• İktidar, son 10 yıldır yavaş yavaş yaygınlaştırdığı hayvan düşmanlığını 2023 seçimlerinden sonra yıllık hedefleri arasına koydu ve ne yazık ki en tatlısından sertine tüm muhalif belediyelerin de dahil olduğu köpek kıyımı, gündelik gerçekliğimizin içinde üstüne çizik atılan hedeflerden birine dönüştü. Amerikan dizilerinde görüp anlam veremediğimiz, yolda köpek görünce neşeyle sayma oyunlarını dahi oynayamayacak haldeyiz.

BİLGE AKSU

Yazın ortasıydı ve epey sıcaktı. Bir yere yetişmek üzere öğleden sonra iki civarı evden hızla çıkıp Şişhane Metro’ya doğru yokuşu tırmandım. Metro girişine 50 metre kala sağ önümde bana doğru yavaş adımlarla yürüyen, siyah tüylü bir köpek gördüm. Bakışları epey canlıysa da tedirginliği aşikardı. Yetişeceğim yere doğru ilerlerken “ne güzel köpekmiş” dediğimi hatırlıyorum. Sonra gün indi, hava karardı, nem yükseldi. Eve dönüp koltuğa oturduğumda bir boşluk oluşunca eşim, sabah bir köpek gördüğünü anlattı. Çok sevimli ama ürkek, yavaş adımlarla turlayan, bakışları canlı bir köpek. Rengi siyah mıydı dedim, “Nereden bildin?”, dedi. Yerini sordum, benimkiyle aynı nokta değildi.

İki yıl öncesi olsa bu bir hikaye olmazdı. İki yıl önce olsa eşimin sabah 10’da gördüğü köpeği benim öğleden sonra görmem en fazla köpeğin gezgiçliğine ilişkin bir şaka sebebi sayılırdı. 2026’da iki ayrı insanın, aynı köpeği birden fazla görmesi artık bir hikaye.

İktidar, son 10 yıldır yavaş yavaş yaygınlaştırdığı hayvan düşmanlığını 2023 seçimlerinden sonra yıllık hedefleri arasına koydu ve ne yazık ki en tatlısından sertine tüm muhalif belediyelerin de dahil olduğu köpek kıyımı, gündelik gerçekliğimizin içinde üstüne çizik atılan hedeflerden birine dönüştü. Aktivistlerin sesleri ne kadar yükseldiyse de siyasetçilerin çabası yeterli değildi; başlarda neye dayandığı belirsiz bir halk feraseti beklentisi mevcuttu hepimizde fakat o hususta da bir duvara çarptık ve işte geldiğimiz nokta burası. Amerikan dizilerinde görüp anlam veremediğimiz, yolda köpek görünce neşeyle sayma oyunlarını dahi oynayamayacak haldeyiz.

Şehrin Köpeklerine Müjdeler

Bu yılın en ilginç kitaplarından biri, geçtiğimiz aylarda Sel Yayıncılık’tan çıktı. Ahmet Birsen’in ilk romanı Şehrin Köpeklerine Müjdeler, iki yıl önce olsa yine çıkardı ama bugünkü anlamını taşımazdı. 1910’daki meşhur köpek kıyımını, bir başka ifadeyle “Hayırsız Ada Sürgününü” ele alan bu kısacık roman, bugünün Türkiye’sinde çok ince bir yere temas ediyor.

“Anastasis” bölümüyle açılan kitapta 1910 yılındayız. İlk cümlenin üzeri çizilip yeniden yazılmış. Daha incelikli, daha detaylı bir betimlemeye geçilmiş. Bakkal çırağı Balatlı Kosta, intihar etmek üzere Kumkapı Sahilindeki kayalıklara geldiğinde yerde bir cesetle karşılaşıyor. Hayattan bezdiğinden, ne cesedi önemsiyor ne de kim olduğuyla ilgileniyor. Kendi derdine yanaduran Kosta’yı hayata mecburen bağlayan şey ise cesedin birden dirilip ona seslenmesi oluyor. Dirilen kişi kitabımızın ve cümle köpek aleminin kahramanı, Vasil Efendi. Üzeri çıplak ama sözleri tesirli. Herkese karşı bitmek bilmez bir merhameti, görülmedik ölçüde anlayış ve sevgisi var.

Vasil Efendi bir ermiş mi, kırklardan gelmiş bir hak yolcusu mu yoksa dümdüz bir meczup mu anlamak zor. Yazarın belki de Kazancakis’e özenip Zorbavari tiratlar attırdığı Dimitri gibi biz de meraktayız. Yavaş yavaş tanıyoruz. Geçmişi kirliymiş, anasını babasını pek tanımamış. Gençliğinde hırsızlık, ayyaşlık, zina günahlarını hatmetmiş. Aşığı başkasıyla kaçınca cinayete dahi bulaşmış. Sonra dönemin ilk Bimarhanesi’nde, Tatavla’daki deliler evinde 6 yıl geçirip olgunlaşmış. Gevher felsefesini kendince hayat rehberi edinen Tulumba adlı köpeğin sayesinde ise belki Spinoza’yı bile aşıp şimdiki haline bürünmüş. Karşılaştığı herkese “erdemlerle dolusun” nakaratını zerk etmesi hem bundan, hem varoluşundaki Hristiyan ahlaktan.

Her şeyi Doro anlatıyor…

Vasil’i ve olup biten her şeyi bize bir köpek, Doro anlatıyor. Yazarın burada başvurduğu üstkurmacayı kitabın sonunda yerli yerine oturtacağız fakat ilk bakışta bir köpeğin insanca konuşup düşünmesi, gelecekten haber vermesi şaşırtıcı geliyor. Köpeklerin “Efendimiz” dediği Vasil’i ve insanata dair tüm incelikli fikirleri bir dost meclisinde Vasil aktarmış Doro’ya. O da işte yıllar sonra fırsatını bulunca bize anlatmış.

Vasil, 1910’da yaşanacak Hayırsız Ada Sürgünü’nü bir şekilde evvelden bildiği için, şehrin köpeklerini uyarmak üzere gelmiş buraya. Yazarın bu karakteri kurgularken eklediği detaylar ve konumlandırdığı yer, anlatının çatısına incelikle hizmet ediyor. Vasil, ister Yunus Emre deyin, ister İsa deyin, isterseniz de bambaşka, modern bir filozoftan gelin; böyle bir anlatıda parlatılacak temel düşünce için müthiş bir karakter. Geçmişi, geleceği ve kalplerde gizlenen her şeyi bilmesi, tüm bunları Köpek Doro’ya anlatıp bize bildirmesi klasik formda tanrısal anlatıcının durduğu yere çekiyor çıtayı. Fakat edebiyat çok uzun zamandır bunlardan ibaret değil. Biçim içeriği taşıyabiliyor, kimi sorulara cevap verebiliyorsa artık orası akıllı bir yazarın oyun alanından başka bir şey değildir. Köpek Doro’nun Mayranuş karakteriyle 5 yıl sonraki Ermeni Soykırımından haber vermesi, son bölümde Sovyetler propagandası yapması, Mösyö Pontos’la Paris Komünü’ne değinmesi, hatta alakasız bir yerde Nazım Hikmet’e küçük bir selam çakması, normal şartlarda yazarın kendi sesini fazlaca duyduğumuz bir yavanlığa sebep olabilecekken burada tüm bunlar makul bir yere oturuyor.

Gerçi yazarın sesini az çok duyduğumuz kısımlar da yok değil. Dönemin siyasi arka planını Vasil’den aktarılmış dolaylı anlatımlara yorsak bile bizzat Doro’nun konuştuğu bazı bölümlerde kimi zaman fazlaca tarihsel Türklük anlatısına savruluyoruz. Yahut kitabın belli bir kısmında epey önemli bir karakter olarak inşa edilen Mösyö Pontos’un (ki önemsiz biri gibi ölüp gidiyor) anti-komünist düşüncelerinde fazlaca siyahlar ve beyazlar olarak ayrışmış karşıtlıklara rastlıyoruz. Yine de geneli itibarıyla üstkurmacası tıkır tıkır işleyen, kimi gerilim anlarında boşluğa düşmekten imtinayla kurtulan ve okuyucuyu yarı yolda bırakmayan bir anlatı söz konusu.

İstanbul’un köpekleri geri dönecektir

Anlatı, masalsı bir tonla başlayıp yine öyle sona eriyor. 1910’daki o kıyımı bilenler bilir. Arkasında bugünle kıyaslanamayacak ölçüde basit, basiretsiz ve canice bir hırs söz konusu. Haliç’in bir kıyısında Müslümanlar, ötesinde gayrimüslimler yaşarken yıllar boyu süren saray saltanatı yerini İttihatçılara bıraktığında, bu heyecanlı ve hırslı gençler imparatorluğu kurtarma derdine düşerken aynı zamanda ait hissettikleri medeniyetlere de benzemeye çalışıyordu. Avrupa’nın başkentlerinde görmedikleri köpekleri İstanbul’da da görmek istemiyor, şehirlerini güya medeniyete kavuşturmak istiyorlardı. Söz konusu sürgün böyle yaşandı. Tarihsel anlatılarda, köpeklerin şehirden adaya sürüldükten sonra seslerinin mahallelere dek ulaştığı, insanların bunu yapanlara ah ettiği aktarılır. Çok geçmeden çıkan büyük bir yangın, hatta patlayan Balkan Savaşları dahi bu hayırsız olaya yorulur. Vasil Efendi’nin kurgusal gerçeklikle tarihsel gerçeklik arasında kurduğu en net bağ da nitekim burada şekillenir. O henüz gerçekleşmemiş bir felaketin, henüz gerçekleşmemiş bir lanetine karşı insanları uyarmaya; köpeklere ise müjdeler vermeye gelmiştir: İstanbul’un köpekleri daima geri dönecektir.

Yazar bu geri dönüş hikayesini iki ayrı bölümde tarihsel bir aktarıma dayandırıyor. Tıpkı ilk bölümün başlığı gibi dinler tarihine referansla aktardığı Eksodus bölümünde buzul çağına kadar gidip İstanbul Boğazı’nın kadim hikayesini öğreniyor, diğerinde ise Köpek Doro’nun ağzından okuduğumuz İstanbul’un Köpekleri bölümünde bu katliamın ne ilk ne de son olacağını okuyoruz. Yukarıda da söylediğim gibi, biçimin içeriği başarıyla sürüklediği bölümler bunlar. Fakat bana göre meseleyi kurgusal bir tarihe emanet etmektense Komite’den bahsedilen bölümdeki gibi gerçek tarihsel atıflarla devam etmek, bugün bir edebiyat malzemesine dönüşmüş olsa da ilksel hataların ne derece insani meselelerden kaynaklandığına dair vurgularla ilerlemek ortaya çıkacak duygusal etkinin de katlanmasını sağlardı.

Hikaye, üstkurmacayı yıllar yıllar sonraya, 2024’ün Kurtuluş Semtine taşıyarak sona erdiğinde hem yukarıda özetlediğim anlatı kurnazlıklarına, hem ilk sayfada üstü çizilen cümlenin neden öylece bırakıldığına hem de bugün nerede durmamız gerektiğine dair bir sürü cevaba ulaşıyorsunuz. Ama en önemlisi, hayatında başka canlılara yer olan insanlar için, ne idüğü binlerce yıldır belirsiz o “gevher”i bir tek insana mahsus görmeyenler için çok incelikli işlenmiş duygusal bir metinle karşılaşıyorsunuz. Kişisel olarak sanatın ve edebiyatın bir duygu ihtiva etmesi gerektiğini, yine de bunun doğru bir biçimde ortaya çıkması gerektiğini düşünenlerdenim; anlatıcı Doro’yla Kilikyalı Katip’in son bölümde kitabı yazarken giriştiği tartışmada tartışmayı tutanlardanım yani. Ve son tahlilde bu kitabın, bir yazarın ilk eseri olmasına dayanarak değil insan olmanın gereklerini hatırlatmasından, empatiyi ve koşulsuz sevgiyi dayatmasından ötürü dikkate alınmayı hak ettiğini; okuyanlar için ya bir sağaltım nesnesine dönüşerek ya da gözümüzün önünde olup biten türlü caniliğe dikkat çekerek önemli bir boşluğu doldurduğunu düşünenlerdenim.