‘Bayrağını al ve git’ yaptılar

Ahmet KAHRAMAN yazdı —

27 Kasım 2020 Cuma - 22:04

  • Yoksulluğun çukurundan gelen Faşistler, halkın sırtından görkeme bulanmayı seviyorlar. Halka harcanması için toplanan vergilerle köşkler, saraylar yaptırıp içine giriyor, sofralar donatıyorlar.

Eski bir sokak satıcısı ve gecekondudan gelme AKP’nin başı Recep T. Erdoğan da, el altında hizmete hazır köşk ve saraylar dururken, varlık içinde büyümüş, sanki Pazar artıklarını asla ağzına götürmemiş gibi, Ankara’da, bir buçuk milyar dolarlık, 1100 odalı bir saray yaptırıp içine girmişti. İstanbul’da köşkler, saraylar dizisi. Biri Van Gölü kıyısında, öteki Marmaris’te iki yazlık saray...

Ankara’daki Saray, görmemişliğin sembolu gibi parıltılı, koltuklar ışıltılı, doların 4 lira olduğu günlerde, Sarayın günlük masrafı 10 milyon liraydı.

Müdürü, şefi, garsonu, yamağı, ahçı ekibiyle  mutfakta 350 kişi çalışıyordu. Maaşları tabii ki, halkın cebinden çıkıyordu. Yemek salonu, bir stadyum boyutundaydı. Beyaz örtülü masalarda, yüzlerce kişi bir arada “ye ha ye“ edebiliyordu. Yemeklerin parası da halkın cebinde çıkıyordu.

Fakat, şimdi para yok. Kim yedi, kimlere, nereye harcandı bilinmiyor. Bilinen tek harcama alanı, kafa kesen, tecavüze çıkan, hırsızlık yapan İslamcı teröristlerden kurulu ordulara yapılan harcamadır. Ama bilinen tek gerçek hazinenin tam takır, kuru bakır olmasıdır.

O nedenle, Saray masaları da artık toplu yemekler için görkemlice donanmıyor. Bir zamanlar, sayısız garsonun ortalıkta koşturduğu salonda, artık çatal-bıçak şakırtısı, ağız şapırtısı duyulmuyor. Kırıntı bulmak için, nafile yere ortalıkta dört dönen fareler var sadece...

(Katar Emirine yeni mallar, mülkler, şirket hisseleri, kurumlar satıldı. Para gelince, o salon yeniden ses verir ve farelere de kırıntı çıkar belki.)

Ve Faşistler, devşirmeciliğin yüklediği aşağılık kompleksi ağırlığından kurtulmak için, ırkçı ve birinci sınıf milliyetçi taklacılığı ile şovenisttirler. “Tek vatan, tek devlet, tek millet ve tek bayrak“, ortak “alameti ferika“larıydır, onların.

Recep T. Erdoğan da, “tek“ diye bağırmaktan başı dönmüştü, adeta. Ağzındaki “tek“lik zincirinde bayrak, “görmemişin bayrağı olmuş, ne yapacağını şaşırmış“ misali, bir ayin, eski çağların putları misali tapınma aracıydı. Nazilerin gamalı haçı ile yaptıkları gibi, Recep T. Erdoğan‘ın gittiği meydanlar bayraklarla donatılıyor, Kürdistan’da bayrak insan gözüne sokuluyor, Cudi Dağına, Munzur’a, Ağrı, Sipan û Xelat’a Türk bayrağı resmediliyordu.

Asker ve polislerin kolları, göğüs ve omuzları, her yerinden bayrak motifleri beliriyor, cinayet, katliam yerlerinde görülüyordu. Cizre’de, Şırnak’ta insanları diri diri yakan vahşi caniler, kafa kesenlerin kollarında Türk bayrağı... Kürt şehirleri yıkıntılarının tepesinde Türklüğün mertlik zaferi olarak bayrak...

Batı’nın, yaklaşık yüz yıl önce terk ettiği “işgal yolu ile emperyalizm“ yöntemini, bunlar uzun süren bir uyku döneminden sonra, Rusların kasık biti olarak yeni keşfetmişlerdi. Ruslara dayanıp, “biz artık emperyalist olduk“ demeye ve dişlerine göre gördükleri Kürtlere saldırmaya başlamışlardı. Rusların izni dahilinde Suriye Kürdistanı’nı (Rojava) işgale çıkıyor, ötede İdlib’e işbirlikçilerin sundukları imkanla Güney Kürdistan’a (Başûr) bayrak dikiyorlardı.

Kötülük, kötücülük mutluluklarıydı, onların. Döktükleri kan ve başkasının göz yaşına tanıklık ile kendilerinden geçecek kadar mutluydular. Akdeniz haritasının bir yerini maviye boyayıp ‘mavi vatan’ ilan ettiler, bu arada. Libya’ya, kiralık katiller, kafa kesen canilerden oluşan ordularını gönderdiler.

Bir türedi, yurt hırsızlarıydı, bunlar. Kürtlerin yurdu gibi dişlerine göre gördükleri her yeri işgal edebileceklerini sanıyor ve adım atıyorlardı. Dünya, çevre ülkeler de, “bunlar ne yapıyor, böyle?“ dercesine şaşkınlık içinde seyrediyordu, sadece.

Ama her şey bir yere kadardı. Sonunda, onlar da dişlerini gösterdiler. Libya’daki varlıklarının üstüne bir bomba bırakıp TC’nin emperyalistlik fiyakası ile birlikte yayılmacı umutlarını da bozdular. İdlib’de diktikleri 9 kule kalenin bayrağını dürüp “al ve git“ diyerek ellerine verdiler.

Libya’ya yük götüren gemilerini, harita üstünde ‘mavi vatan’ yaptıkları Akdeniz sularında, NATO envanterindeki savaş gemisi ve NATO silahlarıyla çevirdiler. Personeline, bir zamanlar Amerikalıların, Kerkük’te askerlerine yaptığı gibi “eller yukarı“ yapıp gemiyi ele geçirdiler. Kaçak mal, silah aradılar. Yani TC’nin egemenliği olan bayrağı, yer düşürdüler. Bir hiç yaptılar. Sonra dürdüler. Haydutlara yapılan muamele ile “bayrağını al, git“ yaptılar..

Bu, bu olay bir ilkti. NATO üyeleri, ilk defa bir başka NATO üyesine baskına çıkıyor, silah çekiyordu. NATO tarihinde bunun bir başka örneği yoktu.

Oysa, caydırıcılık eylemi ise eğer, daha önce yapılmalıydı. Kürt bölgelerini işgal edip insanlara büyük acılar çektirmeden, en azından Kürt arındırması ile demografik yapıyı bozmadan önce.

Recep T. Erdoğan NATO IŞİD’de kol kanat gererken, öldürülen IŞİD halifesi Bağdadi’nin yerini doldururcasına, emir ve komutayı ele geçirip, eli kanlı taburları yeniden organize etmeden önce diş gösterilmeliydi.

Ama ne yapalım ki, bela Kürtlerin başınaydı. Dünyanın vicdanı ise sessiz, kör ve sağırdı...

Ta ki, Azerileri arkaya alıp Ermenilere saldırana kadar. İp işte bu kertede koptu. Batı, Fransa’nın uyarısıyla uyanmıştı, nihayetinde. Recep T. Erdoğan’ın Nazi dediği Avrupa dişini gösterdi.

Ve Recep T. Erdoğan şaşkındı. Savaş gemisi Almanya’ya aitti. “Ey Merkel!“ bile diyemedi. O da, Amerika seçimlerinden sonra, bugünün artık dün olmadığını anladı.

Putin Kafkasya beklentisini de boşa çıkardı. Karabağ savaşını çıkaran ve yürüten Erdoğan’dı, ama Putin’in “sen orada dur“ demesiyle, Karabağ’da üs kurma hayali havaya savruldu.

O şimdi, Batı’ya “ey“ diye naralanma yerine, yalakalık, yaltaklanmakla meşgul. Gün, “ver elini öpim abi“ deme günü...

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.