ABD’nin duymadığı İranlı sesler
Dosya Haberleri —

İran, kadın eylemleri /foto:AFP
- Washington’da söylem çoğu zaman İran’ı iki karikatüre indirger: Tahran’daki yönetici elit ve “baskı ile savaş rejim değişikliği getirir” iddiasındaki sürgünler. Oysa ülke içinde her zaman üçüncü bir akım var olmuştur.
Sina TOOSSI-Çeviri: Yeni Özgür Politika
Geçtiğimiz Ocak ayında İran sokakları kana bulandığında, anneler bir daha eve dönmeyen oğullarını hastane koridorlarında aradığında, internet karartıldığında ve devlet kendi halkını “isyancılar” olarak adlandırdığında, dikkat çekici bir şey oldu. İran sivil toplumu, hapishane hücrelerinden, ev hapsinden, sendika örgütlerinden ve yazar çevrelerinden, Kürt kentlerinden ve Tahran üniversitelerinden konuştu(sesini yükseltti). İslam Cumhuriyeti’nin kitlesel katliamlarını suç olarak tanımladılar. Hesap verebilirlik, özgürlük ve köklü bir değişim talep ettiler. Referandum ve kurucu meclis çağrısı yaptılar. Din adamlarının otoriterliğini ve savaşı reddettiler.
Ancak, ABD ve İsrailli yetkililerin haftalar boyunca bombalama ve askeri yığınak hakkında rahatça konuşmasının ardından; üstelik İslam Cumhuriyeti tarafından en ağır şekilde ezilen pek çok insan, yabancı askeri müdahalenin kendilerini özgürleştirmeyeceği konusunda uyarıda bulunmuşken, savaş başladı.
İçeriden gelen muhalif sesler
Mir Hüseyin Musevi bir sürgün ya da marjinal bir muhalif değildi. 1980’lerde Irak’la savaş sırasında İran’ın başbakanıydı. Yeşil Hareket’in doğmasına yol açan tartışmalı 2009 seçiminde önde gelen bir rakipti. Hesap verebilirlik ve köklü siyasi değişim talep ettiği için on yılı aşkın süredir kamu hayatından izole edilmiş şekilde ev hapsinde tutuluyor.
Binlerce protestocunun hayatını kaybettiği Ocak katliamının ardından Musevi, “oyun bitti” dedi. Katliamları tarihsel bir suç olarak nitelendirdi. Güvenlik güçlerine silahlarını bırakma çağrısı yaptı. Ayrıca barışçıl ve demokratik bir geçişi yönlendirecek geniş ulusal bir koalisyon olarak tanımladığı “İran Kurtuluş Cephesi”nin kurulmasını önerdi.
Çerçevesi üç ilkeye dayanıyordu: yabancı müdahalesine hayır, iç tiranlığa hayır ve demokrasiye şiddet içermeyen bir yol.
Dört yüz on altı siyasi ve sivil aktivist, bu çağrıyı destekledi. Siyasi tutukluların serbest bırakılmasını, bağımsız bir soruşturma yürütülmesini ve temel özgürlüklerin güvence altına alınmasını talep ettiler. Umutsuzluğun, vatandaşları çözümü yabancı güçlerde ya da otoriter alternatiflerde aramaya itebileceği konusunda uyardılar. Bu yolun yalnızca başka bir boyun eğme biçimini yeniden üreteceğini söylediler.
Benzer bir mesaj Ocak ayında, aralarında film yapımcıları, avukatlar ve tutuklu Nobel ödüllü Nergis Muhammedi’nin temsilcilerinin de bulunduğu 17 önde gelen muhaliften geldi. Kitlesel katliamları insanlığa karşı işlenmiş örgütlü bir suç olarak nitelendirdiler ve Dini lider Hamaney’i sorumlu tuttular. Adalet ve siyasi tutsakların serbest bırakılmasını talep ettiler. Aynı zamanda halk egemenliğini bypass eden herhangi bir yolun İran’ı felaket niteliğinde bir şiddete sürükleme riski taşıdığı uyarısında da bulundular.
Aynı uyarı parmaklıklar ardında da dile getiriliyordu. Bir zamanlar İçişleri Bakanı yardımcısı olan ve bugün İslam Cumhuriyeti’nin en açık sözlü eleştirmenlerinden biri haline gelen Mustafa Tacizade, Evin Hapishanesi’ndeki hücresinden katliamı öngörülebilir ve önlenebilir olarak tanımladı; bunun korku üzerinden yürütülen yönetimin kaçınılmaz bir sonucu olduğunu söyledi. Ulusal diyalog ve bağımsız bir hakikat araştırma komitesi kurulması çağrısında bulunan Tacizade, “savaşın uğursuz hayaleti hala ülkemizin semalarında dolaşıyor” uyarısında bulunarak tırmanmanın ulusun yaralarını iyileştirmeyeceğini, aksine ağırlaştıracağını vurguladı.
Köklü örgütlenme geleneğine sahip işçi sendikaları da benzer bir mesaj verdi. Ülkenin en önde gelen ve en kalıcı bağımsız emek örgütlerinden biri olan Tahran ve Banliyöleri Otobüs Şirketi İşçileri Sendikası, yabancı askeri müdahaleyi reddetti ve kurtuluşun örgütlü iç mücadele yoluyla gelmesi gerektiğinde ısrar etti. Önde gelen İran üniversitelerinden öğrenci koalisyonları ise sürgündeki “Halkın Mücahitleri Örgütü”ne atıfla “Ne İslam Cumhuriyeti, ne monarşi, ne de MEK” diyerek yerli ya da dış kaynaklı, her türlü otoriterliği reddettiklerini ortak bir bildiriyle ilan etti. İran’ın en eski ve en saygın bağımsız kültürel kurumlarından biri olan İran Yazarlar Birliği de katliamları ve zorla kaybetmeleri kınayarak, özgürlüğün füzelerle getirilebileceği yönündeki yanılsamayı reddettiğini açıkladı.
Bu savaş ve otoriterlik karşıtı tutum ocak ayında başlamadı. İran ile İsrail arasında Haziran 2025’te yaşanan savaş sırasında, savaşa yönelik en açık reddiyelerden bazıları hapishane duvarlarının içinden geldi. Evin Hapishanesi’nden yayımlanan bir bildiride tutuklu dört kadın -Reyhane Ansari, Sakineh Parvaneh, Werişe Muradi ve Golrokh Iraee- Gazze’de yaşananları “soykırım” ve “sistematik vahşet” olarak tanımladı ve başta ABD olmak üzere küresel güçlerin suç ortaklığını eleştirdi. İnsan haklarının savaşı ya da müdahaleyi meşrulaştırmak için araçsallaştırılmasını reddederek, bu tür güçlere dayanmanın hem İranlılara hem de daha geniş bölgeye ihanet olacağı uyarısında bulundular.
İdam cezasına çarptırılmış İranlı Kürt siyasi mahkum Pexşan Ezîzî de benzer bir mesaj verdi. Kendisine yöneltilen suçlamaları reddederken ABD’nin savaş kışkırtıcılığını, İsrail’in savaşına verdiği desteği ve sıradan İranlıları ağır şekilde etkileyen yaptırımları eleştirdi. “Washington gerçekten insan haklarını önemsiyorsa saldırılarını, savaşa verdiği desteği ve bitmeyen acılara yol açan yaptırımları sona erdirmelidir” diye yazdı.
Washington söylemi ve ‘üçüncü akım’
Washington’da söylem çoğu zaman İran’ı iki karikatüre indirger: Tahran’daki yönetici elit ve “baskı ile savaş rejim değişikliği getirir” iddiasındaki sürgünler. Oysa ülke içinde her zaman üçüncü bir akım var olmuştur. Bu akım aynı anda hem otoriterlik karşıtı hem de savaş karşıtıdır. Hem iç tiranlığı hem de yabancı müdahaleyi reddeder. Şiddet içermeyen sivil mücadele yoluyla kendi kaderini tayin hakkını talep eder.
Ancak ülke dışında farklı bir ses baskındı. 1979’da devrilen otoriter monarşinin son şahının oğlu Rıza Pehlevi, kendisini rejim değişikliğinin yüzü olarak konumlandırdı ve açıkça yabancı askeri müdahale çağrısı yaptı.
Büyük ölçüde kapsamlı ABD yaptırımlarının şekillendirdiği ekonomik zorluk ortamında, Pehlevi’nin mesajı karşılık buldu; İran International ve Manoto gibi iyi finanse edilen Farsça uydu kanalları ile İsrail destekli sosyal medya manipülasyon çabaları tarafından güçlendirildi. Bu medya ve propaganda ağının büyüklüğü dikkat çekicidir. Kamuya açık belgelere göre Iran International, asıl finansörlerini açıklamadan, 2017 ile 2022 yılları arasında yarım milyar doları aşan kümülatif işletme zararı beyan etti.
Protesto hareketi 28 Aralık’ta başlamışken, Rıza Pehlevi 7 ve 8 Ocak’ta İranlıları kitlesel biçimde sokaklara çıkmaya çağırarak gerilimi daha da tırmandırdı. Bunu belirleyici bir dönüm noktası olarak sundu; İslam Cumhuriyeti’nin çözülmeye başladığını öne sürdü ve on binlerce askeri ve güvenlik personelinin kendisine firar edenler olarak kaydolduğunu iddia etti. Çoğu genç ve derin bir umutsuzluğa itilmiş binlerce İranlı, dengenin nihayet değişiyor olabileceğine inanarak bu çağrıya yanıt verdi.
Aynı dönemde Başkan Donald Trump, ABD’nin “tetikte ve hazır” olduğunu söyleyerek tehditkar açıklamalar yapıyordu. 7–8 Ocak’taki kanlı bastırma öncesinde ve sonrasında, ayrıca İran’a yönelik sabahın erken saatlerindeki saldırının ardından Washington’ın protestocuların yanında olduğunu, onların kurumları ele geçirmeleri gerektiğini ve yardımın yolda olacağını tekrarlıyordu.
İranlı muhalif kanallara göre, o günlerde göstericiler onlarca şehirde polis karakollarına, askeri tesislere ve devlet binalarına yöneldi. Ardından gelen şey rejimin çöküşü olmadı. Güvenlik güçleri ateş açtı. Binlerce kişi kurşunlanarak öldürüldü. İran’ın “üçüncü akımı”nın uyardığı senaryo tam da buydu. Ülkedeki muhalifler defalarca, ister rejimden ister dışarıdan gelsin, militarizasyonun sivil örgütlenme alanını daralttığını ve sıradan insanları savunmasız bıraktığını savundu. Onların alternatifi eylemsizlik değildi. Disiplinli, şiddetsiz seferberlikti. Siyasi tutsakların serbest bırakılması, açık iletişimin korunması, uluslararası denetim altında bir referandum ve İranlıların geleceklerini yabancı vesayet olmadan belirleyebilecekleri bir kurucu meclisti. Onlar bomba değil, nefes alacak alan talep ediyor.
‘Modern aşırı sağ’ uyarısı
Bu arka plan karşısında, deneyimli bir demokrasi aktivisti ve Nobel ödüllü Nergis Muhammedi’nin eşi Taghi Rahmani, İran’ın artık yalnızca İslam Cumhuriyeti’nin otoriterliğiyle değil, muhalefetin bazı kesimleri içinde yükselen ve kendisini “modern aşırı sağ” olarak adlandıran bir akımla da karşı karşıya olduğu uyarısında bulundu. Çoğulculuğu ve iktidarın el değiştirmesini kabul eden geleneksel muhafazakar siyasetten farklı olarak bu akım, düşman üretme, aşırı milliyetçilik ve yoğunlaşmış liderlik üzerinden besleniyor. Bir totalitarizmi başka bir totalitarizmle ikame etme riski taşıyor.
Nihayetinde bu savaş İran’daki baskıyı zayıflatmayacaktır; aksine onu güçlendirecektir. Haziran 2025’teki tırmanış, daha sıkı kontrol, suç kapsamının genişletilmesi ve bilgi alanının daha fazla boğulmasıyla sonuçlandı. Tırmanış güvenlik devletini pekiştirir. Bombalar düştüğünde ya da yaptırımlar ayrım gözetmeden sertleştiğinde, güç en baskıcı kurumlara kayar ve sivil toplum daha açıkta ve daha kırılgan hale gelir.
Bunu, en ağır bedeli zaten ödemiş olanlardan daha iyi kimse anlayamaz. Çocukları devlet baskısının önceki dalgalarında öldürülen Laleh Parkı Anneleri, hükümetin protestocuları öldürmesini açıkça acımasız devlet şiddeti olarak kınadı ve tutukluların derhal serbest bırakılmasını talep etti. Bugünkü ayaklanmayı geçmiş travmalarla ilişkilendirerek Irak ve Afganistan felaketlerinin tekrarlanmaması konusunda uyardılar. Onlara göre yabancı müdahale, kurtuluş vaatlerinin istikrarsızlık ve acıya dönüştüğü “Afganistan ve Irak’ın kaderine” İran’ı sürükleme riski taşıyor.
Kaynak: The Nation/ * https://www.thenation.com/article/world/iran-massacre-bombing-protests/















