Barzani’lerin Türk aşkı

Ahmet KAHRAMAN yazdı —

11 Eylül 2020 Cuma - 23:30

  • Dedesi, Gürcistan göçmeni Recep Tayyip, Kürtleri yeryüzünden silmek için, ortalıkta dört dönüyor.

Bir ayağı Tahran’da, biri Bağdat’ta, üçüncü ayağı da, soyunun katilliğine hazırlamaya çalıştığı Barzanigillerde. Bağdat, “önce işgal ettiğin topraklarından çekil” cevabıyla, cinayet ortaklığı önerisini askıya aldı. Tahran, “haydi, hep beraber”likte mutabık.

Barzanigiller ise “katiline aşık” hallerin bir prototipi. Sevdalı da değil, aşk zehirlisi gibi “gel” deyince geliyor, “iş başı” denilince marş marş koşuyorlar. Bu haller için, yer yüzü tarihini taradım, baştan sonuna kadar. Varsa bile, ben rastlamadım, katiline sevdalı benzer hallere.

Sonra baktık ve gördük ki, bu aşk yeni değil, tarihsel köklere dahalı. Küçümseyip aşağılama, köle gibi yerlerde süründürme, zindan mahpusluğu, darağacı, yıkım ve yangın her şey var içinde. Barzanigiller dediğim yapıda ise baba, oğul, damat ve dayıdan oluşan bir dörtlü. Asıl “reis” hangisi o da belli değil. Her biri kendi çapında birer reis ama, öteki Kürtlere kem gözle bakmada damat, en atakları. Geçenlerde, “gel” komutu ile bir koşu Ankara’ya vardı. “Zen’dini Kürt kanına daldırmaya hazır ol” talimatı alıp geri döndü. Açıklama ardından geldi:

“PKK ile mücadeleyi görüştük...”

PKK dedikleri, beğenirsiniz ya da kendini yenilemeyen bulursunuz bu ayrı mesele. Ama Kuzeyli Kürtlerin öncülüğündeki silahlı bir yapılanmadır, PKK.

Şu sıralar, “Cici Yavru Vatan gözü” ile baktığı Barzanistan hariç, bütün Kürtler ve Kürdistan parçaları, Ankara tarafından “bertaraf” edilmesine karar verilmiş düşmandır. Barzaniler, Ankara’nın açtığı bu yoldan, aşkla yürüyor...

Ancak, bu kertede, dünyaya eleştirel gözle bakmaya alışık olmayanları, aydınlatmak için bir parantez açmak istiyorum. Hizbullah ve benzeri işbirlikçi güruhlar hariç, Kürdistan’ın kurtuluşunu amaçlamış hiç bir Kürt yapılanmasına karşı, öteki deyişle kem gözlü ve düşman değilim.

Bir Barzanigiller ise benim gençlik hayallerimin idolu idi. Orta okul ve lisede benim arkadaşlarım futbol ve sinema yıldızlarının fotoğraf koleksiyonu yaparken, ben, sırtına çaprazlama “Modoli”si asılı, kaması kuşağına sokulu, sarığı başında, “Hespê Boz” üstünde bize bakan Mele Mıstefa Barzani ile kumandan İsa Suwar’ın fotoğraflarını saklıyordum, zulamda.

Ben Kürt’üm ve köleciliğe karşı isyandayım diyen herkes, Barzani gibi belinde modoli tüfek, kuşağına kama sokulu olarak bir boz ata binili olmalıydı. Onurlu yaşamın yol buydu.

Sonra aradan yıllar geçti. Bir gün Mele Mıstefa’nın Türk Cumhurbaşkanı General Cevdet Sunay ve Başbakan Demirel’e yazdığı mektubu okudum:

“Topraklarımda, Türkiye karşıtı hiç bir harekete izin vermeyeceğim” diyordu, özetle. O an içimde bir sızı hissettim. Umutlarım buruştu.

Çünkü bunu söyleyen adam, üç yaşındayken annesiyle birlikte, Türk zindanında mukim bir esirdi. Dokuz yaşındayken, kalabalık arasından başını uzatıp ipin ucunda sallanan ağabeyini seyretmiş, gençliğinde köle muamelesi görmüş, Kürtlerin yardımıyla kaçarak kurtulmuştu.

Bunca acıya rağmen, bu bağlılık neyin nesiydi?

Oysa o sırada Kuzey halkı, köle bile değil, daha aşağı bir gözle horlanıyordu. Onların bir adı yok, dillerinin kelimeleri, insanların tek tek isimleri bile yasaktı. Suriye Kürtleri kimliksizdi. İran’da hizmetse eğer, sadece idam sehpaları kuruluyordu, Kürtler için.

Ama Kürt halkına ulusal önder olması ve kurtarılmış toprakları barınak yapması gerekirken, bu Kürt ne yapmak istiyordu, acaba? Nasıl bir ruh hali, ne biçim ulusal dayanışmaydı, bu.

Deklere edilen bu tutum yetmiyormuş gibi süre sonra, yardım için yanına giden, bu arada Kuzey mücadelesi için de çabalamaya başlayan Sait Kırmızıtoprak ile Sait Elçi adındaki iki Kürt idealistin öldürülme haberi yayılıyordu. Habere göre, Türk istihbarat elemanları, öldürüme tanıklık etmişti. Kim tanılık etti, “infazı kim yaptı” meselesi önemli değildi. Ama cinayet gerçek ve Kürt ulusalcılığı adına korkunçtu.

Kişi olarak hayal kırıklıkları yaşıyordum. İçim cam kırıklarıyla, ruhum öfkeyle dolu ve acı çekiyordum. Ama yine de, “yanlış ama, onların geri kalmışlığında doğru bu” diye düşünerek, düşman kesilmedim.

Bunu yapanlar, dün köyünün, bölgesinin davasını süren köylülerdi. Bugün, “Kürdistan” diyorlardı. Önemli olan buydu.

Bir parantez daha, dün yerel dava için dağa çıkanların, yıllar sonra aynı mantalite kazığına bağlı kaldıklarını, içim yanarak tesbit edecektim. Ulusalcılık yok, çıkar vardı bunların dünyasında.

Ve ben 1975 yılındaki Cezayir anlaşma ile “Kürt fermanı” yürürlüğe girdiğinde, Yeni Ortam gazetesinin Ankara temsilcisiydim. Bu dönemde, Kürtleri çağrıştıracak “K” harfi bile yasaktı. Kürtler ise kadın, çocuk, ihtiyarlarıyla, dayanamayıp düşen ölülerini dağ eteklerine göme göme kaçıyor, Saddam’ın ölüm taburları geriden gelerek ve havadan vuruyordu. Ve ben ağlayarak, “Onbinlerin Göçü” başlıklı bir yazı ile onların ağıdını yazıyordum. O yazı yıllar sonra Erzurum’da bir evin duvarında çerçeveli olarak karşıma çıkacaktı.

Sonra “Enfal” ve onun devamı olan Halepçe olayı ile yüzbinler, bir kere daha dipçik, süngü, sopa ve kurşunlarla geri püskürtülüyor, zebanileşmiş Saddam’ın önüne atılıyordu. Ta ki Birleşmiş Milletler para ile içeriye girişi satın alıncaya kadar.

Ama Türkler daha sonra bu olayı, dara düşmüş Kürtlere yardım masalına çevirdiler. Barzaniler de, aşka gelmiş gibi yalancı kurtarıcılara “şükranlarını” sunuyordu.

Not: Yerim doldu. Salı günü kaldığımız bu noktadan hikayeye devam edeceğim.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2020 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.