‘AKP’nin Kürt’ü olmadığımız için kızgınsınız!’

Forum Haberleri —

18 Temmuz 2021 Pazar - 12:45

LEYLA GUVEN CEZAEVI

LEYLA GUVEN CEZAEVI

  • HDP’li siyasetçi Leyla Güven, Türk devleti tarafından esir tutulduğu Elazığ Kadın Cezaevi’nden gazetemize yazdı ve AKP-MHP diktatörlüğüne seslendi: “AKP’nin Kürt’ü, sistemin Kürt’ü olmadığımız için çok kızgınsınız!”

LEYLA GÜVEN

 

Pandemi dünyayı tehdit ederken kapitalizmin sonu mu yoksa reorganizasyonu mu?

Üçüncü Dünya Savaşı olarak da tanımlayabileceğimiz süreç hızlanarak devam ediyor. Kuşkusuz bu süreci hızlandıran faktörler de var. Geldiğimiz aşamada bu faktörlerin başında pandemi geliyor. Doğanın öz savunması olarak da ifade edebileceğimiz Covid-19, yanardağların hareketliliği, yeraltı sularının çekilmesi, iklim krizleri ve benzeri felaketler, bütün evreni ciddi anlamda tehdit etmektedir. Bugün açısından dünyanın en büyük kitle imha silahlarına sahip olan "dünya devleri" dahi bu saydığımız felaketleri durdurma, ortadan kaldırma gücüne sahip değil. Aşı krizi, bütün dünyadaki eşitsizlikleri somut olarak gözler önüne sermiştir. Görünen o ki evren artık çifte standartı kabul etmiyor. Erk zihniyetin doğaya, erkeğin kadına, güçlünün güçsüze, zenginin fakire tahakkümü ortadan kalkmadan hiçbir şeyin çözümlenemeyeceği aşikardır. Belki sadece ertelenebilir. Dolayısıyla dünyanın genetiği ile oynayanlar bu uğraştan vazgeçmek zorunda. Aksi durumda Mars'a dahi yerleşseler, yaşanacak felaketlerden muaf olmayacaklar.

Yaşanan bu gelişmeler karşısında her ülke, kendi sağlık sistemini, çevre politikasını, kadın politikasını ve diğer bütün politikalarını gözden geçirmek zorundadır. Yaşananlara baktığımızda görüyoruz ki kapitalist modernite ve ulus devletler, tarih boyunca yiyip yuttukları insanlık ve doğa değerlerini adeta geviş getirerek yeniden gözden geçiriyor. Sembolik ve samimi olmayan ritüellerle tıkanan bağırsaklarını temizlemeye çalışıyorlar. Çünkü sırada sömürecekleri yeni alanlar var.

Çok ilginçtir, şimdilerde birçok kapitalist ülke yetkilisi bir diğerine, "Sen kendi ülkende yaptığın katliamlara bak" derken aslında hiçbir ulus-devletin diğerinden daha az katliamcı olmadığını ortaya koymaktadır. "Dünya liderleri”, 7 milyar insanın yaşadığı dünyada G-20 gibi organizasyonlarla halkların kaderlerini belirlemektedir. Bu tüccar zihniyetli liderler bütün dünyayı bir şirket gibi işletiyor, kendilerini de satış elemanı olarak görüyorlar. Toplumdan gizledikleri bilimsel çalışmalar sonucu buldukları icatlarla sömürecekleri yeni alanların dizaynının peşindeler. Sürekli çelişkiler yaratarak ülkeleri birbirine karşı kışkırtırken öte yandan her ülke de kendi savaş araçlarını satmaya çalışmaktadır. Dolayısıyla her şeyin yaratıcısı olan kadın, üreten, işçi, emekçi, düşünen, formüle eden, bilim insanı, filozof, sanatçı gibi her kesimden insanın yerine hiçbir emeği olmayan bir avuç sermayedar tüccar, hayati kararları veriyorlar. Üstelik bu talancı zihniyetin politikaları sonucu ortaya çıkan pandemi nedeniyle toplumdaki maneviyatı da ortadan kaldırmaya çalışıyorlar.

Avrupa'yı kasıp kavuran bireysellik, salgın bahanesiyle Ortadoğu'ya da taşınmak isteniyor. Çünkü Ortadoğu halkları birbirine dokunarak, hissederek, güçlü bir maneviyatla yaşarlar. Anlaşılan egemenler, bu güçlü bağları, maneviyatı ortadan kaldırmak istiyor. Yaşlılar, yani toplumun kolektif hafızası, pandemi bahanesi ile ciddi bir darbe aldı. Bu salgın özellikle yaşlılara ve kronik hastalara zarar vermesi bakımından ciddi bir araştırma konusudur. Demem o ki bu yaşananların hiçbiri kendiliğinden ortaya çıkmadı; gelecekte tarih bu konuları mutlaka araştırıp gerçeği toplumla paylaşacaktır. Şimdi önemli olan, dünya halklarının ancak 100 yılda bir ortaya çıkan bu tarihi fırsatı doğru temelde değerlendirip değerlendirmeyeceğidir. Kapitalist sistemde ulus devletlerin ahtapot gibi sardığı bütün toplum kesimlerinin bir değişim-dönüşümü istediği açıktır. O halde kadının demokratik özü ve gençliğin enerjisi ile özgürlükçü, ahlaki, politik toplumu yaratmak gereklidir ve mümkündür.

 

Dünyanın kalbi Ortadoğu'da yeniden şekillenme

Dünyadan Ortadoğu'ya geldiğimizde buraların çok köklü kültürlerin, uygarlıkların, halkların yaşadığı kadim topraklar olduğunu, bu nedenle bin yıllarca dünyanın merkezi olduğunu, ancak günümüzde dünyanın en krizli ve kaotik bölgesi olduğunu üzülerek görüyoruz. Kuşkusuz nedenlerine dair birçok şeyi belirtebiliriz. Arkeolojik araştırmalar ve mitolojik bulgularla bu topraklar, en temel tezlerin çıktığı ilk yer olmasına rağmen yer altı, yer üstü kaynakları ve kültürel zenginlikler doğru temelde yönetilememiştir. Toplumun en dinamik kesimi olan kadınların ve gençlerin karar mekanizmalarından uzak tutulması, mevcut iktidarların hantallaşmasına vesile olmuştur. Demokratik özgürlükçü bir yaşamın teminatı olan bu iki önemli gücün bilgeliği, üretkenliği, yaratıcılığı, akıcı enerjisi dışlanmış babadan oğula geçen iktidarlar, statükocu hanedan anlayışı ile değişim ve dönüşümün yaşanmasını engellemiştir. Dolayısıyla dünyada çok az nüfusa sahip olan halklar dahi statü sahibi olurken Kürt halkı gibi 50 milyonu aşan nüfusa sahip bir halk, hala 4 ülke sınırları içerisinde ana dili de dahil olmak üzere hiçbir hakka ve hukuka sahip değildir.

21. yüzyılda Kürt halkı ile Filistin halkının verdikleri haklı mücadeleleri boyunca karşılaşmadıkları, yaşamadıkları zulüm kalmamıştır. İsrail ve Türkiye devletlerinin sadece son 50 yılını ele aldığımızda bile yaşananların genel resmini çok net görebiliriz. Her iki ülkede de iktidara gelen her siyasi parti, kendi inkar ve imha politikalarını devreye koymakta, işkence, ölüm, tutuklama ve hukuksuz birçok yöntemi uygulamaktadır. Bu iki halka karşı gerçekleştirilen vahşeti izleyen dünya egemenleri zaman zaman “üzgün olduklarını” ve “endişe duyduklarını” söylemekle yetiniyorlar.

Siyasetteki ikiyüzlülüğü AKP şahsında çok net görebiliyoruz. AKP liderinin “Ey İsrail...” diyerek hamasi nutuklar atması, Filistinlilere destek verdiği anlamına gelmiyor. Bunu yaparak hem kendi halkını hem de Filistin halkını kandırıyor. Eğer gerçekten samimi olsalardı, Suriye'de kendi topraklarında yaşayan Efrîn, Serêkaniyê, Girê Sipî halkını yerinden etmek için oraya gönderdiği her türlü askeri, lojistik ve benzeri yardımları Filistin halkının haklı davasına aktarırdı. Dolayısıyla artık “din kardeşiyiz” gibi samimiyetsiz söylemler hiç kimseyi inandırmamaktadır.

Gelinen aşamada AKP, dış politikada bütün rezervleri tüketmiştir. Uluslararası arenada söyleyecek güçlü bir sözü ve öne süreceği bir mağduriyeti kalmamıştır. Ortadoğu'da, özellikle de 57 Müslüman ülkede yaşanan kaos ve çoklu krizlere baktığımızda, feodal değerlerin, dogmatik yaklaşımların, tekçiliğin, aileciliğin yoğunca yaşandığı bir coğrafya olduğunu görüyoruz. Yeni bir dizayn çalışmasının yürütüldüğü bugünlerde hiçbir ülkenin kendi sistemini daha çağdaş, daha demokratik kılmak için bir plan projesinin olmadığını da üzülerek görüyoruz. Oysa emperyalist ülkeler binlerce kilometre öteden gelip kendi menfaatleri için bölgede adeta at koşturuyorlar. Bununla beraber sahte barış ve demokrasi söylemlerini ve oryantalist yaklaşımlarını maalesef yüzyıllardır sergiliyorlar.

Bütün bu yetmezliklere rağmen Ortadoğu'nun bağrından çıkan büyük düşünürler, filozoflar, öldürüleceklerini bilmelerine rağmen gerçeği, hakikati topluma ulaştırabilmek için büyük çaba göstermişlerdir. Hallac-ı Mansur’dan Sayın Abdullah Öcalan'a kadar bu cesur duruş, günümüze kadar devam etmiştir. Eskiden “Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar” denilirdi. Şimdi ise Ortadoğu'ya dair söyleyecek sözü olanı, projesi olanı, dokuz değil doksan ülkeden kovuyorlar diyebiliriz. İşte İmralı sistemi, tam da bu zihniyetin sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bir kez daha belirtmeliyiz ki demokratik ulus, ahlaki politik toplum ve demokratik özgür Ortadoğu gerçekliği, artık hiçbir güç tarafından yok edilemez. Rojava'daki demokratik model, Ortadoğu için bir şanstır. Biz Ortadoğulular ya kendi demokratik, ekolojik, kadın eksenli sistemimizi inşa ederiz ya da egemen güçlerin sahte barış girişimlerine maruz kalırız. Bir yüzyılı daha kaybetmeyeceğiz! Mezopotamya'nın kadim topraklarına onurlu barışı ve huzurlu yaşamı mutlaka getireceğiz.

 

AKP ve MHP'nin tükenmişlik sendromu

Türkiye'nin iç sorunlarına döndüğümüz vakit, ülke içinde tam bir tükenmişliğin yaşandığını çok net görebiliriz. Birkaç cümleyle tarif edecek olursak: Gelinen aşamada temeli yalan, tuğlası algı, harcı çıkarcılık, çatısı milliyetçilik olan AKP-MHP iktidarını, rant için yaptırılan ve en ufak artçıda dökülmeye başlayan TOKİ’lere benzetmek yerinde olacaktır. AKP'nin siyaset dışı ve etik dışı yöntemlerle nasıl 20 yıl boyunca iktidarda kaldığı, sosyoloji, psikoloji ve siyaset bilimlerinin önemli bir araştırma konusu olmalıdır. Ancak iktidarları döneminde ülkenin tamamına bir bayrak serdiklerine, bu bayrağın üzerine “vatan, millet, bekâ” yazdıklarına, bu bayrağın altında ise her türlü hukuksuzluğu, yolsuzluğu, usulsüzlüğü yaptıklarına bütün halklar şahittir.

Bu tespitleri yapmak ise suçtur. Çünkü diktatörler eleştiriyi hakaret, özeleştiriyi zaafiyet, uzlaşmayı da mağlubiyet, hatta hezimet olarak görürler. Sokak ortasında dövülen gazetecilerden, yerlerde sürüklenerek gözaltına alınan kadınlardan, gece yarısı evi basılan devrimci demokrat muhaliflere kadar en ufak eleştiriye karşı tahammülsüzlüklerini ve tekçi anlayışlarını çok net görebiliyoruz. Mevcut atmosferde, şahsım devletinde, “Erdoğan'ın ülkesinde” siyasi partiler tehdit ediliyor, muhalefet hedef gösteriliyor. Yargının yetemediği yerlere ise tetikçiler gönderiliyor. İzmir HDP İl Binası’nda yaşanan katliamın nedenleri gün gibi ortadayken iktidarın yeminli kalemşörleri, ama’larla fakat’larla olayın özünü saptırmaya çalışıyor. Ne var ki bütün çabalarına rağmen mızrağı çuvala sığdıramıyorlar. Derya gözlü Deniz yoldaşımızın kanı, sebep olanların tamamının ellerindedir ve bu olay aslında Türkiye'nin içeride ve dışarıda ne denli sıkışmış olduğunun, çıkışsızlığının tezahürlerinden yalnızca bir tanesidir.

Türkiye bu anlamda diğer Ortadoğu ülkelerinden çok da farklı değildir. Dış politikada da, iç politikada da Kürt fobisi, Türkiye devletini yönetenlerin gözlerini adeta kör etmiş durumdadır. Klasik deyimle söylersek, “Kürt anasını görmesin” anlayışı ile AKP tam bir basiretsizlik içindedir.

Soruyoruz: Bu düşmanlık niye? “Irak'ta Kürtler bağımsızlık düşünemez. Biz bunu kabul edemeyiz” diyorsunuz. “Rojava'daki Kürtlerin oluşturduğu demokratik sistemi tanımayız” diyorsunuz. Kürtler Türkiye'de “demokratik özerklik” diyor, siz “Sakın ha! Hepinizi zindanlarda çürütürüz” diyorsunuz. Bu Kürt düşmanlığı neden? Aslında nedenleri ortadadır ve biliyoruz ama bin yıllık kardeşliğe rağmen bu düşmanca yaklaşımı kabul edemiyoruz. Aslında siz Suriye sınırında IŞİD ile komşu olmak istiyordunuz. Ne var ki Kürtler IŞİD’i yendi ve siz buna çok bozuldunuz. Güney Kürdistan'da halkımızın ağır bedellerle elde ettiği statüyü asla kabullenemediniz. Her zaman olduğu gibi yine pragmatik yaklaştınız. Kürtler barajın altında siyaset yürütsün istediniz ama halkımızın iradesi 7 Haziran’da bütün barajları aştı. Aradan geçen 6 yıla rağmen bunu asla sindiremediniz. AKP’nin Kürt’ü, sistemin Kürt’ü olmadığımız için çok kızgınsınız.

Bütün bunlardan dolayı da daha önce denenmiş olan bütün güvenlikçi yöntemleri yeniden devreye koyuyor ve farklı sonuçlar bekliyorsunuz. HDP’yi kapatmak, muhalifleri yargı eliyle saf dışı etmek, korku iklimi yaratmak, AKP’nin saldırı argümanlarından sadece birkaçıdır. Bugün AKP-MHP iktidarının içine düştüğü derin ve karanlık kuyudan çıkma şansı kalmamıştır. Gelecek ilk seçimde demokrasi, eşitlik, insan hakları ve evrensel değerler ve halkların “bekâsı” için onların düştüğü o kuyunun üstünü hiç açılmamak üzere kapatmak gerekir. Bu da kaçınılmaz olarak yapılacaktır. Bütün halklar bir arada, öz iradeleriyle, özgürce yaşayacaktır.

 

Çözülemeyen denklem: Kilitler

Bütün bu yaşananların kaynağına indiğimizde sorunların yıllarca yayılmasının, uluslararasılaşmasının, çözülemeyen Kürt sorunundan dolayı olduğunu görebiliyoruz. Bu konuda Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan'ın ısrarla belirttiği çok önemli tespitler kamuoyuna yansımıştır. Kendisinin on yıllar önce belirttiği birçok tespit, günümüzde çarpıcı bir şekilde yaşanmaktadır. “Kürt sorunu çözülmediği müddetçe darbe mekanizması hep devrede olacaktır” demişti, söylediği gibi darbe tehdidi hiçbir zaman Türkiye'nin gündeminden çıkmadı. “Kürt sorunu kalkan edilerek her türlü çetecilik, mafyacılık, yolsuzluk, hukuksuzluk yaşanacaktır” demişti. Bugün yaşananlara baktığımızda ne kadar öngörülü olduğunu açıkça görebiliyoruz. “Kürt sorununu çözmeyenler çözülür” demişti. Çözülen ve tarihin çöp sepetine gidenleri herkes biliyor. Dolayısıyla ülkenin en önemli ve yapıcı sorunu olan Kürt sorunu, belli kesimler tarafından bilerek ve isteyerek çözülmüyor, demek abartılı olmayacaktır. Zaten bunun aksinin iddia edilebileceğini düşünmüyorum.

Sayın Öcalan, çözüme dair ortaya çok güçlü bir irade koydu. Köklü ve onurlu bir barış için sürekli yazdı, üretti, söyledi ama karşısında ciddi bir irade göremedi. En son bir görüşmesinde, “Gençlerin ölümünü durdurmak için ben üzerime düşeni yapar, bir haftada sorunu çözerim” demişti. Devleti yönetenler sadece kendi iktidar tahkimini esas aldıkları için bu tarihi çağrıya gözlerini kapatıp kulaklarını tıkadılar. Hatta bu çözüm sesinin topluma ulaşmaması için kendi yasalarını hiçe sayarak var olan tecridi daha da derinleştirdiler. Hepimizin bildiği gibi hem iç hukukta hem de uluslararası hukukta bir işkence yöntemi olarak kabul edilen tecrit politikası yıllardır devam ediyor.

Kürt halkı, 22 yıl boyunca bu tecrit uygulamasına karşı tepkisini, eylemini ortaya koymuştur. En son 2018'de başlayıp üç mevsim devam eden büyük açlık grevi döneminde 7'si cezaevlerinde 2’si de Avrupa'da olmak üzere 9 Kürt genci tecridin ortadan kalkması için ölümün üzerine yürüyüp ölümsüzleşti. Kürtler, yaşadıkları hukuksuzlukları duyurabilmek için her zaman ölmek zorunda kaldı. Bütün bu ölümler, Kürt halkının canını fazlasıyla yakmıştır ama hiçbir ölüm tecridin sonlanması için ödenen bedellere benzemiyor. Çünkü arkadaşlarımız sadece bütün hükümlülere uygulanan yasaların Sayın Öcalan ve Ada’daki diğer arkadaşlara da uygulanması için bu ölüm yolculuğuna çıkmak zorunda kaldı.

Biz daima şunu sorduk: İmralı Cezaevi başka bir anayasayla mı, başka bir hukukla mı yönetiliyor? Ki bizce öyle. Yoksa neden bütün hükümlüler açık, kapalı, aile görüşü, avukat görüşü, telefon hakkı ve benzeri haklarını kullanabiliyorlar da İmralı Adası’ndaki hükümlüler bu haklarını kullanamıyor? Demek ki bu konuda özel bir hukuk söz konusu. Eğer bu hukuk olağan ve yasal ise çıkıp açıklayın; yok, özel bir hukuk ise siz suç işliyorsunuz.

Siz iktidarınız boyunca gerçekleştirdiğiniz hukuksuzluklarla oldukça geniş bir suç silsilesi ağı oluşturdunuz. Biliyoruz ki iktidarda olsanız da, olmasanız da er ya da geç Kürt halkına ve devrimci demokratik muhaliflere karşı uyguladığınız bütün suçlardan dolayı yargılanacaksınız ve o gün geldiğinde Kürt halkı, Ankara'da da, Lahey’de de mahkemeyi takip ediyor olacaktır. Bir ülke düşünün ki binlerce siyasi tutuklu 200 günden fazladır açlık grevinde olsun ama devleti temsil eden hiçbir yetkili tek bir kelime bile bundan bahsetmesin. Cezaevi idarelerine ve Adalet Bakanlığı’na talepler defalarca dilekçeler aracılığı ile iletilmiş olmasına rağmen devlet yetkilileri hala derin bir sessizlik içindeler. Talepler konusunda hiçbir şey yapmayan yetkililer greve giren tutsaklar hakkında disiplin cezalarını hemen başlatabiliyorlar. Devleti yöneten bu despot, gerici faşist zihniyete rağmen bütün halklarımız devam eden bu haklı ve meşru eyleme sahip çıkmalıdır. Herkes şunu çok net bilmelidir ki eğer Kürt halkı ve ezilen halklar rahat ve özgür değilse hiç kimse rahat olmayacaktır. Gün dayanışmayı büyütme günüdür.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.