Bir haysiyet sorunu: Edebiyatta tek dillilik

Kültür/Sanat Haberleri —

26 Mayıs 2021 Çarşamba - 22:50

  • Yasaklanan kitapların haddi var hesabı yok. Kaldı ki sadece Kürtçe metinler için de geçerli değil bu yasaklar. Mesela Şeker Portakalı gibi kült bir eser yasaklandı. Tabi iktidar yaklaşımı böyle olunca haliyle yayınevleri de bu güç karşısında sinmeyi ve geri çekilmeyi mecburi bir tercih olarak görüyorlar.

 

MIHEME PORGEBOL

 

Türkiye’de toplumun her kesimine dönük baskı ayyuka çıkarken edebiyat da resmi ideolojinin baskılarından nasibini alıyor. Bugün Türkiye hapishanelerinde yüzlerce yazar ve sanatçı tutsak bulunuyor. Resmi ideoloji, hükmünü edebiyat camiasına da dayatıyor. Bu dayatma, edebiyat camiasının da gittikçe tekçi, retçi ve kör bir kalıba sıkışmasına sebep oluyor. Türkçe dışındaki dillerin yazın camiasında yer bulamaması, resmi ideolojinin çarpıttığı toplumsal hakikatlerin dışında ezilen gerçekliğinin edebiyatta görünmez olmasına yol açıyor.

Biz de Türkçe dışındaki dillerin edebiyat camiasında alan  bulamaması ve bu sorunun gerekçelerini, Yokuş Yol'a dergisi editörlerinden şair Mazlum Mengüç'le konuştuk. Mengüç, tek bir dilin egemenliğine hapsolmuş bu sorunu bir "haysiyet sorunu" olarak değerlendirip durumun içler acısı olduğunu belirtiyor. Mengüç, "Daha çok iktidarın gölgesinde birçok renkli yayıncılık, iktidarın müsaade ettiği ölçüde çok renklilik olarak okuyorum meseleyi" diyor.

 

Edebi yayıncılığın Türkiye'deki genel durumu hakkında neler söyleyebilirsin? Sorunlar, sıkıntılar, kusurlar nelerdir?

Türkiye’deki yayıncılık sektörü -bilhassa sektör demeyi tercih ediyorum-, amacına müzahir kalabilmiş birkaç şey dışında diğer her şey gibi bir ahbap-çavuş ve kafa-kol ilişkisi şeklinde ilerliyor diyebilirim. Bu ister dergi olsun ister yayınevi, bu yayınevi veya dergi de ister sağ tandanslı olsun ister sol, fark etmeksizin; hep ''birileriyle'' bir bağlantı gerektiren, amiyane tabirle ''tanış olmak'' tarzında bir ilişki formatına karşılık geliyor. Yazar için, yazın hayatını bir parkur olarak düşünürsek parkurun ilk ayağını "birilerini tanımak" şeklinde belirlememiz çok da uçuk kaçmayacaktır. En azından Türkiye'de. Temelini böyle ilişkilerin oluşturduğu bir edebi camiada ne kadar nitelikli ürünler verilebilir, belki de tartışılması/tartışmamız gereken husus budur. Bunun için ise son 5-10 yıl içersinde yayınlanmış metinlere bakmamız kastım açısından daha açıklayıcı olacaktır. Özellikle son dönem metinler hem içerik hem üslup olarak birbirinin muadili ya da imitasyonu olarak varlık gösteriyorlar. Sanki tüm metinler sözleşmiş de tek bir kaynaktan beslenip tek bir beğeni etrafında birleşelim demiş gibi. Aynı’nın türlü varyasyonlarını yazıyoruz. Yaptığımız bu. Bu, vasatın tam kendisi değil de nedir? Koskoca bir dünya edebiyatı külliyatı var elimizde. Böylesi müthiş bir kümülatif dünyanın içerisinde halen yaşlı ezberlerle metinler oluşturuyoruz. Hala konfor alanlarımızdayız. Bu alanda, kafa-kol ilişkisi dahilinde uysal, herkesin birbirinin başını okşadığı metinler yazıp "yazarcılık", "yayınevcilik" oynuyoruz. Öte yandan yayıncılık sektöründe müthiş bir "pop" havası hakim durumda.

Yayınevleri daha konforlu, daha sıkıntısız, daha kolay kazanabilecekleri isimler ve metinler üzerinden ilerlemeyi tercih ediyorlar. Edebiyat çoğu zaman temel kaygı olmuyor maalesef. Maddi ve rahat kazancın cezbi birçok insani ve alınması gereken tavrın önüne geçiyor. Bu açıdan bakınca özünde bir haysiyet sorunumuz var.

 

Araya giriyorum ama "pop" derken neyi kastediyorsun?

Dümdüz, ilk anlamıyla; popüler olanın alan bulduğu bir yayın dünyası. Takdir edersin ki sosyal medya bu konuda müthiş bir lokomotif. Örneği bunun üzerinden kurmak istiyorum. Sosyal medyada yaratılmış bir persona düşünelim, bunun bir vasat metinler memuru olduğunu. Demin bahsettiğimiz gibi bir ahbap-çavuş ilişkisi bulduğunu bu personanın, bir sebepten gündem yarattığını ve binlerce takipçisi olduğunu. Herkesin artık aşina olduğu bir tablo bu. Yayınevi için en az üç baskı, bizim de nur topu gibi bir yazarımız oldu. Yayınevleri bir yönüyle esnaftır, ticari kaygılar güder, gütmelidir de yeni üretimlere kaynak oluşturabilmek adına. Bunun için zaman zaman "çok satacağını" düşündüğü isimler ile anlaşır. Tabi bu tasvip edilesi bir yol mu? Hayır. Ama böyle bir yönü maalesef ki var. Yayınevi, hele ki butik bir yayınevi ise bir süreden sonra tamamen bu güdünün esiri oluyor diyebilirim. Sonrası zaten malum. Nitelik hak getire. Popüler olanın çok okunduğu, bilindiği bir yazın dünyamız var.

 

Anlattıkların üzerinden şöyle bir şey geldi aklıma. Yani Türkiye, birçok dilin ve halkın yaşadığı çok dilli ve çok sesli bir coğrafya. Yayın dünyasını pop tekelinden kurtarmak için senin gibi düşünen birçok edebiyatçı da bu çok dilliliğe vurgu yapar. Çok renklilik/çok seslilik/çok dillilik edebiyat için neden önemlidir?

Aslında bunun çok basit bir cevabı olduğunu düşünüyorum. Farklı bir noktadan açı kurmak gerekirse: Antik Yunan ve İyonya Medeniyeti bunun ilk ve güzel örneklerinden biri. Özgür düşünce ortamı dediğimiz şeyin prelüdü olan bu medeniyetler denince öyle sanıyorum ki hepimizin aklına edebiyattan resime, felsefeden matematiğe dek geniş skalada birçok alanda başardıkları geliyor. Bu örneği verirken sanat, özgür olmalıdır gibi basit bir retoriğe de yaslanmıyorum. Yaşadığımız çağ daha kompakt daha grift bir çağ elbette. Ama üç aşağı beş yukarı kullanılacak enstrümanlar bellidir. Şöyle düşünmeliyiz; tek sesli, tek renkli, tek dilli bir ortamda mı özgün ve iyi eserler ortaya çıkar yoksa senin sorduğun gibi bir ortamda mı? Akıl bali isek sanırım yanıtı hepimizce malum.

Ülkenin entelektüelleri ya da aydınları diye tabir ettiğimiz kesim zaten en başından bir sansür uyguluyor edebiyata. Bu ülkede Türkçe dışındaki dilleri konuşabilen milyonlarca insan var. Düşünsene bir dosya geliyor önüne, dosya bütün koşulları sağlıyor ama Kürtçe. Ve jüride bir tane Kürtçe bilen kimse yok.. Nerden baksan trajik.

Öyleyse Türkiye edebiyat ve yayın camiasını çok renklilik bağlamında değerlendirdiğimizde nasıl bir tablo görürüz?

İçler acısı. Daha çok iktidarın gölgesinde birçok renkli yayıncılık, iktidarın müsaade ettiği ölçüde çok renklilik olarak okuyorum meseleyi. Tabi daha farklı ve mikro sebepler muhakkak var, onlara değinmeden önce en baskın olan sebebin iktidar olduğunu düşünüyorum. Değil çok renkli, değişik tonda tek bir ses bile kabul etmeyen iktidarlar yaşadık. Macaristan'dan dünyaya kazandırdığı sanatçılar dolayısıyla nasıl "ozanlar ülkesi" olarak bahsediliyorsa korkum odur ki buradan da gün gelecek "yasaklar ülkesi" olarak bahsedilecek. Belki de o günlerdeyiz, bilmiyorum. Yasaklanan kitapların haddi var hesabı yok. Ve bu yeni değil, yıllardan beri süregelen bir uygulama. Kaldı ki sadece Kürtçe metinler için de geçerli değil bu yasaklar. Mesela Şeker Portakalı gibi kült bir eser yasaklandı. Tabi iktidar yaklaşımı böyle olunca haliyle yayınevleri de bu güç karşısında sinmeyi ve geri çekilmeyi mecburi bir tercih olarak görüyorlar. Sinmemeyi tercih edenler ise ya yasaklanıyor ya engelleniyor ya da kapatılıyor.

 

Sohbetimizin başında sen yayıncılığı bir sektör olarak ele almıştın. Bu bağlamda yayınevlerinin tutumunu biraz daha açar mısın?

Bir "pazar" yaklaşımı var ortada. Arz-talep çemberinde. Hal böyle olunca yayınevleri daha konforlu, daha sıkıntısız, daha kolay kazanabilecekleri isimler ve metinler üzerinden ilerlemeyi tercih ediyorlar. Edebiyat çoğu zaman temel kaygı olmuyor maalesef. Maddi ve rahat kazancın cezbi birçok insani ve alınması gereken tavrın önüne geçiyor. Bu açıdan bakınca sence de özünde bir haysiyet sorunumuz yok mu? Ama şunu da söylemek gerekir: O ya da bu sebeple çok seslilik adına elini taşına altına koyan yayınevleri yok mu, olmadı mı? Elbette var, oldu. Aklıma ilk gelen Ayrıntı yayınlarının "Sarı Kitap" dizisi. Dünya üzerindeki Kürt yazarlardan Kürtçe ve Türkçe eserler bastılar. Çok da iyi bir diziydi. Fena mı oldu yani? Bu gibi edebi girişimlerin kime ne zararı olabilir?

Bazen dergilerde Lazca, Kürtçe veya Çerkesçe metinler okuduğumuz oluyor. Ama bu da zaten çok nadir. Yayıncı bunu daha çok folklorik ve sevimli bir iş edasıyla yapıyor. Zorlarsak belki "Bak ben bünyemde öteki dillere de yer veriyorum" gibi ilkel bir politik tavırla. Ama hepsi bu.

 

Türkçe dışındaki dillerde yapılan edebi üretimler Türkiye'deki edebiyat camiası ve okur tarafından nasıl karşılanıyor peki?

Bu iki uçlu bir durum. Bir yazar bir de okur tarafı var bunun. Bazen dergilerde Lazca, Kürtçe veya Çerkesçe metinler okuduğumuz oluyor. Ama bu da zaten çok nadir. Yayıncı bunu daha çok folklorik ve sevimli bir iş edasıyla yapıyor. Zorlarsak belki "Bak ben bünyemde öteki dillere de yer veriyorum" gibi ilkel bir politik tavırla. Ama hepsi bu. Bu kadar yani. Bunu ciddi bir şekilde düşünen bir yayın yok. Çok net; Yok. Dergileri şöyle bir açıp bakalım, kaç tane Kürtçe, kaç tane Lazca, Pomakça ya da Çerkesçe metin bulabileceğiz? Kuşkusuz ki çok azında. Çok azının da 10 sayısının 1’inde bulabilsek ne ala.

 

Ya okur ayağı?

Okur ayağı bence daha önemli bu mevzuda. Okur bu konuda talepkar olmalı, tavır koymalı. Dergiler ve yayıncılar çoktan rahat bölgelerine çekildiler çünkü. Çarkın dönmesi onlar için yeter sebep. Öteki ucu oluşturan okur, biraz daha proaktif olup ortamı germeli diye düşünüyorum. Hiçbir şey yapamasa bile çarkın dönmesini engellemeli. Suçlamak gibi bir niyetim yok ama okur bu mevzuda pasif kalıyor. Ta dünyanın öteki ucunda Lazlar ile ilgili araştırma yapılıyorken buradaki Laz yazarlardan tek bir Lazca metin çıkmıyorsa ve bu kimsenin garibine gitmiyorsa sorunu iki uçtan incelememiz gerektiğine inanıyorum.

 

Yazarın inisiyatif ve tercihini nasıl okumak gerek? Yazarı burada camianın toplamı ve okurdan ayrı düşünemeyiz...

Tabi bir de yazar ayağı var bunun. Özellikle Kürt yazarlar bugün kanon dergilerde yer almak için af edersin ama ne kadar ebleh iş varsa icra ediyorlar. Her şeyden önce kanon bir dergide edebiyat ne ölçüde olabilir ki? Öyle biliriz ki büyük çoğunluğu poptur onun. Bunun da bilincindeler tabii ki. Ama deminden beri bahsettiğimiz bu kolaylık ve görünme isteği her şeye baskın geliyor.

 

Gerek ödüller, gerek süreli/süresiz yayınlar gerekse de yayınevlerinin Türkçe dışındaki dillerde yapılan üretimlere yaklaşımı nasıl?

Senin neyi sormak istediğini anladım ama cevaplamadan önce bir iki şeye değinmek istiyorum. Ödül konusu zaten başlı başına karşı olduğum bir konu. Her ödülde koca bir ortaoyunu tertip edilmiş gibi geliyor bana. Türkiye’de işleyen objektif bir ödül mekanizması var mı, bilmiyorum. Varsa da çoktan tahrip edilmiş, güvenirliğini yitirmiş bu bozkırda kepenklerini indirmesi daha doğru olacaktır. Hem yazdıklarından ötürü aferin toplamak istiyorsa yazar, yanlış bir uğraş edinmiş, gidip matematik problemi çözsün.

Soruna dönecek olursak ne süreli yayınlar ne süresiz yayınlar ne de ödüller, Türkçe dışındaki herhangi bir dili ne önceliyor ne de önemsiyor. Ben Türkçe dışında bir dile "meşhur ödüller"den herhangi birinin verildiğini görmedim. Ha başka bir dille katılabiliniyor mu? Kritik soru bu burda bence. Katılınamıyor ise cevap, o zaman şöyle bir tablo çıkıyor ortaya: Ülkenin entelektüelleri ya da aydınları diye tabir ettiğimiz kesim zaten en başından bir sansür uyguluyor edebiyata. Ne vahim ama. Ya da bu ülkede Türkçe dışındaki dilleri konuşabilen milyonlarca insan var. Bu jürilerin kaçında bu dillere bilen kişiler var? Düşünsene bir dosya geliyor önüne, dosya bütün koşulları sağlıyor ama Kürtçe. Ve jüride bir tane Kürtçe bilen kimse yok.. Nerden baksan trajik. Ört ki ölem.  

 

Dediğin gibi Türkçe dışındaki edebi eserler edebi mecralarda çok az yer bulabiliyor. Çoğu mecrada Türkçe dışında dile neredeyse hiç yayımlanma imkanı tanınmıyor. Bunun nedeni nedir sence?

Bu soru aslında iki önceki soruyla birlikte okunabilir. Aynı sebepten yani. Yayıncı tercih etmiyor. Okur tercih etmiyor. Yazar tercih etmiyor. Hegamon bir dil olarak Türkçe var ve herkes kolay olan bu yola sarılıp büyük bir tehlikeye kucak açtıklarını görmüyorlar bile. Yani umarım olmaz ama yıllar sonra Kürtçe diye bir dil kalmaz yahut folklorik bir hale gelirse, hangimiz bunda payımız olmadığını söyleyebiliriz ki?

 

Bunun resmi politikalarla ilişkisi nedir?

Sorunu temelden kavrayıp ele almamız gereken yer burası işte. Her şey politiktir gibi bir klişe artık can sıksa da maalesef ki öyle: Her şey politiktir ve edebiyat da bundan muaf değil. Bugün resmi ideolojinin tahakkümü ve gölgesinde sanat yapmayı geçtim, yaşamaya çalışmak bile başlı başına bir başarı iken tutup da bu soruları iktidar güdümünden bağımsız ele almamız epey gülünç olacaktır. Örneğin bugünkünün tam tersi bir hava hakim olsaydı, mesela iktidar denen organizma Türkçe dışındaki dilleri destekleyip görünür kılmak isteyen bir tavır takınsaydı nasıl bir yayıncılık dünyamız olurdu? Ben söyleyeyim: Bugün güç bela kendine yayın hayatında yer bulan bir Laz, Çerkes ya da Pomak yazarın peşinde onlarca dergi ve yayınevi olurdu. Haysiyet sorunumuz böyle böyle derinleşiyor işte.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.