Batman'da evrenin utancı

Ahmet KAHRAMAN yazdı —

8 Kasım 2021 Pazartesi - 23:30

  • Kürtler ve dilleri o kadar özgürdü ki ey yer yalancısı, Türk sokakları veya iş alanlarında Kürtçe konuşan, Kürtçe müzik dinleyenler kurşunlanıyor, linç ediliyordu. Kitaplar idam edilmek üzere toplanıyor, yazar ve okurlar hapsediliyordu. Konserler, müzik notaları yasaklanıyordu.

Diktatörlerin güçlü, sağlıklı görünme gösterileri yeni ve aslanlarla dövüşmeye çıkan eski Romalılarla sınırlı değildir. Hep vardı. Yani, Recep Erdoğan bir başlangıç değildir. O bir devam...

Çin’in başındaki Mao, 1960’larda “ne denli güçlü ve sağlıklı“ olduğunu halkına göstermek için,Sarı nehirde kıyıdan kıyıya yüzüyor, radyo onun bu gücünü, naklen yayımlıyordu.

Dünyada, düşmanlarının etini pişirip yediği rivayet edilen ve bu yüzden“yamyam“ lakabıyla anılan, Afrikalı (Uganda) eski sömürge çavuşu, kendi halkını esir alınca general olan İdi Amin, 1970’lerde timsahlarla güreşiyordu.

Kendi yurttaşlarını (Kürtler) gazlarla zehirleyerek topluca öldüren, Türk Recebin de örnek aldığı üzere, “dişine göre“ olan komşu ülkeleri işgal ve fetheden eski sokak serserisi (maganda) Iraklı Saddam Hüseyin, Fırat nehrinde, bir yakadan ötekine yüzüyordu. Öylesine güçlü, yani...

Türk ordusununa ek olarak, uluslararası İslamcı boğaz kesen katilleri ardına takarak, “nerede bir Kürt varsa, oraya kadar“ gidip Türk halkının takdirkar alkışları arasında katliam yapan, işgal toprağı insanların hayatını, malını, mülkünü talan açan, Recep Erdoğan, o sıralar vücutça da “maşallah Türk gibi kuvvetli“ idi.

Ama devran döndü. Demler değişti. O şimdi, onca gücü, hükmüne rağmen, “derdine deva bulunamayan“ bir sarsak hasta, Kürt ulusal dengbejlerinden Feqiyê Teyran’ın sözüyle, “pir bêhal“dir. Mao, Saddam veya İdi Amin kadar kuvvetli görünmek için, İbrahim Yol göstericiliğiyle basketbol oynamaya çıkıyor.

Ama, sağlıklı görüneyim derken sarsak halini dünya-aleme gösteriyor. Çünkü ayakları, artık birer ağırlık. Yerden kalkmıyor. Adım atayım derken, bir sarsak gibi yalpalıyor. Adımlarının boyu, yarım ayak bile değil. Ayaklar, takma sanki. Yerden kaldıramıyor, sürüyerek ucun ucun giderek, yürüyormuş gibi yapıyor.

Bu haliyle, uçak merdivenlerini çıktı, çıktı ya da çıkarıldı bilmiyorum. İşin bu yanı, “Türk işi“ devlet sırrı. Ama geçen hafta sonu, alkışçılarını da yanına alarak, polis-asker ordularının koruması altında ve yüzlerce siyah arabayı oralara taşıtarak, dünya görmemiş bir işgalci mağruriyetiyle  Batman’daydı. Selahaddînê Eyyubbî’nin izlerini, Hasankeyf antik medeniyetini sulara gömen Ilıca Barajını, son bir yılda ikinci kez açtı.

Gece, kendisini eğlendirmek için düzenlenen eğlencede, görgüsüz bir Osmanlı Sultanı edalıydı. Sanıyorum bir çok Kürt’ü kahreden sahnelerle doluydu, gece.

Özel seçilmiş gibi görünen bazı Kürt kadınları, Ta Selaheddînê Eyyübbî’den çok öncesinden beri, savaşlar ve başkaldırıların ritmi olan tefler (erbane) çalıp şarkılar söyleyerek, etrafında dolanıyor, adeta Sultanı keyfe getiren cariyeler rolünde, karşısında dikiliyorlardı.

Ve onlar bir Kürt düşmanına, Kürtçe şarkılar söylüyorlardı. Sevgili Aynur Doğan’ın nağmelerini dünyaya yaydığı “Dar Hejîrokê“ şarkısı, o gece kirletildi...

Yalancı ve talancılar dünyasına yakışanı ile, iki ayrı mitingte, başkalarının yazıp (muhtemelen İbrahim Kalın) eline verdiği, bol yalanlı metni, kendi fikri ve kelimeleriymiş gibi okudu.

Başkalarının, (muhtemelen İbrahim Kalın) fikri, kelimeleri kendisinin olmuş oldu, bu yalancı ve talancılar dünyasında.

Tehditle sürüklenerek veya parayla tutularak, karşısına dizilen alkışçılar birer Kürt’tü. Ve aldıkları parayı hak etmeye çabalarcasına, onun yalanlarını ve Kürtleri nasıl öldürdüğünü anlatan övünmelerini alkışlıyorlardı.

Dünyada, kendi soyunu kurutma yeminlisi birini, böylesine coşkuyla alkışlayan başka bir halkın bireyleri görülmedi, ey evrenin utancı!..

Ve Recep Erdoğan, eline verilen metinden okuyarak, -utanmadan“ demeyeceğim. Çünkü yalan, erdemdir bu dünyada. En iyi yalan söyleyen, her daim baştır-

Duydun mu, Kürt! Erdoğan Batman’da “Kürtçe konuşmayı, Kürtçe müziği, okuma-yazmayı biz serbest bıraktık“ diyordu.

Oysa aynı dakikalarda, Elazığ’da Hifzullah Kutum adında bir Kürt akademisyen yaşadıklarıyla, yalanını ağzına tıkıyordu.

Kutum “Şoreşa İlonê hemu Kurdan pîroz be, bijî Kurdîstan“ tweeti yüzünden, mahkemece tutulanıyor, kelepçelenip hapishaneye konuyordu.

Kürtler ve dilleri o kadar özgürdü ki ey yer yalancısı, Türk sokakları veya iş alanlarında Kürtçe konuşan, Kürtçe müzik dinleyenler kurşunlanıyor, linç ediliyordu. Kitaplar idam edilmek üzere toplanıyor, yazar ve okurlar hapsediliyordu. Konserler, müzik notaları yasaklanıyordu.

Kürtçe dua ile namaz kıldıran imam, Kürtçe mevlit okuyan hafız hapse gönderiliyordu. Yalancılar, talancı ve katillerin işgalinde Kürtçe o kadar özgürdü ki, ibadet bile yasaktı.

Kürt vurmak, çocuklarını Hitler’den kalma model panzerlerle ezmek serbest, olanları yazmak yasaktı. Bu yasağı çiğneyen en az, 59 Kürt gazeteci mahpustu.

Düşmüş, düşürülmüş Kürt, sözüm sanadır: Bak, artık yer yüzünde, senden başka el, ayak altında kalan halk yok, kalmadı. Sen de uyan be yahu! İnsanlığına sahip çık.

Sana yalancıya, dolandırıcı ve soyununun katiline taş at demiyorum. Hatta, Tatvan’lı Cemil gibi yüreklilikle, kapına gelen soy düşmanına “burası Kürdistan ve ben bir Kürt’üm“ bile deme.

Onu alkışlama yeter, diyorum ben!...

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.