğeceğiz? Başımıza neler geldiğini kendin söyledin. Burada da bize yaşam yok. Yaşamımıza yaşam mı diyorsun, Remzê?“
Öfkeyle elini cebindeki pakete attı, bir sigara yaktı. Zamanın nasıl ilerlediğinden habersizdiler. Remzê yarı ağlamakla bir sesle „Niyetini anladım“ dedi. Vahap da „Evet, doğru anlamışsın. Dağlarla buluşma dışında kurtuluşumuz yok“ deyip sigarasından bir nefes daha aldı.
Vahap, Abdullah’a nazaran hırçın ve inatçıydı. Remzê de bu huyunu çok iyi bildiğinden, Vahap’ın kafasına koyduğunu yapacağından kuşku duymuyordu hiç. Başını kaldırdı ve Vahap’ a baktı. Birlikte geçirdikleri günler film şeridi gibi gözünün önünden geçti. Remzê, istediği cevabı almamış olmalı ki soruyu yenileme gereği duydu.
„Yani gitmekte kararlısın?!“
„Neden olmasın? Gidenlerden neyim eksik? Baksana Abdullah’a, elinde silahı ile özgürlüğümüz için savaşıyor. Onlar bizim için savaşırken ben burada nasıl durabilirim ki?“
„Sen gidersen ben de gelirim, tamam mı?“
„Şartlar el verirse neden olmasın?“
Odaya derin bir sessizlik çöktü. Remzê, yavaşça kalkıp masayı temizledi. Abdullah’ın fotoğrafını alıp öptükten sonra zarfa koydu ve mutfağa yöneldi. Sonra birden kapının eşiğinde duraksadı ve Vahap’a dönüp „Sabah oldu, gün aydınlandı. Nasıl kalkıp işe gitmeyi düşünüyorsun?“ diye sordu. Vahap „Boşver, gitmem“ dedi.
Ertesi gün Vahap ortadan kayboldu. Ailesi kolu komşudan, işyerinden sorup soruşturdu. Ama yok, sanki yer yarıldı, Vahap içine düşmüştü. Remzê eve dönüp odasına geçti. Dolabı kolaçan etti. Ceplerine baktı, aradığı zarfı buldu. Zarftan fotoğrafı çıkardı. Daha önce fotoğrafın arkasında yazı yoktu, kuşkulandı. Annesinin korkusundan kardeşlerine yazıyı okutmadı. Gizliden komşunun çocuğunu çağırıp yazıyı okuttu.
„Remzê, kusura bakma. Yolum sedirler ülkesinedir. Beni sakın aramayın. Vahap“
Diyarbakır D Tipi Cezaevi
ZÜLFİKAR BAYRAM: Sedir ağaçları