Beyrut’tan Bağdat’a, Sana’dan…

Forum Haberleri —

Lübnan/foto:AFP

Lübnan/foto:AFP

  • Lübnan’ın kendine gelme yolculuğuna başladığına, Irak’ın bunu takip edebileceğine ve Yemen’in bir gün Husi boyunduruğundan kurtulabileceğine inanmak makul mü?

* KARAM NAMA/Çeviri: Yeni Özgür Politika

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Aoun’un siyasi söylem düzeyinde yapmaya çalıştığı şey, devletin tanımını “mini-devlet”in pençesinden geri almaktan başka bir şey değil. Konuşması, daha büyük bir sorunun kapısını aralıyor: Acaba Beyrut’ta yaşananlar, bir gün Bağdat’ta veya Sana’da yaşanabileceklerin habercisi olabilir mi?

Irak’ta devlet, partiler ve milisler tarafından rehin alınmış durumda; bunların Tahran’a olan bağlılığı, Irak’a olan bağlılıklarını sıklıkla geride bırakıyor. Ulusal karar alma mekanizmasını yeniden tesis etme girişimleri, kökleşmiş çıkarlar, silahlar ve ideoloji duvarına çarpıp parçalanıyor. Yemen’de ise ülke, Suudi Arabistan’ın böğrüne saplanmış İran hançerine dönüşmüş durumda. Husiler, ne devlet ne de komşuluk ilişkisi tanıyan doktriner bir anlatıyla bu hançeri sıkıca tutuyor.

Küçük bir pencere

Bu açıdan bakıldığında Lübnan Cumhurbaşkanı’nın konuşması, çok kalın bir duvarda açılan küçük bir pencere gibi duruyor. Ekonomik olarak tükenmiş ve mezhepsel olarak parçalanmış kadar kırılgan bir ülke olan Lübnan, Hizbullah’a “Siz devlet değilsiniz” deme cesareti gösterebiliyorsa Bağdat’ta da benzer bir anın yaşanabileceğini hayal edebilir miyiz? Oysa Bağdat’ta devlet daha zengin, ancak egemenliği çok daha fazla zedelenmiş durumda.

Lübnan Cumhurbaşkanı, liderlerin geleneksel olarak her kelimeyi mezhep hassasiyetlerine göre tarttığı bir ülkede alışılmadık bir özgüvenle konuştu. Analistler, bu özgüvenin boşluktan doğmadığını, Hizbullah’ın yıllardır içinden geçtiği en zayıf dönemlerden birinde olduğunun derin bir farkındalığından kaynaklandığını hemen fark etti. Cumhurbaşkanı, Lübnan’ın egemen karar alma yetkisini geri almak için “her yere” gitmeye hazır olduğunu söylediğinde, yalnızca bir vaatte bulunmuyor; Lübnan’ın siyasi dilinde bir kopuş ilan ediyor. Bu, “mini-devlet"ten korkma çağının artık kaçınılmaz olmadığına işaret eden bir an.

Bu, Cumhurbaşkanı Aoun’un İran etkisinin Lübnan’daki sınırlarına ilk kez işaret etmesi değil. Daha önce, Lübnan’ın Irak’taki Haşdi Şabi'yi model alamayacağını net bir dille ifade etmişti. Bu, yalnızca betimleyici bir tespit değil, devleti içten içe kemiren her türlü milis modeline doğrudan reddiyeydi. Ali Laricani’nin Beyrut ziyaretinde kendisine ilettiği “Lübnan’dan ellerinizi çekmelisiniz” mesajını hatırladığımızda, bu konuşmanın anlık bir tepki değil, yıllardır inşa edilen bir duruşun devamı olduğunu anlıyoruz.

Kapıyı açmaya yeter mi?

Bu durum, daha derin bir soruyu gündeme getiriyor: Hizbullah’taki yapısal zayıflığın bir anını mı değerlendiriyoruz, yoksa bölgesel kuralların değiştiği bir dönemde devleti yeniden tanımlama yönünde cesur bir girişim mi? Dil, eyleme öncülük edebilir mi? Egemenlik araçları henüz tam olarak elde edilemeden egemenlik yolunu açabilir mi? Cumhurbaşkanı’nın ima ettiği şey, Lübnan’ın artık bir çatışma alanı olarak varlığını sürdüremeyeceği ve zayıflığına rağmen devletin güç dengesinin mutlak olmadığını hissettiğinde başını kaldırabileceğidir. Ancak asıl büyük soru şu: Bu özgüven kapıyı açmaya yeter mi, yoksa egemenlik yolunda bir konuşmadan ve rakibin geçici zayıflığından daha fazlası mı gerekiyor? O rakip, devletin bıraktığı her boşluğu doldurmaya alışkın.

Bu sorular, Cumhurbaşkanı’nın konuşmasını retorik bir metinden ziyade siyasi bir olaya dönüştürüyor. Lübnan’ın, ne kadar yavaş olursa olsun artık korkunun değil, devletin diliyle konuşmaya başladığını gösteriyor. Buradaki mesele teknik kapasite değil, ahlaki netliktir; rehin alınmış bir durumu adıyla anma cesaretidir. Lübnan, bunu dil düzeyinde yaptı. Irak ve Yemen ise herkesin gerçeği bildiği ama çok az kişinin dile getirmeye cesaret ettiği gri bir bölgede sıkışıp kalmış durumda.

Barrack'ın Suriye pratiği

Lübnan Cumhurbaşkanı’nın konuşmasıyla paralel olarak ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye-Lübnan Özel Temsilcisi Thomas Barrack, “yeni bir küresel düzenin ortaya çıktığını, bölgelerin kendi meselelerini kendilerinin çözdüğü ve kendilerinin ancak gerekli gördüklerinde müdahale edeceği” bir döneme girildiğini açıkladı. İlk bakışta bu, siyasi olgunluk çağrısı gibi görünüyor: Her devlet kendi işlerinden sorumlu olmalı, her bölge 1945’ten beri dünyayı şekillendiren güvenlik şemsiyesine bel bağlamadan krizlerini yönetebilmeli. Ancak bu dilin altında daha sert bir soru yatıyor: Gerçekten devletlerin güçlendirilmesine mi tanık oluyoruz, yoksa eski koruyucunun yönetilmiş bir geri çekilişine mi? Bu çekiliş, boşluğu fiili güç sahiplerinin doldurmasına yol açmayacak mı?

Barrack, Suriye’deki durumu “başarılı bir deney” olarak tanımladığında, bu ifade tek başına kan dondurmaya yetiyor. Bu perspektiften Cumhurbaşkanı’nın konuşması ile Barrack’ın açıklaması birlikte okunabilir:

Birincisi diyor ki: “Devleti milisten geri almak istiyorum.”

İkincisi diyor ki: “Her devlet kendi işini kendisi halletmeli, biz ancak gerekli gördüğümüzde müdahale ederiz.”

Peki devlet zayıf, milis güçlü ve uluslararası koruyucu uzaktan izlemeyi tercih ederse ne olacak?

Irak çarpıcı örnek

Lübnan Cumhurbaşkanı’nın sözlerinde bir umut tohumu görmek mümkün: Devlet, gecikmeli de olsa başını kaldırıp “Buradayım” diyebiliyor. Ancak aynı sözleri, “Kendi kaosunuzu kendiniz yönetin, kan ekranın ötesine taşmadığı sürece müdahale etmeyiz” ilkesi etrafında yeniden düzenlenen bölgesel bir boşlukta bir çığlık olarak da okumak mümkün.

Irak çarpıcı bir örnek: Egemenliğini geri almaya çalışan ama çıkarlar, silahlar ve sınır ötesi ideolojilerden oluşan bir ağla çevrili bir devlet.

Yemen ise çok daha acımasız bir örnek: İran füzeleri ve Husilerin mesajları için bir deneme sahasına dönüştürülmüş, komşularından da “bu zorla dayatılan gerçekliğe uyum sağlamaları” istenen bir ülke.

Bu bağlamda, bir gün Yemenli bir cumhurbaşkanının Yemen’den bir “devlet” olarak değil, bir “füze platformu” olarak söz ettiği bir konuşma yapabileceğini hayal edebilir miyiz?

Bu tabloda iyimserlik bile şüpheli hale geliyor. Lübnan’ın kendine gelme yolculuğuna başladığına, Irak’ın bunu takip edebileceğine ve Yemen’in bir gün Husi boyunduruğundan kurtulabileceğine inanmak makul mü? Yoksa sadece söylemde bir kayma mı görüyoruz, iktidar yapıları ise olduğu gibi mi kalıyor?

Rehin nihayet konuşuyor

Belki de gerçek ikisinin arasındadır: Devlet bunu tek başına yapamaz ve uluslararası koruyucu artık onu kurtarmaya gerçekten istekli değil. Lübnan Cumhurbaşkanı’nın, Lübnan’ın İran Devrim Muhafızları’nın bir kolu olmadığını ima ederek ayağa kalktığı bu an, kaydedilmeyi hak ediyor. Geceyi gündüze çevirmediği için değil, rehinin nihayet konuşmaya başladığını gösterdiği için.

Soru hâlâ açık duruyor: Devletlerin milislerden kendilerini geri almaya başladığına mı tanık oluyoruz, yoksa zayıf devletlerin kendi cellatlarıyla pazarlık etmek zorunda bırakıldığı, dünyanın ise uzaktan izleyip kaosa “başarılı bir deney” dediği yeni bir çağın başlangıcına mı?

* Iraklı yazar Karam Nama'nın MEM'deki makalesi çevrilerek düzenlendi.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.