Belgeselin işlevi, hakikatle ilişkiyi güçlendirmek

Kültür/Sanat Haberleri —

25 Haziran 2021 Cuma - 21:00

  • Sertaç Yıldız, insansız şehirlerden, toplumun geri kalanından izole edilmiş hapishane duvarları arasındaki hayatlara kadar birçok konuda filmler yapmış bir yönetmen. Yıldız, belgesel yapmayı bir sorumluluk olarak görüp hakikate giden yolda toplumsal hafızayı diri tutan güçlü bir üretim alanı olarak değerlendiriyor.

MIHEME PORGEBOL

Son yıllarda küresel ölçekte beliren toplumsal dönüşüm ihtiyacı, hakikatler ve toplumsal belleğin önemini tekrar gün yüzüne çıkardı. Kitlelerin kapitalist modernite ve egemen güçlerin baskıcı politikalarına karşı itirazı dünya üzerinde gün geçtikçe yayılırken bu itirazı besleyen türlü form ve araçların önemi daha da belirginleşiyor. Bu form ve araçlardan en görünür olanı ise belgesel. Belgesel, hem toplumsal gerçeklik hem de bireysel yaklaşımlarla doğrudan ilişki halinde olduğu için milenyum çağının sanatçıları için de sosyo-politik dönüşümü amaçlayan siyasal hareketler için de vazgeçilmez bir form olarak dikkat çekiyor. 
Sertaç Yıldız, insansız şehirlerden, toplumun geri kalanından izole edilmiş hapishane duvarları arasındaki hayatlara kadar birçok konuda filmler yapmış bir yönetmen. Yıldız, belgesel yapmayı bir sorumluluk olarak görüp hakikate giden yolda toplumsal hafızayı diri tutan güçlü bir üretim alanı olarak değerlendiriyor. "Ben film yaparken gerçeğe ve onunla kurduğum ilişkiye odaklanıyorum" diyen Sertaç Yıldız'la bir tür olarak belgeseli ve onun toplumsal hakikatlerle ilişkisini konuştuk.

Yaklaşık 10 yıldır, belki de daha uzun bir süredir belgesel yapıyorsun. Bize kısaca belgeselcilik serüveninden bahsedebilir misin? Nasıl başladı ve nasıl sürüyor?
2012 yılında Çiğdem Mazlum’la birlikte Kıbrıs'ta 1974’teki askeri harekat sonrasında kapatılan, tellerle çevrilip insansızlaştırılan Varosha/Kapalı Maraş’ı terk etmek zorunda kalan, 38 yıldır evine dönemeyen Varoshalı dört göçmenin hikâyesini anlatan “Asla Hoşçakal Demedik Varosha” belgeselinin yönetmenliğini yaptım. 2014 yılında Gökçeada’daki Aya Todori köyünde yaşayan Rumların ana dilde eğitim hikâyesini dört öğrencili bir ilkokul üzerinden anlatan “Siyah Taşlar” adlı belgeseli çektik.
2016 yılında 21 yıldır cezaevinde olan şair İlhan Çomak’ın hikayesini anlatan “Gönderen: İlhan Sami Çomak” belgeselini tamamladık. 
Pandemi sürecinde ise çalışanları anlatan “Eve Sığmayan Hayatlar”; tiyatroların yaşadığı sorunları anlatan, Mennan Yılmaz ile birlikte gerçekleştirdiğimiz “Perde Kapanmasın Diye” ve pandemide cezaevlerinde yaşananları anlatan “Hayatın Sığmadığı Yer” isimli belgesel filmleri yaptım.

Belgesel yapmak neden önemlidir senin için? Bunu hangi motivasyonla yapıyorsun?
Temel motivasyon tabii ki hakikatin ortaya çıkmasına, duyulmasına katkı sağlamak. Türkiye gibi gerçeğin gizlendiği, manipüle edildiği bir ülkede bu durumu değiştirmek için hissettiğim sorumlulukla ilgili.

Madem hakikat dedik: Belgesel, toplumsal hakikatler için neden önemli?
Belgesel sinemanın önemli işlevlerinden biri aslında toplumun hakikatle ilişkisini güçlendirmek, tazelemek, bir yönüyle toplumsal belleği diri tutmak diyebiliriz. 

Belgeselin toplumsal bellekle ilişkisi üzerine neler söyleyebilirsin?
Aslında gerçeklikten uzaklaşıyoruz. Çok büyük toplumsal reaksiyon gösterilen bir olay, bir süre geçtikten sonra hafızalardan yavaş yavaş silinmeye başlıyor. Belgesel toplumsal hafızayı canlı tutmak için önemli, evet, ama toplumun gerçeklikle ilişkisini yitirmemesi başka birçok şeye bağlı. 

O diğer birçok şeyin arasında savaş, yoksulluk, yolsuzluklar, sömürü ve toplumun tamamını ilgilendiren daha birçok genel başlıktan söz edebiliriz. Sen de çoğunlukla bu yaralara işaret eden eserler üretiyorsun zaten. Bir yönetmen olarak Ortadoğu, Kürdistan ve Türkiye özelinde belgesel yapmaya dair neler söyleyebilirsin? 
Evet, ne yazık ki her gün daha da derinleşen sorunlar, hak ihlalleri yaşanıyor. Bu, hissettiğiniz sorumluluğu arttırıyor. Belgesel film yaparken, finansal kaynak yaratırken yaşadığımız sorunların yanı sıra baskıya ve sansüre maruz kalma gibi durumlarla da karşı karşıya kalabiliyoruz. Bunlar doğal süreçler oldu artık. Ben film yaparken gerçeğe ve onunla kurduğum ilişkiye odaklanıyorum diyebilirim.

Günümüzde her alanda teknik imkanlar hiç olmadığı kadar ileride. Sosyal medya, cep telefonları, ses kayıt cihazları, online arşivler, belgeler ve daha birçok kaynak, aslında belgesel dediğimiz formun da birincil olarak kullandığı malzemeler üretiyor. Bu imkanların çoğalmasını bir belgesel yönetmeni olarak değerlendirebilir misin? Bu olanakların avantajı nedir, dezavantajı nedir?
    Bu yeni mecraların belgesel sinemanın gelişimine olumlu etki edeceğini düşünüyorum. Siyasal iklimden dolayı belgesel film üretmenin zorluklarını bir kenara bırakırsak yeni mecraların teknik olarak belgesel üretme, yayınlama ve yaygınlaştırma konusunda kolaylaştırıcı bir etkisi olacaktır.

Yukarıda söylediğimiz araçlar artık herkesin ulaşabileceği yerlerde. Örneğin artık herkes şahit olduğu olaylara dair görüntüler kaydedip arşivleyebiliyor ya da anında toplumla paylaşabiliyor. Daha doğrusu şunu sormak istiyorum: Bahsettiğimiz erişilebilir imkanlar doğrultusunda herkesin belgesel yapabileceğinden söz edebilir miyiz?
    Şunu belirtmek lazım: Kısa haber videoları, röportaj ya da televizyon programlarına belgesel demek gibi yanlış bir kullanım var. Evet, belgesel bilgi verir ama sadece bilgiden ve dökümandan ibaret değildir. Belgesel sinema, bilgi taşımanın yanında, dramatik bir anlatımı ve çoğu kez ideolojik bakışı barındırır. Herkes belgesel yapamayabilir belki ama herkes gerçeğin ortaya çıkmasına, yaygınlaştırılmasına katkı verebilir. Bilgi veren, gerçeği aktaran her kayıt çok önemli.

Senin bir konuda belgesel yapmanı belirleyen şey ne peki?
Konuya duyduğum yakınlık, hissettiğim sorumluluk belirliyor aslında.

Yaptığın belgesellere baktığımızda çok geniş bir alanda ama çoğunlukla da tahakkümler ve mağduriyetler ekseninde konular seçiyorsun. Bu bağlamda belgeselciliği ezen ezilen ilişkisi üzerinden nasıl değerlendirirsin?
    Her dönemde farklı biçimlerde karşımıza çıkan mağduriyetler var. Temelinde senin de belirttiğin tahakküm ilişkisi ve buna maruz kalan insanların hikâyeleri var. Aslında ilgimi çeken, bu ilişkide insanların hayatlarında meydana gelen büyük değişimler. Özellikle maruz bırakıldığı haksızlıklara karşı insanların verdiği büyük mücadele. 

Form olarak belgeseli egemene bir başkaldırı veya tehdit şeklinde değerlendirmek mümkün mü?
Belgesel, bir başkaldırıdan ziyade başkaldırı aracıdır. İktidarların temel refleksinin gerçeği gizlemek, manipüle etmek olduğunu düşünürsek belgesel sinema da doğası gereği bir itiraz, bir karşı koyuştur. Özellikle yaşadığımız dönemde insanların hakikate erişip ses çıkarmaları için bir araç. Yani Kieslowski’nin dediği gibi, “Dünyayı değiştirecek olan şey filmler değil o filmleri izleyen insanlardır.”

Kimdir?

19 Ocak 1980, Maraş doğumlu. Karadeniz Teknik Üniversitesi, İktisat Bölümü Mezunu. İlk belgesel filmi olan “Hazine”yi 2007 yılında çekti. 2009’da ise ikinci çalışması olan “19’dan Sonra” isimli belgesel filmi tamamladı. Yönetmenliğini yaptığı belgesel filmler şunlar:
* Ufka Bakma Durağı (2020)
* Eve Sığmayan Hayatlar (2020)
* Gönderen: İlhan Sami Çomak (2016)
* Asla Hoşçakal Demedik Varosha (2012)
* Önüm Arkam Sağım Solum Sobe (2010)
* Dilsiz Zaman (2009)
* 19’dan Sonra
* Hazine

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.