Eyno Ana'nın payına düşen bedel

Eyno Ana
- Üç çocuğunu şehit veren, iki çocuğu uzun yıllar tutsak kalan, bir çocuğu ile iki torunu da hâlâ Kürdistan Özgürlük Mücadelesi’nde olan Eyno Ana, yaşadıklarına rağmen inancını ve umudunu koruyor.
Kürdistan’da karanlığı aydınlığa çeviren mücadelede öncülük eden binlerce kadın var. Onlardan biri de Curnê Reş (Hilvan) doğumlu Ayn Zeliha Ağaç, halk arasında bilinen adıyla Eyno'dur. Eyno Ana, sürgün, işkence, cezaevi ve direnişle örülü yaşamını anlatarak, bütün acılara rağmen özgürlük inancını hiç yitirmediğini söylüyor.
JINNEWS'in konuştuğu Eyno Ana'nın kimlikteki adı, Ayn Zeliha Ağaç’tır. 1953'te Riha’nın (Urfa) Cirnê Reş (Hilvan) ilçesinde dünyaya geldi ama hikâyesinin kökleri, Erzirom'un Xinûs (Hınıs) ilçesine bağlı Kolhisar köyüne uzanır. Babası Sadık, çevrede “Sadıqê Mihacir” diye bilinen biriydi. Şêx Seîd direnişinin bastırılmasından sonra Kürt halkının yaşadığı büyük baskı, sürgün ve kıyım dalgası, aileyi de vurdu. Direnişe katılanların ve yakınlarının peşine düşüldü, birçok aile ya idamla ya da sürgünle karşı karşıya bırakıldı. Ailesi de o büyük fırtınanın içinde kaldı. Yakalanmamak ve aileyi korumak için baba Sadık, doğup büyüdüğü toprakları geride bırakmak zorunda kaldı. Böylece aile, önce Amed taraflarına, ardından Hilvan bölgesine sığındı. Baba Sadık, köy kavgası süsü verilmiş bir komployla öldürülünce, zaten annesi de vefat ettiği için çocukluğu annesiz ve babasız geçti. Çok küçük yaşta büyümek zorunda kaldı.
Gençliğe adım attığı yıllarda hayatı İsmail ile kesişti. İsmail, Dodukan aşiretinin saygın ailelerinden biri olan Komikanların oğluydu. Onunla evlendi. İsmail, yaşadığı acıları bilen, geçmişine saygı duyan bir insandı. Evliliklerinde ikisi kız, 10 evlat dünyaya geldi. Çocukları büyürken onların içinde yeniden hayata tutundu. Hayatları zor oldu, çünkü sadece bir anne değil, aynı zamanda o uzun ve zor tarihin içinden gelen bir Kürt kadını.
Mehmet ile başlayan mücadele
Mücadele, hayatlarına birden girmedi. Önce Mehmet (özgürlük mücadelesine katılan ilk oğlu Mehmed Ağaç) girdi. Mehmet daha gençti. Düşünen, sorgulayan, haksızlığa dayanamayan biriydi; Hilvan’da ağaların, çetelerin, devletle iç içe geçmiş zulmünün ne olduğunu gördü. Sonra arkadaşlıklar başladı. Halil Çavgun ile (PKK’nin ilk kadrolarından) yoldaşlığı, konuşmaları, tartışmaları… 'Talebeler', okuyan, düşünen, halkla konuşan gençlerdi. Mehmet bu talebelerle tanıştı. Onlar eve Mehmet’in 'arkadaşları' olarak geldi. Böylece kapıları, önce misafire, sonra yoldaşlığa ve kader ortaklığına açıldı.
O yıllarda Hilvan’da, Siverek’te yaşamak kolay değildi. Ağalar, çeteler ve devlet zulmü vardı. Üstelik halk da korkutulmuştu. İşte talebeler bu karanlığın içine geldi ve kaçmadı. Halk, korkmadıklarını, zulme karşı durduklarını gördü. Hilvan’da, Siverek’te hava değişmeye başladı.
Mehmet, Ahmet ve Hasan
Mehmet için kırılma, haksızlığın adının konulduğu gündü. Halil Çavgun’un şehadeti, içini parçaladı. O günden sonra Mehmet’in uykusu değişti. Mehmet en önce yürüyendi. O, daha adı yokken, bu yolun bedel istediğini ve geri dönülmeyecek bir yola girdiğini anladı.
Ardından Ahmet gitti. Ahmet için kırılma daha sessiz oldu. Ev baskınları, gözaltılar, gece yarısı kapıların tekmelenmesi… Ahmet’in kırıldığı an, bir çocuğun ağlamasına şahit olduğu gündü. “Ana, çocuklar böyle büyümemeli” dedi. Ahmet’in katılımı evde korkuyu büyüttü ama kararı küçültmedi.
Hasan ise önce siyasal alanda durdu, halkın içinde çalıştı ama gördü ki devletin baskısı orada da bitmiyor. Onun kararı evde en ağır olanıydı. Anne yüreği susmadı ama “gitme” demedi.
Her biri giderken arkasında ağlayan değil, başını dik tutan bir ana bırakıyordu.
Mehmet'in şehadet haberi
Mehmet'in şehadet haberini aldığı gün zaman durdu. Ne güneş doğdu, ne kuşlar öttü ne de dünya döndü sanki. Haberi getirenlerin yüzüne baktı. Söze gerek yoktu. İçinden bir ses “başını dik tut” dedi. Ağlamak istedi ama ağlamadı, çünkü Mehmet’e sözü vardı. Gözyaşını içine akıttı. Kimseye “baş sağlığı” diletmedi. Oğlunu kaybetmediğini, Kürdistan’a verdiğini söyledi. Mehmet’le gurur duydu. Mehmet'in babası içine kapandı ama dik durdu. Bir gün bile “keşke” demedi. Mehmet’in mücadelesi, evde yasın yanında sorumluluk da bıraktı.
Hasan'ın gidişi
Zor olan Hasan’ın gidişi değildi, arkasında kalan çocukların ona “baba” diye bakışını bilmekti. Bahar 6 yaşındaydı. Daha oyunun içindeydi. Babasının gidişini bir yolculuk sandı önce. Fırat, dört yaşındaydı. Hasan'ın eşi Zeliha, evin yükünü iki eliyle tutan bir kadındı. Evli olmak Hasan'ı durdurmadı. Hasan giderken arkasında bir kadın, iki çocuk ve bir anne bıraktı.
Onlardan kalanlar
Elinde çocuklarından kalan fazla şey yok, çünkü evleri basıldığında sandıkları dağıtıldı, çekmeceleri boşaltıldı, bir fotoğraf bazen silah sayıldı. Yine de sakladıkları birkaç parça kaldı. Mehmet’in siyah-beyaz bir fotoğrafı var. Gözleri hep uzağa bakar. Onun bir de cebinden çıkan şiiri var. Kanına karışmış bir kâğıt. Ahmet’in birkaç mektubu var. Hepsi kısa. “Ana merak etme” diye başlar, “dava büyüyor” diye biter. Hasan’ın neredeyse hiçbir belgesi yok. Onun hatırası sadece yürekte. Asıl belge, hayatta kalan duruşudur. Zindan kapılarında bekleyen ayakları, sürgün yollarında eskimiş elleri, geceleri uyutmayan hatıraları… "Ben hâlâ buradayım ve adlarını korkmadan söylüyorum" diyor.
Haklı olmanın gücü
Eyno Ana, kendisini ayakta tutan şeyin sabır ve haklılık olduğunu, çünkü ölüme değil, onura uğurladığını söylüyor. Şöyle devam ediyor: "Benim direncim; evladımın yüzüne bakabilmekti, komşunun gözünde utanmamaktı, mezar başında başımı eğmemekti. Beni ayakta tutan bir de şuydu: Oğullarımın mücadelesi Kürdistan içindi. Halk içindi. Ben çökersem, bir hatıra da çökerdi. Bir anne, evladının bıraktığı yerden yürümeyi bilmelidir. Onların yolu Kürdistan’ın yoluydu. Bir evin içinden çıktılar ama bir halk için yürüdüler. Evladının bir halkın onuruna karıştığını bilmek insanı yere düşürmez."
'Keşke' dediği nedir?
Geriye dönüp baktığında keşke Mehmet evde kalsaydı, keşke Ahmet o yolu seçmeseydi, keşke Hasan dağlara çıkmasaydı, keşke bugün dağda diğer oğlu ve torunları olmasaydı demiyor. Keşke dediği şey şudur: Keşke bu halk özgürlüğü bu kadar bedelle öğrenmek zorunda kalmasaydı. Keşke çocuklar daha çok oyunla büyüseydi, mezar taşlarıyla değil.
Onurumuzla yaşamak
Eyno Ana, bir anne yüreğiyle şunları söylüyor: "Kimse evladını toprağa koymak için yola çıkmaz. Biz çocuklarımızla, onurumuzla yaşamak istedik. Benim oğullarım kendi iradeleriyle yürüdü. Ben onları ne gönderdim ne de tuttum. Sadece doğruyu yanlıştan ayırmayı öğrettim. Bu yol Kürt halkının kendini ayağa kaldırma yoludur. Bizim çocuklarımız ölümü seçmedi, boyun eğmemeyi seçti." RIHA















