Ninem ve dedemi hatırlıyorum: Perşembe/cuma günleri bir yerlerde (çıla) mum yakar, ağlarlardı. Yılda bir kez günde sadece bir defa yemek kaydıyla 12 gün matem orucu tutarlardı. İftar açmadan önce 12 İmam’ı anar, gözyaşı dökerlerdi. Sahura kalkmazlardı. Katledilen İmamlar anısına su içmez, etli yemeklerden uzak dururlardı. 13’ünde yarım gün oruç tutarlardı. Aşure pişirirlerdi. Kurban kestikleri de olurdu. 12 günün değişmezi zevk/sefadan uzak kalarak gözyaşı dökmekti.
Bu matem annem ve babamla devam etti. Öyle veya böyle bir zamanlar biz de birlikte yaptık. Birlikte ağladık. İlkokuldan başlayarak zorunlu din derslerinde müslümanlığı öğrendik.   Okullarda, özellikle yatılı bölge okullarında Ramazan’a uyum sağladık. 
Evlerimize yılda bir kez Pir ve Raywer gelirdi. Cem tutulurdu. Bu ibadet hep kapalı kapılar ardında yapılırdı. Pir/Raywer Muaviye ve Yezid’i Kerbela’da sorgularken gözyaşı sel olurdu  ama Dersim soykırımı görmezden gelinirdi.
Ancak bizim kuşağın küçük de olsa bir kesimi bu ağlamayı biraz sorgulamaya başladı! “Neden hep ağlıyor, ağlatanları mutlu ediyoruz?“ sorusu sorulmaya başlandı. Bu soruyla birlikte ağlatmakta kararlı zorbalık kansız katliama/asimilasyon politikasına hız verdi. Kasaba ve köylere cami yaptırdı. Cami duvarları dibinde ’Hakiki müslümanlığını!’ keşfedip tespih çekenler oldu. Katliam partisi CHP yalakalığı Dersim’in ağır yarasını unutturur oldu.
Maraş katliamında başını kabuğuna çeken kaplumbağa olduk. Tabii ahüvahlar devam etti. Çorum’la devam eden katliamlar Sıvas’ta insanlığı yaktı. “Hesabını soracağızzz!“ dedik. Senede bir kez sokaklarda cop/gaz yiyerek yine ağladık. Görsel kanallar bu coplama/ gazlama şeridini döndürerek hesap soracak gençlere korku saldı.
Alevilere yakın kanallar ninemin ip bağlaması, annemin çıla (mum) yakmasına devam ediyor. Yeni nesil buna seyirci ediliyor. Ve bir kısmı sadece seyirci kalmakla da durmuyor. Ellerinde bez ve ip sırada kuyruk! Kültürel etkinliklerde saz çalanlar Pir Sultan gibi kavgacı ozanların direnişlerine sarılmalarına karşın özgürlük vadeden bir kavga/kalkışa öncülükten uzaklar. Pir Sultanlar’ın sazı kutsal bir namludur. O namlunun yatağındaki mermi isyandır. Günümüz Hızır Paşalarının tahtını sarsacak isyan bayrağını yükseklere taşımaktır.
Alevilerin ve Aleviliğin özgürlüğü, onu yok sayan, hergün onu küstahca aşağılayan Muaviye/Yezid zihniyetine karşı kararlı bir duruş ve ciddi bir kalkış gerektirir. Bir alevi siyasetçisi kendi rızaları dışında inşa edilmiş bir cami için kazara “ucube“ dese, kıyamet kopar ve her yerde Alevi katliamları başlar! Peki Recep paşa ve AKP’sinin ciddi Alevi düşmanlığına karşı Aleviler sıradan bir açıklamadan başka ne yaptı, ne yapıyor?
Alevilerin kutsal mekanlarını yoketmeye yönelik hain/alçak saldırıların somut örneği: Dersim/ Nazımiye Düzgün Baba’dır. Her yıl binlerce insan sayısız kurbanla o mekana gider. Alevilerin büyük bir bölümü için Düzgün Baba Mekke/ Medine kadar kutsaldır. Ancak son 30 yıldır Düzgün Baba’nın bomba yememiş tek taşı yoktur. Aslında Dersim’in dağı/taşı ve kutsal dağlardan akan su kaynaklarının hepsi ibadet mekanlarıdır. Kasıtlı barajlar yakıp/yıkmalar bu kutsal mekanları bitirmektedir. 
Öte yandan o mekanların sonsuz özgürlüğü için yıllardır ağır bedel ödeyen kahramanca bir direniş vardır. Aleviler ve Alevi Gençliği ip/bez bağlamak için sıra olmak yerine yönünü dağlara çevirmeli ve yürümelidir. Onurlu direnişe katılarak inancının ve ülkesinin özgürlük kavgasını vermelidir. Özellikle; “Bize yapılan bu zulmün hesabını beşikteki çocuklarımız soracaktır“ diyen Pir Seyit Rıza’nın torunları geçmişin iç ihanetinin ayıplı mirası ağlamayı bırakarak özgürlüklerinin tek yolu olan Mazlum Doğan saflarına katılmalıdır. Gelecek kuşaklara bırakacakları miras ağlamak değil, onurlu bir zafer olmalıdır.