Bedel, hafıza ve psikolojik savaş
Forum Haberleri —

Kürtler/direniş
- Kürt uluslaşması üzerinden kurumsallaşan Kürdistani bir gelecek, dört parçadaki direniş pratiklerini görerek, kolektif hafızayı ve çoğulluğu koruyup ortak iradeyi güçlendirerek mümkün olacaktır.
ERCAN JAN AKTAŞ
Kürtlerin uluslaşma süreci, bir halkın uluslaşmasının salt devlet kurma pratiğiyle paralel ilerlemediğini gösteriyor. Bu metin de tek bir milliyetçilik ideolojisi üzerinden yazılmış devlet merkezli uluslaşmadan farklı bir deneyimi anlamaya ve analiz etmeye çalışmaktadır. Bir asrı aşkın süredir inkâr, imha, sürgün ve parçalanmışlık yaşayan Kürtler söz konusu olduğunda, uluslaşma daha karmaşık, kesintili ve çoğul bir siyasal süreç olarak ortaya çıkıyor. Bu nedenle Kürt uluslaşmasını, Avrupa merkezli klasik ulus-devlet modelinin doğrusal gelişim şemasıyla açıklamak mümkün değildir.
Kürt siyasal alanının nasıl, hangi bedeller üzerinden ve hangi tarihsel kırılmalar eşliğinde kurulduğuna baktığımızda, karşımıza Kürtlerin bir asırlık mücadelesi çıkıyor. Kemalist sisteme alternatif siyasal programlar ile Koçgirî ve Agirî direnişlerindeki itirazlardan Mahabad’a, oradan Güney Kürdistan'daki Parti pratiklerine, bizlere bu direniş ve uluslaşma çabasının kendilerine rağmen çizilen sınırları aşarak devam ettiğini gösteriyor. Bu direniş hattından PKK’nin çıkışına, Rojava deneyimine ve Kobanê direnişlerine uzanan hat, bize Kürt uluslaşmasının seyrini gösteriyor.
Burada durağan salt bir ideoloji yok; bedel, kolektif hafıza ve siyasal pratik üzerinden sürekli yeniden üretilen bir özneleşme biçimi var. Bu süreçte ortaya çıkan siyasal alan, yalnızca kimlik temelli bir varoluş mücadelesi değil, aynı zamanda birlikte yaşadıkları halkları ve inançları da gören bir yerden alternatif bir toplumsal ve siyasal model arayışının da ifadesidir.
Kürdistan siyasal alanı
Kimi çevrelerin, bugün aceleyle ve fütursuzca “bitti” ya da “öldü” diyerek yok saymaya çalıştığı Rojava’da ortaya çıkan öz savunmaya dayalı demokratik ulus deneyimi ve Kobanê’de görünür hale gelen sınırları aşan ortak bilinç, Kürt uluslaşması açısından önemli bir dönüm noktasına işaret ediyor. Tarihçi Hamit Bozarslan’ın “Kürdistan siyasal alanı oluşturmuştur” tespiti bu tarihsel akışın bir okumasıdır. Bozarslan, Kürt uluslaşmasının klasik ulus-devletçi paradigma ile sınırlanmadığını ifade ediyor. Bozarslan’a göre Kürt siyasal alanı, klasik anlamda süreklilik gösteren, kurumsallaşmış bir ulusal merkezden ziyade; imparatorluk sonrası parçalanma, zorunlu göçler, isyanlar, devlet şiddeti ve bölgesel güç dengeleri içinde kesintili biçimde yeniden üretilen bir alandır.
Siyaset bilimci Arzu Yılmaz ise ‘Kürt Milliyetçiliğine Eleştirel Bir Bakış: Kürt Mülteciler ve Kürdistan Milliyetçiliği’ başlıklı makalesinde, Mahabad deneyiminden sonra Kürtlerin ilk kez, dış bir otoriteye tabi olmadan kendi topraklarında kültürel, ekonomik ve siyasal örgütlenme imkânı bulduklarına işaret eder. Mahabad deneyimin Kürtlerde devlet–millet–toprak arasındaki bağı güçlendirdiği tespiti ile göç yoluyla farklı parçalardan gelen Kürtlerin, Güney Kürdistan’daki yarı-otonom yapıya mülteci statüsüyle katılmasıyla bir özdeşleşmeye dikkat çeker. “Kürdistan için ödenen bedel” etrafında yeni bir kolektif bilinçte birleşmenin getirdikleri ile Kürt siyasetinde önemli değişiklikler yaşanmaya başlar.
Partileri ve parçaları aşan
I. ve II. Kobanê Direnişleri, dört parça Kürdistan ve diaspora Kürtleri açısından ortak hafıza, ortak tehdit algısı ve ortak gelecek bilinci Kürt uluslaşmasının geldiği yeri gösteriyor. “Rojava Kürdistan’dır” söylemi etrafında şekillenen bu kolektif duruş, Kürtlüğü yalnızca etnik bir kimlik değil, siyasal özneleşme ve halklaşma süreci olarak tanımlıyor. Kobanê, bu çerçevede yalnızca bir direniş alanı değil, bütün farklılıklar ve polik aidiyetlerle birlikte yaşam ve özgürlük temelinde kurulan yeni bir toplumsal sözleşmenin mekânı olarak tarif edilebilir. Bu direniş pratiği, Kürt uluslaşmasının ilk kez bu denli güçlü bir transnasyonel karakter kazandığını göstermiş oldu. Parti rekabetlerini ve parça temelli ayrışmaları aşan ortak bir “Kürdistani” duruşun kurumsallaştırılması kazanılan transnasyonel ulusal bilincin ancak kalıcı, kapsayıcı ve sürekli mekanizmalarla korunabileceğine işaret etmektedir.
Bölgede farklı kimlikleri, aidiyetleri ve inançları inkâr ederek kurulan siyasal yapılardan farklı olarak, Rojava’da yeni bir model ortaya çıktı. Bu model, egemen sistemlerin çatışma, savaş ve şiddet üzerine kurulu yapılarının tersine; çatışma nedenlerini ortadan kaldırmayı hedefleyen bir anlayışa dayanıyor. Abdullah Öcalan’ın demokratik ulus perspektifi temelinde ve öz savunma ilkesine dayanarak inşa edilen bu yapı, hem askeri hem de ideolojik düzeyde ağır saldırılarla karşı karşıya kalmasına rağmen varlığını sürdürmeye devam ediyor.
Eril, manipülatif ve tasfiyeci
Rojava’da açığa çıkan model üzerinden PKK'ye ve açığa çıkardığı değerlere saldırı, yalnızca dış güçlerden değil, Kürtlük adına söz kurduğunu ifade eden dar milliyetçi yaklaşımlar üzerinden de yoğunca devam ediyor. Egemen ve militarist sistemlerle paralel biçimde, Rojava’daki kazanımların tasfiye edilmesi için yoğun bir çaba yürütüyor bu kişi ve yapılar. Yığınsal çoğunluğu diasporadaki Kürtlerden oluşan, pratik anlamda bir değer ve katkıları olmayan bu kişi ve yapılar Kürt Özgürlük Hareketi’nin imhası üzerinden kendilerine yeni alanlar tarif ederlerken, kurdukları eril, manipülatif dil üzerinden Kürtlerin bütün kazanımlarını hedef almaktalar. Öcalan’ın defalarca tarif ettiği ‘gazzeleşme’ tehlikesinin hayat bulması için büyük bir çaba içinde olan bu kişi ve yapıların, Kürt milliyetçileri olarak kendilerini tariflemeleri, devletler ekseninde geliştirilen psikolojik savaşın temel varyanlarından bir tanesi olduğunu kendi pratikleri açığa çıkarıyor.
Tam da bu noktada, Kürt uluslaşmasının tarihsel olarak “bedel” ve kolektif hafıza üzerinden inşa edilmiş karakteri ile bugün sahneye çıkan kimi dar, reaksiyoner ve manipülatif söylemler arasındaki farkı net biçimde görmek gerekir. Kürt siyasal alanı bir asır boyunca inkâr, imha, sürgün ve direniş deneyimlerinden geçerek, son yıllarda kendi iç muhasebesini yapabilen ve çoğulluğu taşıyabilen bir zemin üretti. Bugün kendisini “Kürt milliyetçisi” olarak pazarlayan bazı kişi ve yapılar, bu çoğulluğu tasfiye etmeye dönük bir dil kuruyor. Bu dil, Kürt siyasetini tarihsel bağlamından kopararak, devletlerin güvenlikçi ve militarist söylemleriyle paralel bir hatta konumlandırma çabasıdır.
Kürt milliyetçiliği de değildir
Burada mesele yalnızca ideolojik bir tartışma değildir. Kürt milliyetçiliğinin tarihsel yönelimi ile onun adına konuşarak egemen sistemlerin psikolojik savaş repertuarına eklemlenen pratikler arasındaki ayrımı netleştirme meselesidir. Gerçek anlamda Kürdistani bir siyasal duruş, iç rekabeti körükleyen, kazanımları itibarsızlaştıran ve kolektif hafızayı araçsallaştıran bir çizgiyle mümkün olmayacaktır. Ortak iradeyi güçlendiren, kurumsal mekanizmaları derinleştiren ve dört parça Kürdistan ile diasporayı kapsayan stratejik bir akla dayanmak zorundadır. Aksi halde, “milliyetçilik” adı altında yürütülen bu dar ve reaksiyoner pratikler, bir asırlık bedelle inşa edilen siyasal alanı içeriden aşındırma riskini taşıyor.
Kürt siyasallaşması tekçi olmaz
Kürt siyasallaşmasını konuşmak, elbette yalnızca bir halkın siyasal alanda görünür hale gelmesini değil; farklı tarihsel deneyimler, ideolojik yönelimler ve toplumsal ihtiyaçlar üzerinden çeşitlenen örgütlenme biçimlerini de kabul etmek anlamına gelir. Bu çerçevede Kürt siyasallaşması, tekçi ya da homojen bir hatta değil, politik ve kültürel çoğulluğu içeren, farklı eğilimlerin birlikte var olabildiği bir kamusal alana işaret ediyor. Bugün karşı karşıya olduğumuz tehlikenin yalnızca dış müdahaleler ya da diplomasi masalarında yürütülen tasfiye girişimleri olmadığı bilinci ile Kürt uluslaşmasının tarihsel olarak bedel, hafıza ve çoğulluk üzerinden inşa edilmiş siyasal karakterinin ihtiyacına uygun kurumsallaşma pratiklerine ihtiyaç var. Kürt uluslaşması üzerinden kurumsallaşan Kürdistani bir gelecek, dört parça Kürdistan’daki direniş pratiklerini görecek şekilde, kolektif hafızayı araçsallaştırmadan, çoğulluğu bastırmadan ve ortak iradeyi güçlendirerek mümkün olacaktır.







