Yönetmen Kazım Öz ile 'Bir Kar Tanesinin Ömrü' filmini, sansürü, egemen bakışı ve alternatif alanların eksiklerini konuştuk.

  • Film, Trabzonlu genç bir kadının Hakkarili bir Kürt gence aşık olmasını ve gerillaya katılan gencin peşine düşmesini konu alıyor. Geleneksel yaklaşımda Türkiye'de hep tersi bir hikayeyi izledik biz. O egemen ulus yaklaşımının bir sonucu. O yüzden bazı festival çevreleri filmi festivale almadılar.
  • Çok ince bir politika yürütülüyor. Bazen duruma göre film tamamen yasaklanabiliyor. Ama bazen yasaklanmadan da yasaklanabiliyor. Gizli sansürle bu devam ettirilebiliyor. Göstermeyerek, görmeyerek, konuşturmayarak... Sübjektif olarak iktidarın ürettiği politikaların sonucu film 4 yıldır gösterilmiyor.
  • Sistem, seni muhtaç hale getirip senin fikirlerini törpüleyerek, ehlileştirerek iş yapmanı istiyor. Bu konuda sadece sistemi, iktidarı da eleştiremeyiz. Alternatif siyaset kurumları, kültür kurumları, bunların bu tür üretimlere sahip çıkması gerekir. İğneyi kendimize, çuvaldızı başkasına batıralım.

 

GÜLCAN DERELİ

Bazen bir filmi çekmenin hikayesi de film gibi olur. O filme “kamera” dedikten sonra seyirci ile buluşturma hikayesi de bir uzun maratona dönüşür. Maddi koşulların yanı sıra sansürü aşma çabaları, zihninde hayal ettiğin ile gerçek arasında imkansızlıklar nedeniyle oluşan uçurumlar, politik göndermeler taşıyorsa karşılaşacağın zorlu engellerden bir film hikayesi bile çıkabilir. Kazım Öz'ün filmleri biraz öyle filmler. Her filminin ayrı bir zorluk öyküsü oldu. Politik zorluklar, yargılamalar, maddi engeller, sansür hep onun peşinde oldu. Buna rağmen Öz, şimdiye kadar sağlam bir filmografi oluşturarak sinema dünyasında saygın bir yer edindi. Kamerasını sıklıkla çevirdiği Kürt dünyasında ses getiren filmlere imza attı. Daha önce birkaç filmini izleme imkanı bulduğum yönetmen ve senarist Kazım Öz ile 2022 yılında tamamladığı ancak salon bulamadığı "Bir Kar Tanesinin Ömrü" filmi vesilesiyle buluştuk. Böylece filmi izleme imkanım oldu. İzledikten hemen sonra Öz ile filmi ve yönetmenlik serüveni üzerine konuştuk. 

Gerçek bir hikaye

4 yıldır salon aranan filmin hikayesi, gerçek bir hayat hikayesinden esinlenerek kurgulanıyor. Film, Trabzonlu genç bir kadının Hakkarili bir Kürt gence aşık olmasını ve gerillaya katılan gencin peşine düşmesini konu alıyor. Bu kısa anlatı bile, sinemanın klişelerinden birini tersine çeviren türden. Alışılmışın dışında bir gerçekliği konu alan filme ve bu klişeye dair Öz, şöyle diyor: "Geleneksel yaklaşımda Türkiye'de hep tersi bir hikayeyi izledik. O biraz egemen ulus yaklaşımının bir sonucu. O yüzden bu filmi izleyen bazı festival çevreleri filmi almadılar. Bence çok önemli sebeplerden biri buydu. Trabzonlu bir kız, nasıl olur da bir Kürt'ün peşinden hayatını göze alarak bu yolculuğa çıkabilir. Bence bunu kabul edemediler. Bunun böyle olması benim açımdan tabi ki ilgi çekiciydi. Ayrıca film, gerçek birkaç hikayeye dayanıyor."

Kazım Öz, Türkiye sinemasında karikatürize edilen Kürt tipi imgesine de eleştirel bir bakış attığını ifade ediyor. 

6 yıl sürdü

Filmin yazım ve yapım sürecinin yaklaşık 6 yıl sürdüğünü öğreniyorum. Bu sürede yaşadıklarını kısaca şöyle anlatıyor Öz: "Bayağı yoğun bir araştırma ve geliştirme dönemim oldu. Görüşmelerim oldu. Karadeniz'de araştırırken film şekillendi. Bu hikaye kafamda oluştuktan sonra Zer'i çektim. Büyük bir heyecanla beklediğim bir filmdi. Hatta hep kar yağsın gideyim diyordum. Çekim sürecinde bir talihsizlik oldu. Biz çekimlere koronadan kısa süre önce başladık. Korona başlayınca çekimler durdu, film yarım kaldı. Koronadan kaynaklı yarısını bir yıl sonra çekebildik." Başta da dediğim gibi filmi çekme hikayesi de film gibi aslında.

Dêrsim bir sevda

Kazım Öz'ün neredeyse tüm filmlerinde Dêrsim'i görüyoruz. Dêrsimli olmasının bunda etkisini merak ediyorum. Şöyle yanıtlıyor Öz: "Çektiğim her filmde bir şekilde bir karakter ya Dêrsim'e gidiyor ya Dêrsim'den geliyor ya da tamamı Dêrsim'de geçiyor. Tabii Dêrsimli oluşum ve duygusu bunda çok etkili. Gerçekten bende Dêrsim’in taşının, toprağının çok büyük etkisi var. Bu da sinema yapmamda çok belirleyici bir duygu. Hatta oraya gittiğimde her seferinde dünyaya daha iyi baktığımı, daha iyi gördüğümü, kendimi yenilendiğimi hissederim."

O bir Şavak...

Dêrsim'in Şavaklarından olan Kazım Öz, "Ben Dêrsimliyim ama aslında Dêrsim'in ötekilerindenim" diyor. Şavaklar yani Koçerler Dêrsim'in Pertek, Çemişgezek, Hozat üçgeninde yaşıyorlar. Sürekli hareket halindedirler. Baharda yolculukları başlar, sonbaharda son bulur. Yazın Dêrsim dağlarının zirvelerinde yaşarlar. Bu topluluğun döngüsü böyledir. Öz'ün çocukluğu ve gençliği de böyle geçer. Bu yaşam Öz'ün sinema yolculuğunun da feneri oluyor. Kamerasını elbette onlara da çeviriyor ve "Son Mevsim: Şavaklar" adıyla ses getiren bir belgesele imza atıyor.

Ve perdeyle tanışma

Peki bu genç Şavak'ın yolu sinemayla nasıl buluşmuştu? Kendisinden dinliyoruz: "Koçer hayatımdan kaynaklı modern sanatlarla buluşmak çok zordu. Teknik olarak imkansızdı. Sinemaya ilk kez üniversite 2. sınıftayken gittim. O zaman Yıldız Teknik Üniversitesi'nde İnşaat Mühendisliği okuyordum. Yılmaz Güney'in Sürü'sünü, bir de Hollywood filmi, Kevin Costner'ın Kurtlarla Dansı'nı izlemiştim. Tabii çok büyülendim çünkü çok geç gördüm. Bir anda karanlık odada, büyük perdede, bu kadar güzel görsel şölen izleyince etkilendim. Özellikle Kevin Costner'ın filminden görsel olarak çok etkilenmiştim. Ama Yılmaz Güney'in filminde de duygusal ve kültürel olarak çok etkilemiştim. Çünkü Sürü benim hayatımdı."

1 Mayıs'ta sinemada gözaltındayız

Röportajı Beyoğlu Cinemajestic'de gerçekleştirdik. Öz'ün hikayesine kulak verince bir anda kendimizi 90'ların 1 Mayıs'ında bulduk. Öz, 1 Mayıs’a dair bir anısını anlatırken adeta bir kader gibi onu takip eden bir süreç sonunda sinemada buluyor kendini. Kendisinden dinliyoruz: "1990'da 1 Mayıs Taksim'de yasaklanmış. Ben Dêrsim'den gelmişim yasak mı dinlerim. Nasıl yasaklayabiliyorlar, o meydana bir gideyim dedim. Sabah çıktım, her taraf polis tabii. Otobüsle bir yere kadar gittim. Sonra indim, yürüdüm. O kadar çok polis vardı ki aralarından yürüdüm meydana geçtim. O kadar da zor değilmiş dedim. Herhalde tek başıma rahat rahat gidiyorum diye görevli falan sandılar. Aradan 10 dakika geçince baktılar orada yabancı biri gibi duruyorum. Hemen bir anda bir hareketlilik oldu, biri koştu; 'Ne yapıyorsun burada, kimsin sen?' dedi. Ben '1 Mayıs'a geldim' deyince 'Kimliğini çıkar' dediler, çıkardım zaten Dêrsim'i görünce... Hemen hızlıca bir grup koşup beni yakaladılar. 'Sen nasıl buraya girdin?' dediler, yürüyerek geldim dedim. Kelepçelediler, iki polis sağıma soluma girdiler. Meydandan İstiklal'e doğru yürüyoruz. Dünya Sineması'nın önünde durduk. Kepenkleri kapalı. Kepengini kaldırdılar, beni içine koydular, kapattılar. Gözaltına aldıklarının hepsini içeri koymuşlar. Bir gece orada gözaltında kaldım. İçeride 200-300 kişi varız. Biz de sinema salonuna girip koltuklarda oturduk. O salonu incelediğimi, o beyaz perdeye gidip dokunduğumu, koltuklara baktığımı çok iyi hatırlıyorum. Sonrasında ya acaba o sinema salonu orada bilinçaltıma mı yerleşti, o karanlık oda duygusu, oradan mı etkilendim dedim. Benim aslında ilk tanışmam oydu, gel de politik sinema yapma şimdi..."

Böylece Kazım Öz, bize hayatından bir kısa filmlik öykü anlatıyor.

Adar'ın sembolü geyik...

Tekrar "Bir Kar Tanesinin Ömrü" filmine dönüyoruz. Hikaye sadece bir aşk hikayesi değil, elbette politik mesajlar da içeriyor. Arka fonda Mazlum Doğan'ın, Yılmaz Güney'in kısa geçitlerini görüyoruz. Dêrsim'in kutsalı Geyik, metafor olarak çok fazla yer alıyor. Kazım Öz, bunları şöyle özetliyor: "Geyik, dağ keçisi çocukluğumun güzellik duygusu, imgesi... Dokunulmaz, özel, saklı... Özgürlük duygusu barındıran, dağlarda yaşayan ve evcilleşmeyen bir varlık. Bu hikayede de herhalde ondan olsa gerek bu aşkın sembolü haline geldi. Hatta filmin içinde Adar'ın dünyasının sembolü haline geldi. Belki sembolü aşan bir metafor olarak çalışmaya başladı. Avrupa'da bir aşk hikayesi ile Türkiye'de ya da Kürdistan'daki bir aşk hikayesini karşılaştırırsak, bu topraklardaki bir aşk hikayesinde daha fazla politik müdahaleler, sebepler, sonuçlar görürüz. Sanki bu biraz zorlama ya da kurgusal bir şeymiş gibi düşünülüyor ama aslında özellikle bizim topraklarımızda aşkı politik ilişkilerden, politik sorunlardan ayrı ele almak bence neredeyse imkansız. Bu hikayede spesifik olarak mesele zaten politik bir sorundan kaynaklı olarak yara alıyor. Kürt meselesi Türkiye'de olmamış olsaydı, çözülmüş olsaydı belki de biz bu hikayeyi böyle izlemeyecektik. Adar büyük ihtimalle sevdiği kadınla birlikte yaşayacaktı."

4 yıldır salon arıyor

Nasıl zorluklar yaşıyor? Neden salon bulamıyor? Önüne hangi engeller çıkıyor? Kürt bir yönetmen olmanın zorlukları neler? Kazım Öz, karşılaştığı sorunları şöyle aktarıyor: "Çok ince bir politika yürütülüyor. Bazen duruma göre film tamamen de yasaklanabiliyor. Ama bazen yasaklanmadan da yasaklanabiliyor. Gizli sansürle bu devam ettirilebiliyor. Ekonomik olarak, ambargo uygulayarak mesela bunu yapabiliyor. Göstermeyerek, görmeyerek, konuşturmayarak... Sübjektif olarak iktidarın bu konuda somut ürettiği politikaların sonucu olarak bu film 4 yıldır gösterilmiyor. Filmi göstermek için dağıtımcıları bulamıyoruz, salon bulmakta zorlanıyoruz. Kendi gücüm oranında, küçük gösterimlerle, alternatif mekanlarla tıpkı bir filmi çekerken harcadığım enerji gibi buna da enerji harcayarak göstermeye çalışıyorum. Atmosferden kaynaklı bir durum da var. Bu da genelde çok baskıcı, otoriter, faşist rejimlerde olur. Kişiler, kurumlar, yürütücü kurumları yönetenler, -gruplardan bahsediyorum- bunlar belli bir noktadan sonra artık çok küçük iktidarcıklar gibi hareket ederler. Aslında yukarıdan bir talimat gelmesine gerek yoktur. Hatta yukarıyı bile aşarlar. Kraldan daha kralcı olurlar. Dolayısıyla bizim de halka ulaşmamız engellenmiş oluyor. O yüzden de 4 yıldır bu film Türkiye'de festivaller tarafından kabul edilmedi."

Bir film sonrakini besliyor

Her aşaması ayrı emek isteyen bu çalışmayı peki nasıl finanse ediyor? Kazım Öz, bir filmin bir sonraki filmini finanse ettiğini şöyle anlatıyor: "Yazım aşaması büyük emek. Onu oluşturduktan sonra onun oyuncularını, ekibi oluşturmak ayrı bir emek. Sonrasında o ekiple onu, tam olarak sahnelemek, bir emek. Yani çok büyük bir emekten bahsediyoruz. Ve bu emek de, küçük, bir kişinin tek başına kaldırabileceği bütçelerle yapılacak bir alan değil. Bu filmde özel olarak hiçbir yapımcı yok. Aslında 'Zer' filminin özel gösterimlerinden gelen gelirle çektiğim, finanse ettiğim bir iş oldu. Ama tabii bunu vizyona koyamadığımız için yeni filmi o yüzden çekemiyorum. Yönetmen işte film çekmiş, çok büyük paralar kazanıyor zannediliyor. Halbuki bunun nasıl bir bütçe yokluğunda, nasıl sıkıntılar içinde çekildiğini izleyici çok bilmiyor."

Öz gücümle seyirciyle buluşuyorum

Öz, sinema dünyasında işleyen çarkı, sistemin öğütücü ve kendine muhtaç bırakma makinasını şöyle anlatıyor: "Sistem seni muhtaç hale getirip, kendi finanse ettiği bir düzende senin fikirlerini törpüleyerek, ehlileştirerek iş yapmanı istiyor. Yani ben şu koşullarda istesem bakanlıkla, sistemle çok rahatlıkla para getiren işler yapabilirim. Buna hemen cevap vereceklerini zaten öngörüyorum. Böyle teklifler de zamanında çok geldi ama o zaman düşündüğün sinemayı yapamıyorsun. Düşündüğün sinemayı yapmaya kalkıştığında da evet böyle birçok zorlanma, ekonomik olarak zorlanma, yalnızlaştırılma oluyor. Bu aslında ambargo, sansür. Mesela bir festivalde siz görünmüyorsunuz. Bir gazete, filmle ilgili bir haber yapmıyor. Yokmuşsunuz gibi davranıyor. Hatta bu konuda sadece sistemi, iktidarı da eleştiremeyiz. Muhalif kurumlar da aslında çoğunlukla benzer refleksler gösteriyorlar. Mesela bu filmin gösterilmemesinin bir sebebi de bu filmin içinde hikaye gereği birtakım açık sahnelerin olması. Bu cinsel sahneler mesela alternatif sinema festivalleri yapan ya da Türkiye'de Kürt Sineması ya da devrimci sinema yapan kesimlerce de bir sansürle karşı karşıya kalıyor. O yüzden de aslında gösterilemiyor. Muhalif olan cephede de sorunlarla karşılaşınca daha da zor bir durum oluyor. Ama tabii ki bir yol var. O yol da bence şöyle filmin yine de bir seyircisi var, takip eden, görmek isteyenler var. Filmin önü kapatılsa da onu çekip almaya çalışan bir kitle de var. Ben o kitleyle bağlantı kurmaya çalışıyorum. Bir anlamda kendi öz gücümle, kendi seyircimle buluşmaya çalışıyorum. Bu süreç bende ona dayanarak devam etme pratiği geliştirdi."

Gizli sansür uygulanıyor

Filmde Kirmanckî (Zazakî) sahneler çok, yine bazı şarkılar Kirmanckî. Müzikler için özel çalışılmış. Film müziği bestecisi Mustafa Biber ile Kazım Öz'ün birlikte yazıp ürettiği müzikler dikkat çekiyor. Sözü Kazım Öz'e bırakıyorum: "Biz gerçekten bir müzik prodüksiyonu olarak ele aldık. Dengbêj, tango müzikleri, ortam müzikleri... Mesela şu an kaç filmde Zazakî sahneler var? Bu filmde Zazakî çok fazla sahne var ve bunun kendisi bile yeterli olmalı bir şeyi yapabilmek için. Mesela Dêrsim'de biz bu filmi daha hiç gösteremedik. Hiçbir kurum, yerel yönetimden hiçbir kişi 'Şurada bir gala yapalım, bir gösteri yapalım' demedi. O yüzden biraz çuvaldızı kendimize de batırmamız lazım. Yine Türkiye'de dijital platformlarda bu konuda çok ciddi bir gizli sansür uyguluyorlar. Mesela Elif Ana vizyona girdi, filme şu an çok yoğun bir talep var, Türkiye'de çok ciddi bir seyircisi var. Ama filmi hiçbir platform almıyor. Netflix ve televizyonlar dahil hepsine önerdik ama filmi izledikten sonra politik buldukları için yayınlamayı göze alamadıklarını söylüyorlar."

Alternatifin örneği

Kazım Öz, son olarak şunları söylüyor: "Alternatif siyaset kurumları, kültür kurumları bu tür üretimlere sahip çıkması gerekir. Aslında sadece destek gibi de düşünmemek lazım. Biraz görevi olarak da görmek lazım, o alanları da geliştirecek işler aslında bunlar. Eğer siz bir alternatif festival yapıyorsanız, ancak böyle filmlerle alternatif festival yapabilirsiniz. Başka çaresi yok ki bunun. Biz o festivallere de hizmet etmiş oluyoruz. Avrupa'daki Kürt film festivalleri ilk dönemlerinde, hemen hepsinin başlangıç yıllarında benim filmlerimle açılışlar oldu. Bazı yerlerde sinema salonları açtırdı. Bu sadece filme verilen bir destek değil, biz de o kurumlara, film çekerek destek olmuş oluyoruz. Bu, Kürt sinemasına da destek demek. Filmlerde Kürtçe de var, Türkçe de var. Dolayısıyla bu aynı zamanda ana dili de desteklemek demek."