• Ve Şeyhim, asla teslim olmadı. 28 Haziran’ı 29 Haziran 1925 tarihine bağlayan gecesinde darağacına yürürken, Antik Yunan’ın ünlü filozofu Sokrates’in bir profili gibiydi. Düşünceleriyle güce ters düşen Sokrates, öğrencileriyle sohbet ede ede idam zehiri baldıranı yudumlamıştı. Şeyhim de, cellatlarıyla tartışıp onları mahkum ede ede “sepi“ye (darağacı) yürüdü...

Çocuktum. Yaz sıcağı, “giya çinin” günlerinden bir gündü. Yaylanın ortasında şalvarlı, başları sarı renk sarıklı iki genç derviş belirdi. Yan yana ayakta durdular. Gümüşi metal zincirli “def” (erbane)lerini şıngırdatıp hışardatarak çalmaya, “kasideler” söylemeye başladılar. “Elb” dediğimiz, ahşaptan kovaları da yanlarında, yerdeydi.

Biraz sonra ellerinde, içinde tere yağı olan birer tabak ve tasla, “kewani” kadınlar konlardan, yanlarına akmaya, tabaktaki yağı, elbe boşaltıp dervişleri dinlemeye başladılar. Yakın dinleyicilerden biri de annemdi. Kasidede Şeyh Said’ın adı geçiyordu. Ağlayarak dinliyorlardı.

Şeyh Said’in adını, yeni değil, ama bir kere daha, o gün duydum. Daha önce, kış akşamları bizim odada toplanan, dengbej ya da bir “çirokvan” varsa eğer, gece yarılarına kadar süren erkekler cemaatinde duymuştum. Babam gibi ak saçlı ve ak sakallılar, tarih öncesinde, acılarla yaşamış bir ermişten söz eder gibi, anıyorlardı onu.

Bir de, kadın meclislerinde tapınak gibi anıldığını biliyorum. Konuşurken, söylediklerinin doğruluğunu vurgulamak için,,  “bi Xudé” veya  “Erd u ezman” deme yerine, “bi serê Şex Seid” diyorlardı.

Yıllar sonra, orta okuldayken, yaz aylarında Elazığ valiliğinin bahçe duvarının üstünde, sergilenip satışa çıkarılan okunmuş kitaplar arasında, “Şeyh Sait İsyanı” adında, incecik bir kitaba rastladım. Onu satın aldım ve aynı gün okuyup bitirdim.

Yazar, yer yer olay ve olguları anlatmaya ara veriyor, Atatürk’ün “meçhul ilke ve inkılapları” doğrultusunda yürüyerek, Şeyhe vur ha vur edip aşağılıyor, hızını alamayınca ağız dolusu küfürlerle cümlelerini sürdürüyordu.

O dönemde, Kürt halkı henüz “terörist” değildi. Elleri kan içinde olan Atatürk dili ile “eşkıya” idi. Yazar da hakirlik, hakaretten sonra, “eşkıya” diyerek Kürtlerın ağzının payını veriyordu.

13 yaşımdayken okuduğum bu kitaptan, esir halkın eşkıyalığından başka, bir gerçeği daha öğrendim: Kürt, Türkler nezdinde düşmandı. Düşman eşkıya, Kürdün saygınları “hain”di.

O gün algıladığım gerçek, daha sonra bir terör devletinin korkunç yüzü olarak karşıma çıkacaktı. Gerçeklik düzleminde bugün, Kürt’ü saran esaret kolanları, nefes aldırmayacak sıklıkta. Kürt’ün ülkesi boydan boya hüzün yatağı, yas evi...

Geçelim bu hüzün yumağı, okuduğum kitabın küfür yumağında, anladığım bir gerçek daha vardı: Şeyh, ilerleyen yaşında, hayatını halkının kurtuluşuna adayan bir fedai idi. Payıma düşeni ile kendimi ona borçlu hissetim, o gün...

Yıllar sonra, borcumu ödeme zamanıydı. Ve ben bir kalem adamıydım. Onun hikayesini yazarak, vicdani olarak hafifleyebilirdim. Bu amaçla, ulaşabildiğim bilgi ve belgelere dayanarak, “Kürt isyanları” adındaki kitabı yazdım. Kitapta onun yanı sıra, öteki Kürt ve Kurdistan sevdalılarından Nehrili Şeyh Ubeydullah ve oğlu Seid Abdülkadır ile Seid Rıza, İbrahim’e Husıke Telle, İhsan Nuri Paşa’yı da unutmadım.  

Kürtler başlarına gelenleri hep düşmanlarının yalan dolanla sarmal kaleminden okudular. Bu kitabın elbette, bir değil bir çok eksiği var ama, Nuri Dersim’i hariç bir ilkti. Gerçeğe bağlılık temelinde, olay ve olgulara içerden, başka bir deyişle Kürt yüreğinin penceresinden bakılıyordu.

İtiraf edeyim, Kürtlerin ensesine inen kılıç olan Halife Ömer’in adaletini, çağımızdaki Türk tipi İslamı, Nusra ve IŞİD dindarlığını da doğuran İslam’a sıcak değilim. Ama bir İslam bilgini olan Şeyh Said, tanıdığım günden beri benim vicdanımın Şeyhidir...

Yani, onunla ilgili tarafım ben. Düşmanları ne derse desin, Kürtler açısından Şeyh gerçeği tektir: O katıksız, lekesiz vicdanla dolu bir din bilgini, ama öncelikli olarak Kurdistan sevdalısı bir Kürt milliyetçisiydi. Türk ırkçılığının doğup yüzünü gösterdiği İttihat ve Terakki iktidarının uygulamalarını gördükten sonra, 1914 yılında kardeşi Abdurrahim’e yeminle, “tek başına kalsam da, bunlara karşı koyacağım” diyen bir milliyetçi...

Osmanlı Sultanlığını ihya söylemi ise Atatürk ile hempalarının kuru safsatasıdır. Bilge Şeyh, nezleden kaçıp Malaryaya sığınacak bir beyin değildi.

Katlinin 97’inci yılında onu saygı ile anarken, bu vesileyle Kürt dünyasında hakkında çok şey yazılıp konuşulanlarda geçen bir yanlışa düzeltme getirmek istiyorum.

Şeyh’in, “ne önünde, ne de ardında, ortasındaydım” dediği “Azadi” hareketinin seçilmiş bir lideri yoktu. Şeyh Said, Seid Abdülkadir, Bitlis mebusu Yusuf Ziya’dan oluşan öncü kadroları vardı. Albay Halit Bey de hareketin içinde, ancak lider değildi. O, askeri kadrolar oluşturmakla görevliydi. Çalışmalarına daha yoğunlaşmadan, eniştesi Binbaşı Kasım’ın doğrudan Atatürk’e ihbarı üzerine tutuklandı ve sonra idam edildi.

Yeri gelmişken, bir gerçeği tekrarlayayım: Şeyh, isyan başlatmadı. “İsyan” Atatürk’ün soykırıma meşruiyet kazandırmak için, uydurduğu kanlı bir yalandır. Tekrar edeyim, Azadi yoğunlaşmanın başındaydı. O nedenle askeri hazırlığı ve dolayısıyla isyan diye bir şey yoktu.

Şeyh, Kasım’ın ihbarından sonra Kolhisar’daki evinde kuşatma altındayken, beladan uzaklaşmak için, Piran’da (Amed’in Dicle ilçesi) yaşayan kardeşi Abdurrahim’in yanına giderken, askeri müfreze ile yolu kesildi. Tartışma rayından çıkıp silahlar patlayınca, ok yaydan fırladı. Kürtler, dört yandan Şeyh’in imdadına koştu ve hiç bir askeri hazırlık yokken, hesapta olmayan bir erken direniş ile nihai sonuç amaçlı yürüyüş başladı.

Dış bağlantı, dönemin egemen gücü İran desteği gibi, bugün “dış güçler” masalı gibi ayrı bir palavradır. İngilizler, üstelik o sırada, uçaklarla güney Kürtlerini bombalamakla meşguldu.

Öte yandan, Şeyh yenilmedi. Türk ırkçılığı tarafından satın alınan “çakma şeyh ve devlet ağaları”nın  ihaneti üzerine (onların torunları da bugün aynı ihanet yolunda), geri gelmek üzere savaş alanından çekildi. Gölge gibi etrafında dolaşan bacanağı Binbaşı Kasım ve damadı Şeyh Abdullah tarafından esir alınıp Türklere teslim edildi.

Ve Şeyhim, asla teslim olmadı. 28 Haziran’ı 29 Haziran 1925 tarihine bağlayan gecesinde darağacına yürürken, Antik Yunan’ın ünlü filozofu Sokrates’in bir profili gibiydi. Düşünceleriyle güce ters düşen Sokrates, öğrencileriyle sohbet ede ede idam zehiri baldıranı yudumlamıştı. Şeyhim de, cellatlarıyla tartışıp onları mahkum ede ede “sepi“ye (darağacı) yürüdü...