Arap Türk savaşı

Ahmet KAHRAMAN yazdı —

7 Temmuz 2020 Salı - 11:11

Eski çalışma arkadaşım olan “İpekçizadeler”den, sinemacı İhsan İpekçi’nin oğlu, eski çalışma arkadaşım İsmail Cem (O, 1975 yılında yayın hayatına başlayan Politika gazetesinin genel yayın yönetmeni, ben de Ankara temsilcisiydim), bir zamanlar “solcu” ve “Türkiye’nin Geri Kalmışlık Tarihi”nin de yazarıydı.

Bu kimliği nedeniyle, 1970’lerde “solcu” Bülent Ecevit‘e karşı kurulan ve bugünkü AKP zihniyeti ile MHP gibi ırkçı teferruatın yer aldığı, “Milliyetçi cephe”nin boy hedefiydi. Ayrıca, “derin devletin de sakıncalılar listesi”ndeydi. Bu yüzden, başını kaldırdığı an, önü kesiliyordu.

Sonra, 1980 darbesinin “karıştır-barıştır” havası esmeye başladı. O da kurbağa larvası gibi, “başkalaşım” geçirdi. Bir kalabalıkta karşılaştığımızda, artık beni bile tanımıyordu.

Değişim değil, hızlı bir başkalaşımdı, bu. Çok geçmeden meyvesini toplamaya başladı. CHP’de liderlik oyunları sahnesine çıktı. Milletvekili seçildi. Sonra, Ecevit hükümetinde, derin sırlar küpü olan Dışişleri Bakanlığının başına getirildi.

Unutulmaz sözünü (formülasyon) bu dönemde söyledi:

“Batının sanayi varsa, bizim de ihraç edilecek askeri gücümüz var…”

Bu parası olanlara, Türk ordusunun kiralık meta olduğunun ilanatıydı. Nitekim, bir süre sonra, NATO’dan “ücreti peşin alınmak” şartı ile bir Türk ordu birliğini Afganistan’a gönderildi. Ama, orada “şark kurnazlığı” sularında yüzdüler. Karşı savaşmak için gittikleri halde, “kardeş el Kaide” ile asla karşı karşıya gelmediler. Sokaklarda, çocuklara “şeker dağıtan asker” profili ile durumu idare ettiler.

Ama İsmail Cem’in kiralık asker ihracı formülü tutmuştu. AKP-Fethullah Gülen koalisyonu döneminde, formül yan unsurlarla genişletildi. Kiralık asker olgusu, göz konan topraklara işgalin ilk adımı olarak kullanıldı. Bosna’da, bu temel üzerinden, karşı savaşmaya gittikleri Sırplarla kaynaştılar. Irak Kürdistan bölgesinde ise bu sayede “vurguna” dönüşen büyük kazancın kapısını açtılar. Kürtler arası kardeş kavgasında, KDP’ye, petrol karşılığında destek olmaya gitmişlerdi. İşgal ve sahip olmanın kuyularını kazmaya başladılar. Bunun için, ilk adım olarak petrol sevkiyatıyla, tüketim malları ticaretinin ana damarlarını ele geçirdiler. Bu sayede ekonomilerini “düze” çıkardılar.

Bir yandan da, “her şey sizin için” diye diye askeri üsler zinciri ile işgalin alt yapısını tamamladılar.

Bu sırada, Katar emirliği cüce boyu ile Suud devine kafa tutuyor, çekişiyordu. Başa çıkma çaresi olara badigard, muhafız, kapı bekçisi ararken Recep Tayyip rejimiyle masaya oturdular. Katar’ın petro-doları, Recebin de kiralık ordusu vardı. Anlaştılar. Bir Türk birliği, Suudilere gözdağı kabilinden Katar’da üslendi.

Öte yandan Katar, Suriye’nin etkinliğinden haz etmiyordu. Recep Tayyip, “bu dava için” dost ve kardeş havalarında Suriye lideri Esad’a yanaştı. Katar’ın kullanımında olan, Müslüman Kardeşlerin iktidara ortak edilmesini dayatmaya başladı. Ancak başarılı olmadı. Bunun üzerine, “al sana” kabilinden savaş cephesi açtılar. Paralar Katar’dan. İslamcı teröristlerin tedarik, eğitim ve Suriye’ye sokma hizmeti Türklerdendi. Ülkenin yıkımı başladı.

Recep Erdoğan şimdi, Suriye’de IŞİD ve El Kaide’yi temsilen işgalci. Irak Kürdistan’ında, Kürt topraklarında Kürt takip ve ezip yok etme adı altında işgali yayıyor. Oysa takibin de bir şerefi, adabı, dahası Birleşmiş Milletler sözleşmesi gereğince kaidesi, kuralı vardır. Takip denilen olay, anlık vur-kaçtı. Bunların yaptığı gibi kalıcı üsler kurup yerleşmek, ırkçı temizlik için sivil katliam yapma değildi. Bunlar kalıcı, ilhakçıydı. İdarelerini kurdular. Paralarını dolaşıma koydular.

Libya’da ise Libya’yı Libyalılardan kurtarma savaşında, sömürge yönetimini kurmakla meşguller.

Ama “dütürü” köksüzler, devşirme ve mafya bozuntularının bilmediği tarihler bir hakikat var: Araplar, kökü derinliklerde olan bir halktır. Pek çok peygamber yetiştiren bir kültürün onurlu mirasçısı, özgürlüklerine de düşkündürler. Ne idüğü belirsiz türedilerin, horozlanıp aşağılamasına da ödün vermeyen…

Nitekim İskender, İskenderiye şehrini de kurduğu halde, Arap topraklarını Makedonlulara yurt yapmayı başaramadı. Romalılar, yerleşik kalamadılar. Arap çöllerini, Moğol sürülerine dar ettiler. Osmanlı ordusu, postalını da bırakarak Suriye‘den, kutsal topraklar ve Akab’den kaçtılar.

Dünü olmayanların bilmediği bir gerçek daha var: Araplar Kürtler gibidir. Kendi aralarında çekişirler. Ama Kürtlerden farklı olarak milliyetçi, ulusalcıdırlar.

Arap ulusalcılığı bugün, Türklere karşı ayaklanma halindedir. Arap Birliği işgalcilerin Irak Kürdistanı ve Suriye ve Libya’da çekilme isteğinde ısrarlıdır. Birliğin altını dolduran güç olan Suudi Arabistan, Mısır, Körfez Emirlikleri de öyle.

Bu bir bakıma, Arap dünyasının Türklere karşı savaşıdır. Savaş, salt silahların ateşlenmesi demek değildir. Ekonomik, siyasal ve sosyal alanda yürütülen savaşlar en etkili olanlardır. Nitekim Arapların iki lider ülkesi Mısır ve Suudi Arabistan Birleşmiş Milletlerin Türk işgaline el koymasını ve işgalcinin caydırılmasını istiyor. Buna Irak da katıldı.

Irak ek olarak, Kürdistan bölgesindeki işgalin son bulmaması halinde, Türklere ekonomik ambargonun uygulanacağını ilan etti.

Bütün bunlar, başlangıç. Anlaşılıyor ki, Arap-Türk savaşı, önümüzdeki süreçte, çok boyutlu olarak yayılacak. Nitekim Libya’da kızgın namlular kendini göstermeye başladı, bile. Türklerin inşa etmeye çalıştığı Vattiye üsü, daha şimdiden “kim vurdu”ya gitti.

Yani “tavuklar bağlı, tilkiler serbest”, Arap ülkesi de Türklere vaad edilmiş değildir.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2020 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.