FİSA Çocuk Hakları Merkezi’nden Ezgi Koman ile “suça sürüklenen çocuk” kavramını ve 7593 sayılı Kanunu konuştuk:
- Adli belgelerde zaten “SSÇ” şeklinde teknik bir kısaltma olarak kullanılıyor; sosyal hizmet uzmanları, hakimler ve başka meslek elemanları bu ifadeyi kullanıyor. Biz ise kavramın sınırlarını tartışıyorduk. Fakat bugün çocukların çocukluk statüsünü bile yok sayan bir söylemle karşı karşıyayız.
- Türkiye’de 2005’ten beri Çocuk Koruma Kanunu var. Kanun danışmanlık içeriyor ve elbette önemli. Fakat uzun yıllardır söylediğimiz şey şu: Bu kanun büyük ölçüde bir çocuk bir ihlal yaşadıktan sonra ne yapılacağını düzenliyor. Oysa asıl ihtiyacımız ihlal ortaya çıkmadan önce çalışan önleyici politikalardır.
- Çocuğun şiddetle, suçla ya da maddeyle ilişkiye girmesini bekleyip sonra cezalandırmak yerine, çocuk o noktaya gelmeden eşitsizliği, dışlanmayı ve yoksulluğu azaltacak mekanizmalar kurulmalı. Önleyici politikalar kurulmazsa birkaç yıl sonra daha ağır tabloları konuşmak zorunda kalabiliriz.
ÖZGÜR BARIŞ DEMİR
Türkiye’de çocukların karıştığı şiddet olayları, akran şiddeti, çeteleşme ve uyuşturucu kullanımı giderek daha fazla tartışılıyor. Tartışmaların önemli bir bölümü ise çocukların içinde bulunduğu toplumsal koşullardan çok işlenen fiillere ve cezaların ağırlaştırılmasına odaklanıyor. Türkiye’de 8 Ağustos 2026’da kabul edilen 7593 sayılı Kanun’la çocuk adalet sistemi, ceza hukuku, infaz sistemi ve çocuk koruma tedbirlerinde ağır değişiklikler yapıldı. Çocukların korunması gereken bir alanda cezalar ağırlaştırıldı. Yıllardır çocuk hakları konusunda aktif olarak çalışan FİSA Çocuk Hakları Merkezi’nden Ezgi Koman ile “suça sürüklenen çocuk” kavramını, çocukların suçla temasının ardındaki toplumsal koşulları ve 7593 sayılı Kanunu konuştuk.
Öncelikle temel kavramı netleştirelim: “Suça sürüklenen çocuk” ne demek?
“Suça sürüklenen çocuk” kavramı çocuk hakları literatürünün ürettiği bir kavramsallaştırma. Temelinde şu fikir var: Çocuk suçla ilişkilendiğinde bunu yalnızca kendi bireysel tercihiyle açıklayamayız. Çocuğun yaşamında, çevresinde ve onu korumakla yükümlü olan yapılarda yerine getirilmemiş sorumluluklar vardır. Birileri ya da bazı kurumlar çocuğa karşı yükümlülüklerini yerine getirmediği için çocuk bir süreç içerisinde suça sürüklenmiş olabilir. Bu nedenle çocuk hakları hareketi uzun yıllar “suçlu çocuk” ifadesinden uzaklaşarak “suça sürüklenen çocuk” kavramını benimsedi. Ama biz bu kavramın bile durumu tam anlatmadığı, yetersiz kaldığını düşünüyoruz.
“Sürüklenmek” kelimesi çocuğun bir sürecin içinde olduğunu söylüyor ama onu oraya hangi ilişkilerin, hangi hak ihlallerinin, hangi toplumsal koşulların taşıdığını yeterince görünür kılmıyor. Fakat son dönemde akran şiddeti, çocukların yaşamlarını kaybettiği olaylar ve çocukların çetelerle ilişkilendirilmesi üzerinden yürütülen insan haklarından uzak, popülist tartışmalarda öyle ağır bir dil oluştu ki, bir anlamda yeniden bu kavramı savunmak zorunda kaldık.
Yani “Suça sürüklenen çocuk” kavramıyla tartışma daha da geriye gitti?
Tam olarak öyle. Adli belgelerde zaten “SSÇ” şeklinde teknik bir kısaltma olarak kullanılıyor; sosyal hizmet uzmanları, hakimler ve başka meslek elemanları bu ifadeyi kullanıyor. Biz ise kavramın sınırlarını tartışıyorduk. Fakat bugün çocukların çocukluk statüsünü bile yok sayan bir söylemle karşı karşıyayız. Çocuğu yaşamın pek çok alanında hak sahibi, bağımsız bir özne olarak kabul etmeyen yaklaşım, konu suç olduğunda birden çocuğu tamamen irade sahibi bir yetişkin gibi görmeye başlıyor. Çocuk sanki her şeyden bağımsız biçimde suçu seçmiş, tek başına engelleyebilecekmiş ve tüm sonucu kendisi üretmiş gibi ele alınıyor. Burada ciddi bir çelişki var: Çocuğun özneliğini haklar söz konusu olduğunda tanımıyorsunuz, ama ceza söz konusu olduğunda bütün sorumluluğu onun iradesine yüklüyorsunuz.
Türkiye’de “suça sürüklenen çocuk”ların durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye’de çocuk olmak başlı başına zor. Sadece çocuk olduğunuz için pek çok hak ihlaline maruz kalabiliyorsunuz; bunun üzerine sınıfsal, etnik, ekonomik ya da başka eşitsizlikler eklendiğinde çocuklar bu ihlallerden yetişkinlere göre çok daha ağır etkilenebiliyor. Bizim için çok temel bir bilgi şu: Bir çocuk suça karışmışsa çoğu zaman o çocuğun öncesinde yaşadığı ve önlenmemiş bir dizi hak ihlalinden söz ediyoruz. Çocuk adli sisteme girdiği andan itibaren yeni hak ihlalleriyle karşılaşabiliyor. Özgürlüğünden yoksun bırakılma, etiketlenme, ayrımcılık ve toplumla bağının zayıflaması bunlardan bazıları. Bu nedenle “suça sürüklenen çocuk” dediğimizde yalnızca bir suç fiilinden değil, çoğu zaman ihlallerin birikerek devam ettiği bir çocukluk deneyiminden söz ediyoruz.
TÜİK verilerinde yaralama ve hırsızlık gibi suçlar öne çıkıyor. İşlem yapılan çocukların sayısı 2024’te 8 bin 729’dan 2025’te 28 bin 251’e yükseldi. Bu sayıların arkasındaki temel dinamikler sizce neler?
Alanda gördüğümüz şey şu: Çocukların yaşadığı toplumsal gerçeklik yetişkinlerin yaşadığı gerçeklikten bağımsız değil. Adli makamlara getirilen çocukların bir kısmı mağdur, bir kısmı fail olarak görülüyor ama çok büyük bir bölümünde şiddetle bir temas var. Ya şiddete maruz kalıyorlar ya da şiddetin bir tarafı haline geliyorlar. Akran şiddeti de yaralama da bu çerçevenin içinde düşünülebilir. Suç toplumsal bir mesele ve çocuklarda bu daha da görünür. Yoksulluk varsa hırsızlıkla ilişkili riskleri; şiddetin meşrulaştığı bir ortam varsa çocukların şiddetin faili ya da tarafı haline gelmesini daha fazla görüyoruz. Türkiye’de çeteleşmeden söz ediliyorsa çocukların çetelerin içine girmesini, uyuşturucu trafiğinin bir parçası haline gelmesini de o genel tablodan ayrı ele alamayız. Eğer uyuşturucu trafiği varsa ve bu engellenmiyorsa, çocukların o ağların içine çekilmesi şaşırtıcı değil. Bunun altında yoksulluk, sosyal haklara erişememe, ayrımcılık, dışlanma ve kendini gerçekleştirme olanaklarının yetersizliği gibi çok bilinen nedenler var elbette. Çocukların yaşadığı sorunları toplumun genelinden koparıp açıklamaya çalışmak bizi yanlış yere götürür. Çocuklar toplumdaki şiddetin, eşitsizliğin, yoksulluğun, ayrımcılığın ve umutsuzluğun dışında yaşamıyorlar; tam tersine bunların etkisini daha yoğun yaşayabiliyorlar.
Çocuklar, gençler arasında giderek yayılan çeteleşme meselesini Kürt meselesinden ayrı düşünebilir miyiz?
Bugünkü çeteleşme tartışmalarını yalnızca bireysel suç davranışı üzerinden okumak yetersiz olur. Türkiye’de uzun yıllardır süren çatışmaların, göçlerin, dışlanmanın, yoksulluğun ve ayrımcılığın çocuklar ve gençler üzerindeki etkilerini hesaba katmadan çetelerin nasıl zemin bulduğunu anlayamayız. Bir çocuk kendisini topluma ait hissetmiyorsa, eğitimden kopmuşsa, ekonomik ve sosyal olanaklara erişemiyorsa, ayrımcılığa maruz kalıyorsa; başka aidiyet ve güç ilişkilerine yönelmesi kolaylaşabiliyor. Dolayısıyla güvenlikçi yaklaşımın yanında toplumsal nedenleri görmek zorundayız.
“Suça sürüklenen çocuk”lar ile ilgili düzenlemeye yönelik en somut eleştiriniz nedir?
En temel eleştirim şu: Türkiye, BM Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin tarafı ve bu sözleşmenin çocuğa tanıdığı özel bir çocukluk statüsü var. Çocuk, yetişkinin küçültülmüş hali değildir; gelişimsel dönemi, ihtiyaçları ve korunması gereken özel hakları vardır. İnsan yaşamında gelişimin en hızlı olduğu dönem çocukluk dönemidir. Bu nedenle hukuk da sosyal politika da çocuklara yetişkinlerden farklı yaklaşmak zorundadır. Yıllardır çocukların yetişkin ceza hukukunun ağır mantığından çıkarılması, çocuk adalet sisteminin çocuk odaklı hale gelmesi için mücadele edildi. Şimdi ise çocukların daha ağır cezalara maruz kalabileceği, hakim takdiriyle çok uzun süreli cezaların gündeme gelebileceği bir yaklaşım görüyoruz. Bu, çocuğun çocukluğunu doğrudan ortadan kaldıran bir yasa. Çocuk suçla ilişkilendiği anda onun gelişimsel özellikleri, yaşadığı koşullar, maruz kaldığı ihlaller ve devletin koruma yükümlülüğü ikinci plana itiliyor.
Düzenlemenin temel yaklaşımını nasıl tanımlıyorsunuz?
Bence yalnızca yargılama da değil; asıl olarak cezalandırmayı büyüten bir yaklaşım. Çocuk herhangi bir şekilde suçla ilişkilendirildiğinde cezalandırmayı daha da arttırma, daha uzun süre kapalı tutmayı temel alıyor. Oysa ortaya çıkan tablonun nedenleriyle ilgilenmiyor. Çocuğun hangi hak ihlallerinden geçtiği, hangi kurumların sorumluluğunu yerine getirmediği, yoksulluk ya da dışlanmanın rolü neydi gibi sorular geri plana düşüyor. Sonuçta hem kamu idaresinin hem toplumun yerine getirmediği yükümlülüklerin sonucu çocuğa yükleniyor ve çocuk ağır biçimde cezalandırılıyor. Çocuklar açısından özgürlüğünden yoksun bırakmanın tek başına iyileştirici olmadığını biliyoruz. Çocuk kapatıldıkça daha güçlü, toplumla daha barışık bir birey haline gelmiyor. Tam tersine suçla ilişkisi derinleşebiliyor, toplumdan daha fazla dışlanabiliyor ve yeni suç döngülerinin içine girebiliyor. Buna rağmen cezalandırmanın genişletilmesi, mevcut bilgiyi görmezden gelen bir yaklaşım.
İnfaz rejimi ve eğitim evleri açısından hangi noktaları özellikle sorunlu buluyorsunuz?
Çocukların yetişkinler gibi infaz rejimine maruz bırakılması çok ciddi bir sorun. Hükümlü çocukların gidebildiği eğitim evleri, özgürlükten yoksun bırakma niteliğini korusa da en azından çocuk odaklı unsurların ve meslek elemanlarının bulunduğu yapılardır. Yeni yaklaşımda çocuğun eğitim evine geçip geçmeyeceğinin cezaevi kurullarının inisiyatifine daha fazla bırakılması söz konusu. Yetişkin cezaevlerindeki kurul sisteminin sorunlarını zaten biliyoruz. Aynı mantığı çocuklara uygulamak, çocuk adaletinin temel ilkeleriyle uyuşmuyor. Çocuk açısından özgürlükten yoksun bırakma son çare olmalı ve bütün süreç çocuğun üstün yararı, gelişimi ve yeniden topluma katılımı üzerinden kurulmalı. Oysa yetişkinlere göre tasarlanmış bir infaz mantığının çocuğa uygulanması, çocukluk statüsünü bir kez daha zayıflatıyor.
TÜİK verilerinde mağdur çocukların sayısının da çok yüksek olmasının sizin açınızdan anlamı nedir?
Bu çok kritik. Adli sistemde mağdur olarak görülen çocukların sayısı “suça sürüklenen çocuk”lardan daha yüksek olduğunda şunu sormamız gerekir: Bugün mağdur olan bir çocuğun yaşadığı ihlal önlenmez, etkileri onarılmaz ve çocuk güçlendirilmezse yarın başka bir adli sürecin içinde fail olarak karşımıza çıkma ihtimali var mı? Elbette her mağdur çocuk fail olacak diye bir şey yok; ama riskleri görüp önleyici politika üretmek zorundayız. Mağduriyeti yalnızca kayıt altına almak yetmez.
Peki bu döngüyü kıracak koruma ve önleme politikası nasıl olmalı? Türkiye’de bugün böyle bir politika var mı?
Türkiye’de 2005’ten beri Çocuk Koruma Kanunu var. Çocuk Koruma Kanunu danışmanlık ve bakım gibi tedbirler içeriyor ve elbette önemli. Fakat uzun yıllardır söylediğimiz şey şu: Bu kanun büyük ölçüde bir çocuk bir ihlal yaşadıktan sonra ne yapılacağını düzenliyor. Oysa asıl ihtiyacımız ihlal ortaya çıkmadan önce çalışan önleyici politikalardır. Risklerin nerede ve nasıl oluştuğunu belirlemeli; hangi çocukların hangi koşullarda zarar görebileceğini insan hakları yaklaşımıyla tespit etmeliyiz. Çocukların kendilerini ifade edebilecekleri, kamusal yaşama katılabilecekleri, kendilerini gerçekleştirebilecekleri alanlar yaratmalıyız. Türkiye’de bugün böyle bir politika bence yok. Çocuk haklarına ve insan haklarına dayalı bütünlüklü bir ülke çocuk politikası da yeterince görünür değil; merkezi ve yerel düzeyde önleyici mekanizmalar çok zayıf.
Çocukların madde kullanımı ve uyuşturucu trafiğine dahil edilmesine karşı nasıl bir çözüm öneriyorsunuz?
Bu yalnızca okulların sorunu değil mahallelerde de çok yaygın bir mesele. Elimde tek ve hazır bir model yok. Bu alanı çalışan uzmanlar ve kurumlar farklı modeller geliştirebilir. Ama temel mesele çok açık: Uyuşturucu trafiği engellenmeden, çocukların bu maddelere erişimi azaltılmadan yalnızca çocuğa “kullanma” demekle sorun çözülemez. Yetişkinlerin para kazandığı, kara para ilişkilerinin döndüğü bir trafik devam ederken çocukların bu ağların dışında kalmasını beklemek gerçekçi değil.
Çocukların yaşadığı dışlanma, ayrımcılık, umutsuzluk ve kendini ifade edememe hali de çok önemli. Eğer önleyici, iyileştirici ve güçlendirici bir ruh sağlığı politikanız yoksa çocukların madde kullanımına yönelme ya da kullanımı sürdürme riski büyüyor. Çocuk yalnızca maddeyi bırakmaya zorlanmamalı, yeniden bir gelecek kurabileceğine inanabileceği sosyal, psikolojik ve ekonomik desteklere ulaşabilmeli.
Bütün bu tablo karşısında nasıl bir çocuk politikasına ihtiyaç var?
Akran şiddeti, çetelerle kurulan ilişkiler, madde kullanımı ve suçla temas tek tek birbirinden kopuk olaylar değil. Bunlara bütüncül yaklaşmak zorundayız. Ben gerçekten çocuklar için topyekün bir seferberliğe ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Yıllardır “çocuk haklarına dayalı bir ülke çocuk politikası” diyoruz. Bugün buna daha da acil ihtiyacımız var. Önleyicilik temel ilke olmalı. Çocuğun şiddetle, suçla ya da maddeyle ilişkiye girmesini bekleyip sonra cezalandırmak yerine, çocuk daha o noktaya gelmeden eşitsizliği, dışlanmayı, yoksulluğu ve umutsuzluğu azaltacak mekanizmalar kurulmalı. Önleyici politikalar kurulmazsa ve çocukluk statüsünü zayıflatan cezalandırıcı yaklaşım devam ederse birkaç yıl sonra daha ağır tabloları konuşmak zorunda kalabiliriz. Çünkü sorunların nedenleri ortadan kalkmıyor; yalnızca sonuçlarına daha ağır ceza veriliyor.
***
“Çocuğunuzdan korkuyorum okula gelmesin!”
Çocuklarla çalışan meslek gruplarının sorumluluğu nedir?
Çanakkale’de yaptığımız saha görüşmelerinden birinde bir rehber öğretmenin bir çocuğun ebeveynini arayıp “Ben çocuğunuzdan korkuyorum, okula gelmesin; bir şekilde sınıfını geçiririz” dediği aktarılmıştı. Düşünün, tam da zorlanan bir çocuğu yeniden eğitim ortamına çekmesi, güçlendirmesi gereken bir meslek elemanı çocuğu sistemin dışına itiyor. Daha sonra bu çocuğun adli ev hapsine alındığını öğrendik. O olayda çocuğun hangi suçla ilişkilendirildiğini o anda hatırlamıyordum ama önemli olan şu: Çocuk sistemin içindeyken yetişkinler ve kurumlar ona temas etmiş, fakat koruyucu sorumluluk yeterince yerine getirilmemiş. Öğretmenlerin, sosyal hizmet uzmanlarının, sağlık çalışanlarının ve çocuklarla çalışan diğer meslek gruplarının çocuk hakları yaklaşımıyla nasıl ilişki kurduğunu yeniden düşünmemiz gerekiyor. Elbette bu meslekler de çok zor koşullarda çalışıyor dolayısıyla sorun yalnızca bireysel çalışanların hatası değil.