• Sanki bir şehrin içinden geçiyorum. O şehir geride kaldığında yalnızca sis, sessizlik, eksiklik kalıyor. Film bir hikayeden çok bir ruh hali. Bittiğinde kapanmıyor…

HAVİN FUNDA SAÇ

Bazı filmler izlendikten sonra biter. Bazıları ise yıllarca zihnin bir köşesinde sessizce yaşamaya devam eder. “The Suspended Step of the Stork” (Leyleğin Geciken Adımı) benim için ikinci gruba ait filmlerden biri. Ne zaman sınırlar, göçler ya da bekleyiş üzerine bir haber görsem, Theo Angelopoulos’un sisler içindeki o sınır kasabası yeniden beliriyor gözümde.

Angelopoulos’un filmlerini ilk kez izleyenlerin çoğu aynı şeyi söyler: “Çok yavaş.”

Oysa zamanla fark ettim ki onun sinemasındaki yavaşlık bir eksiklik değil, düşünmek için açılmış bir alan. Onun filmlerinde olaylar ağır ağır çözülürken asıl anlatı mekanlarda, boşluklarda ve suskunluklarda kurulur. Uzun planlar, ağır akan zaman ve neredeyse durağan bir ritim, filmlerini bir tür “görsel bir şiire” dönüştürür. Seyirciyi zamanın içinde kalmaya davet eder.

Yönetmenin sineması aynı zamanda tarih, hafıza ve coğrafya arasındaki gerilimi de sürekli canlı tutar. Karakterleri çoğu zaman birey olmaktan çok tarihin içinde sürüklenen tanıklardır. Bu nedenle kişisel hikayeler kolektif travmalarla iç içe geçer, bireyin kaderi de zamanın ağırlığı altında yavaş yavaş çözülür.

The Suspended Step of the Stork, bu duyguyu en yoğun hissettiğim filmlerden biri. Filmi düşündüğümde önce görüntüleri geliyor aklıma: Sisin içinde yürüyen insanlar, uzun sessizlikler ve hiç bitmeyecekmiş gibi uzayan bir bekleyiş. Angelopoulos'un sinemasında kamera acele etmez. Karakterler konuşmaktan çok bekler; sis, yağmur, boş meydanlar ve terk edilmiş sınır bölgeleri yalnızca dekor değil, filmin duygusal alanını oluştururlar. Bazen insan, karakterlerden çok mekanların konuştuğunu hisseder.

1991 yapımı “Leyleğin Geciken Adımı” Angelopoulos’un sinema anlayışını en yoğun biçimde yansıtan eserlerden biridir. Yaklaşık 143 dakikalık film ilk bakışta kayıp bir siyasetçinin izini süren genç bir televizyon muhabirinin araştırmasını anlatıyor gibi görünür. Yıllar önce ortadan kaybolan tanınmış bir politikacının Yunanistan’ın kuzeyindeki bir sınır kasabasında görüldüğüne dair söylentiler, gazeteciyi bu yolculuğa çıkarır. Ancak film ilerledikçe bunun aslında bir kayıp hikayesi olmadığını anlarız. Kimlikler çözülür, hafıza parçalanır; sınırlar ise haritalardaki çizgilerin çok ötesine geçer. Filmin merkezindeki kayıp siyasetçiyi Marcello Mastroianni canlandırırken, geçmişle bağını koparamayan eşini Jeanne Moreau oynar. Genç gazeteci rolündeki Gregory Patrick Karr ise bir bakıma seyircinin gözüdür. Onunla birlikte bakarız fakat film hiçbir zaman kesin cevaplar vermez.

Filmin duygusal omurgasını güçlendiren en önemli unsur ise Eleni Karaindrou’nun müzikleridir. Angelopoulos’un uzun planlarıyla birleşen bu besteler, adeta ikinci bir zaman katmanı yaratır. Karaindrou ne dramatik bir etki yaratır ne de görüntüyü süsler. Daha çok müziğiyle sahnelerin içine yavaşça sızan bir melankoli bırakır.

 

Araftaki Kürt mülteciler

Filmin geçtiği sınır kasabası yalnızca iki ülkeyi ayıran bir çizgi değildir. Aynı zamanda geçmiş ile gelecek arasında sıkışmış insanların yaşadığı bir bekleme alanıdır. Buradaki insanlar savaşlardan kaçanlar, sürgünler ve geçmişinden kopamayanlardır. Hiçbiri tam anlamıyla bir yere varamaz. Herkes sanki bir eşiğin üzerinde bekler. Angelopoulos için sınır, coğrafi bir çizgiden çok insanın yaşamına sinmiş bir belirsizlik halidir.

Bu askıda kalmışlığın en görünür örneği ise filmdeki Kürt mültecilerin hikayesidir. Yönetmen onları yerinden edilmiş insanlığın ortak yüzü olarak resmeder. Tel örgülerin önünde bekleyen bu insanlar ülkelerinden, dillerinden, anılarından ve geleceklerinden koparılmıştır. Sessizce beklerler. Belki de filmin en ağır sahneleri bunlardır.

Bu nedenle filmin anlattığı coğrafya yalnızca sinemaya ait değildir. Yunanistan, uzun yıllardır Ortadoğu’dan Avrupa’ya uzanan göç yollarının en önemli duraklarından biri olmayı sürdürüyor. Pek çok insan için burası bir varış noktasından çok, geçici olarak beklenen bir eşik anlamına geliyor. Attika bölgesindeki Lavrion Mülteci Kampı yıllar boyunca çok sayıda Kürt mülteci için geçici bir sığınak olurken, aynı zamanda belirsiz bir geleceğin beklendiği bir durak haline geldi. Angelopoulos’un kamerası tam da bu coğrafyanın ruhunu yakalıyor. Sınırın yalnızca haritalarda değil, insanların hayatlarının içinde olduğunu hissettiriyor.

Yıllar sonra filme yeniden döndüğümde ise aynı sahnelere bambaşka bir yerden baktığımı fark ettim. Çünkü zamanla göç, yalnızca uzaktan izlenen bir hikaye olmaktan çıkıp insanın hayatına dokunan bir gerçekliğe dönüşebiliyor. Yine de değişmeyen bir şey var: İnsan, doğup büyüdüğü yerden uzak kaldığında içinde taşıdığı eksiklik.

Film 1991'de çekildi. Aradan otuz beş yıla yakın zaman geçti. Dünya değişti, sınırlar değişti, savaşlar değişti ama bekleyen insanların yüzü pek değişmedi. Bugün dünya hâlâ sınırlar, göçler, savaşlar ve kimlik krizleriyle yüzleşiyor. Bugün de milyonlarca insan, sınır kapılarında, tel örgülerin önünde ya da belirsiz bir geleceğin eşiğinde aynı bekleyişi sürdürüyor. Filmi bitirdiğimde aklımda kalan şey kayıp siyasetçi değil, sessizce bekleyen o insanlardı. O görüntü, yıllar geçmesine rağmen zihnimden hiç silinmedi.

Angelopoulos’un filmleri bende bu yüzden hep aynı duyguyu bırakıyor. Sinemasal olarak son derece tatmin edici, hatta büyüleyici bir deneyim yaşatıyor ama film bittiğinde içimde büyük bir hüzün, bir boşluk ve cevapsız sorular bırakıyorlar. Sanki bir hikaye izlemiyorum da bir şehrin içinden geçiyorum. O şehir geride kaldığında bende yalnızca sis, sessizlik ve eksiklik hissi kalıyor. Benim için bu film bir hikayeden çok bir ruh hali. Bittiğinde kapanmıyor; insanın içinde yaşamaya devam ediyor. Belki de Angelopoulos’u tekrar tekrar izleme nedenim tam da bu. Sorulara kesin cevaplar vermemesi değil, bazı soruları bilinçli olarak açık bırakmayı bilmesi.