• Elbette yardımlaşma komünal yaşamın bir parçasıdır; ancak komün yardımlaşmanın örgütlenmesine indirgenemez. İnsanları yardım edenler ve yardım alanlar olarak ayırdığı anda, değiştirmek istediği ilişkinin bir benzerini kendi içinde üretmeye başlar. Komün nesne-özne ayrımına girdiği yerde anlamını yitirir.
  • Üretimden tüketime uzanan süreçte ortak hareket edebilmek, tek başına güçsüz kalan üreticinin toplumsal gücünü yeniden kurmasına imkan verir. Bu nedenle komün meselesini dayanışmanın yanında üretim, mülkiyet, emek ve bölüşüm ilişkilerinin nasıl kurulacağı üzerinden de tartışmak gerekir.
  • Belki de komünleşme çağrısının en güçlü yanı, bizi tam da kaçtığımız yere, birbirimizle kurduğumuz ilişkilere geri çağırmasıdır. Aradan geçen zamanda katı olanın buharlaşmasını fazlasıyla yaşadık. Şimdi önümüzde başka bir yüzleşme var: kaybettiğimiz hazineyi yeniden bulmak için ne yapacağız?

AV. UMUT YILMAZ

Bir apartmanda yıllarca yaşayıp karşı komşumuzun adını bilmeden taşınabiliyoruz. Aynı sokakta büyüyen çocuklar birbirini tanımıyor. Birkaç bina ötede tek başına yaşayan yaşlının kapısının kaç gündür açılmadığını bilmiyoruz. Şehirler kalabalıklaşıyor, iletişim imkanları çoğalıyor, birbirimize ulaşmak hiç olmadığı kadar kolaylaşıyor fakat bütün bu yakınlığın içerisinde tuhaf bir uzaklık büyüyor. Aynı mahallede yaşıyoruz ama giderek daha az ortak hayatımız var.

Bu değişimi yalnızlık ya da komşuluk ilişkilerinin zayıflamasıyla açıklamak eksik kalır. Değişen, insanların ilişkilenme biçiminin kendisidir. Hayatın giderek daha fazla alanını kendi başımıza yürütüyor, karşılaştığımız sorunların çözümünü ya bireysel imkanlarımızda ya da devletin kurumlarında arıyoruz. Birlikte karar verdiğimiz, birlikte ürettiğimiz ve birbirimize doğrudan ihtiyaç duyduğumuz alanlar daraldıkça ortak hayatın zemini de daralıyor.

Kapitalist modernite insanın eksenini toplumdan bireye kaydırdı. Bireyin özgürleşmesi olarak sunulan bu değişim, zamanla insanın toplumsal bağlarından çözülmesini de beraberinde getirdi. Kalabalık kentlerin ortasında büyüyen yalnızlık, çağımızda depresyonun ve ruhsal sıkıntıların bu kadar görünür hale geldiği toplumsal zeminden bağımsız düşünülemez. Buradaki çelişki dikkat çekicidir: İnsan hiç olmadığı kadar hareketli, bağlantılı ve kendi hayatını kurabilecek imkanlara sahip görünürken, hayatın yükleri karşısında giderek daha fazla tek başına kalıyor. Kapitalist modernitenin özgür birey vaadi ile ortaya çıkardığı yalnız birey arasındaki mesafe, bugün toplumsallığı neden yeniden düşünmek zorunda olduğumuzu da anlatıyor.

İnsan komünün öznesidir

Sayın Abdullah Öcalan’ın Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’yla birlikte güçlü biçimde gündeme getirdiği komünleşme perspektifi tam da bu sorunun içinde anlam kazanıyor. Komünün tarihsel ve teorik kaynakları üzerine elbette çok şey söylenebilir. Fakat bugün önümüzde duran daha doğrudan bir soru var: Komün insanların gündelik hayatında neyi değiştirecek? Bu soruya cevap vermeden komünün örgütsel biçimini tartışmaya başladığımızda, toplumun ihtiyacından bir örgütlenmeye ulaşmak yerine önceden belirlediğimiz örgütlenmeye toplumu yerleştirme tehlikesi ortaya çıkıyor.

Çünkü yaşadığımız toplumsal çözülme kendisini büyük siyasal başlıklardan önce gündelik hayatın içinde gösteriyor. Hayatın her alanında insanlar sorunlarıyla baş başa kalıyor. Kendi sorunlarıyla boğuşmaya bırakılmış insan, kendi cevherinin ne kadar farkına varabilir? Ortak sonuçları olan sorunları ayrı ayrı hayatların içerisinde yaşamaya alıştık. Bir insanın başına gelenle toplum arasındaki mesafe açıldıkça çözüm de kişinin imkanlarına bırakılıyor. İmkanı olan satın alıyor, olmayan mahrum kalıyor. Piyasa tam da toplumun çekildiği bu boşluklarda büyüyor.

Bu nedenle komünleşmeyi ilk olarak yeni bir kurum oluşturma meselesinden çok, hayatın hangi alanlarının yeniden toplumsal mesele haline getirileceği üzerinden tartışmak gerektiğini düşünüyorum. Buradaki ayrım önemlidir. Bir insanın ihtiyacını onun yerine karşılamak başka, o ihtiyacı doğuran koşullar üzerinde birlikte söz ve güç sahibi olmak başkadır. Elbette yardımlaşma komünal yaşamın bir parçasıdır; ancak komün yardımlaşmanın örgütlenmesine indirgenemez. İnsanları yardım edenler ve yardım alanlar olarak ayırdığı anda, değiştirmek istediği ilişkinin bir benzerini kendi içinde üretmeye başlar. Komün nesne-özne ayrımına girdiği yerde anlamını yitirir. İnsan kendi ihtiyacını tanımlayabildiği, sözünü kurabildiği ve çözümün parçası olabildiği ölçüde komünün öznesidir.

Üretim, mülkiyet, emek

Bunun ekonomik hayatta çok somut bir karşılığı var. Bugün üretici, ürettiği ürüne giderek yabancılaşıyor. Toprağı işleyen, ürünü yetiştiren ve bütün üretim riskini üstlenen kendisi olmasına rağmen, ortaya çıkan değerin nasıl bölüşüleceğini belirleyen o değil. Ürün, üreticinin emeğinin karşılığını alacağı bir ilişkiden çok, tekellerin kazancını büyüten bir piyasa düzeni içerisinde karşılık buluyor. Üretici tek başına pazara çıktığında ise karşısında kendisinden çok daha örgütlü bir ekonomik güç buluyor. Komünal ekonomi tam da bu dağınıklığı aşacak ilişkiler kurmayı gerektirir. Üretimden tüketime uzanan süreçte ortak hareket edebilmek, tek başına güçsüz kalan üreticinin toplumsal gücünü yeniden kurmasına imkan verir. Bu nedenle komün meselesini dayanışmanın yanında üretim, mülkiyet, emek ve bölüşüm ilişkilerinin nasıl kurulacağı üzerinden de tartışmak gerekir.

Benzer bir değişimin siyaset anlayışımızda da gerçekleşmesi gerekiyor. Temsili siyaset, zamanla toplumun siyasetle kurduğu ilişkiyi de temsil üzerinden şekillendirdi. Mahalle, köy ve kent karar alma süreçlerinin öznesi olmaktan uzaklaştı; siyaset giderek toplum adına karar verenlerin alanına dönüştü. İnsan seçim zamanı sandığa gidiyor, sonrasında kendi yaşam alanına ilişkin kararların önemli bir bölümünü seçtiği temsilcilere ve kurumlara bırakıyor. Oysa insanın yaşadığı yer hakkında doğrudan söz ve karar sahibi olması, Antik Yunan polislerinden bugüne siyasal düşüncenin en eski tartışmalarından biridir. Politika biraz da insanın kendi yaşamını başkalarıyla birlikte kurabilme ve yönetebilme gücüdür.

Komün fikrinin gücü

Burada önemli bir tehlike var. Komünü mevcut siyaset yapma alışkanlıklarımızın en alt kademesi olarak kurarsak, adına komün dediğimiz yeni bir teşkilat birimi elde ederiz. Yukarıda belirlenen gündemin aşağıya taşındığı, insanların toplantıya çağrıldığı, kararların raporlandığı bir yapı toplumsal örgütlenme görüntüsü verebilir; fakat toplumun kendi iradesini üretmesine imkan vermeyebilir. Daha önemlisi, iktidarı dağıtmak için kurulan komünün kendisi yeni bir iktidar alanına dönüşebilir. Meselemiz Leviathan’ın dişlerini söküp onun daha küçük ve süslü bir benzerini üretmek değildir. Komün, kolektif iradesini kendi içinde üretmeli ve merkezileşmeye karşı bu niteliğini sürekli korumalıdır. Aksi halde devletli toplumun siyaset biçimi, bu kez komünün içinde yeniden hayat bulur.

Bu nedenle toplumun örgütlenmesi ile örgütün toplum içerisindeki faaliyetini birbirinden ayırmak gerekiyor. Birincisinde toplum kendi iradesini açığa çıkarır, kendi sözünü kurar ve kendi gücünün farkına varır; ikincisinde ise çoğu zaman önceden kurulmuş bir söz topluma taşınır. Komün fikrinin gücü, toplumu hazır bir siyasal çerçevenin içine çağırmak yerine o çerçeveyi toplumun kendisinin kurmasına imkan vermesindedir.

Birlikte üretmenin hafızası var

İktidar meselesini merkez ile çevre, devlet ile toplum arasındaki ilişki üzerinden okumak da eksik kalır. İktidarın en eski ve en yerleşik biçimlerinden biri kadınla erkek arasındaki ilişkide kuruluyor. Dolayısıyla komün, merkezi olanı yerele taşıdığı için kendiliğinden özgürlükçü bir yapı kazanmaz. Erkek egemen ilişkiler değişmeden kalıyorsa, kadın kendi sözünü ve örgütlülüğünü kuramıyorsa, karar mekanizmalarında eski toplumsal roller başka biçimlerde devam ediyorsa iktidar ortadan kalkmış değil, yer değiştirmiş olur. Kadın özgürlüğü bu nedenle komünün kuracağı toplumsal ilişkinin özgürlük ölçüsüdür.

Komünü bugünün ihtiyaçları içerisinde tartışırken sıfırdan başlayan bir toplumdan söz etmiyoruz. Birlikte üretmenin, paylaşmanın ve bir başkasının yükünü kendi meselesi saymanın bu coğrafyada güçlü bir hafızası var. Bu hafızanın bütün ilişkilerini bugüne taşımak mümkün olmadığı gibi gerekli de değil. Fakat hangi toplumsal bağların çözüldüğünü anlamak için geride bıraktığımız yaşamın bazı izlerine bakmak, bugün neyi yeniden kurmaya çalıştığımızı da daha görünür hale getirebilir.

Toplumsal bağ

Serhat’ta kullanılan “zıbare” yöntemi bu izlerden biri. Hasat zamanı bugün bir ailenin, ertesi gün diğerinin tarlasında birlikte çalışılması güçlü bir toplumsal bağ yaratıyordu. Birinin yetişemediği iş bir süreliğine diğerlerinin de meselesi oluyordu. Bunun için yöntem uzun uzadıya düşünülmüyor, çoğu zaman zıbare teklifi işi yetişmeyen aileden değil, komşularından geliyordu. Kimsenin yardım istemesine gerek kalmadan ihtiyaç görülüyor ve toplumsal karşılığını buluyordu. İhtiyaç ile toplumsal cevap arasındaki mesafe bugünkünden çok daha kısaydı.

Zıbareyi değerli kılan, bugün kaybettiğimiz bir yeteneği hatırlatmasıdır. Elbette eski köy yaşamını geri getiremeyiz; getirmemiz de gerekmiyor. O ilişkilerin içerisinde eşitsizlikler, hiyerarşiler ve özgürlük sorunları da vardı. Kürt toplumu bugün büyük oranda kentlere taşınmış durumda ve köy yaşamını taşıyan toplumsal ilişkiler de giderek çözülüyor. Asıl mesele, köylerde giderek kaybolan bu ortaklaşma ruhunu yeniden canlandırmak ve kentlerde hiç yaşanmamış olanı bugünün koşullarında nasıl kuracağımızı bulmaktır. Modern hayatın bize kazandırdığı bireysel imkanların yanında kaybettiğimiz birlikte çözüm üretme refleksini de görmek gerekiyor. Bugün bir ihtiyaçla karşılaştığımızda aklımıza önce “bunu nereden satın alabilirim?” ya da “hangi devlet kurumu çözer?” sorusu geliyor. “Bunu birlikte çözebilir miyiz?” sorusu ise giderek daha az aklımıza düşüyor.

Toplum üretim gücüne sahip

Belki de yeniden öğrenmemiz gereken ilk şey topluma güvenmektir. Uzun zamandır çözümü toplumun dışında aramaya alıştıkça, toplumun kendi imkanlarıyla ne yapabileceğine dair inancımız da zayıfladı. Oysa toplum, kendisine alan açıldığında ihtiyaçlarını tanımlayabilecek, kendi sözünü kurabilecek ve çözüm üretebilecek bir güce sahiptir. Komünleşme de bu gücün yerine geçmekten değil, onu açığa çıkarmaktan başlamalıdır. Toplumun kendi cevherine güvenmeden kurulacak her model, dönüp dolaşıp onun adına düşünen ve karar veren yeni mekanizmalar üretme riski taşır.

Barış ve Demokratik Toplum sürecinin komünleşme çağrısı bu nedenle örgütsel olduğu kadar zihniyetle ilgili bir tartışmayı da önümüze koyuyor. Toplumu harekete geçirilecek bir kitle olarak mı göreceğiz, yoksa kendi ihtiyaçlarını tanımlayabilen, karar alabilen ve çözüm üretebilen siyasal bir özne olarak mı? İkinci yolu tercih ettiğimizde komünün biçimini masa başında bütün ayrıntılarıyla tarif etme ihtiyacımız da azalacaktır. Çünkü hayatın içindeki ihtiyaçlar, ilişkiler ve arayışlar kendi biçimlerini üretmeye başlayacaktır.

Belki de komünleşme çağrısının en güçlü yanı, bizi tam da kaçtığımız yere, birbirimizle kurduğumuz ilişkilere geri çağırmasıdır. Marx ve Engels, modern dünyanın büyük dönüşümünü anlatırken “katı olan her şey buharlaşıp havaya karışıyor, kutsal olan her şey dünyevileşiyor ve insanlar nihayet kendi gerçek yaşam koşulları ve diğer insanlarla ilişkileriyle yüzleşmeye zorlanıyor” diyordu. Aradan geçen zamanda katı olanın buharlaşmasını fazlasıyla yaşadık; toplumu bir arada tutan bağların nasıl çözülebildiğini de gördük. Şimdi önümüzde başka bir yüzleşme var: kaybettiğimiz hazineyi yeniden bulmak için ne yapacağız?