- Kürt hareketine dayatılan “bölge partisi” olma refleksi devletin yürüttüğü sinsi politikalar kadar kimi Kürtlerin kapıldığı “milliyetçi” yaklaşımla da ortaya çıkıyor. Bir oyuncunun protest tavrı, bir komedyenin “zıpır” söylemi, bir şarkıcının pop kültüründe dahi korunmuş fikirleri bizler için eskiden ne kadar önemliyse şimdi de öyle olmalı. Bahsi geçen yüzde 20 oy potansiyeli hayal değil, çoğulculukla ve çokseslilikle ortaya çıkacak doğal bir sonuç.
BİLGE AKSU
2014 yerel seçimlerinden önce sosyal medyada bir görsel yaratıldı. Jack Nicholson’ın gençliğini gördüğümüz bir fotoğrafta oyuncu ellerini iki yana açmış, rahat ve umursamaz bir ifadeyle gülümsüyordu. Görselin altına da “Ortamlarda Sırrı’ya verdim dersin, kim bilecek…” cümlesi yazılmıştı. CHP’nin adayı Mustafa Sarıgül’dü ve Gezi’nin üzerinden henüz 1 yıl bile geçmemişti. 2013 Haziran’ında görünür hale gelen çok sesli, çok kültürlü ortamın mimarlarından biri olarak görülen Sırrı Süreyya Önder’in İBB adaylığı özellikle şehirli, genç ve entelektüel kesimde bir heyecan yaratmıştı. Üretilen bu görselle CHP’ye yakın sosyal medya kullanıcıları hem kendi adaylarına oy istiyor hem de büyükşehrin okumuşlarının HDP meylini hicvediyordu. O zamanlar belirli bir kesim için HDP’li olmak, HDP’ye oy vermek “cool” bir hareketti.
Bunda hiç şüphesiz Gezi’de zirveye ulaşan çoksesli ortamın etkisi vardı. Devlet, öncesindeki 10 yılda cumhuriyet tarihinde hiç görülmedik biçimde farklı seslere alan açtığını vurguluyordu. Daha 90’ların sonunda Ahmet Kaya linç edilmemiş gibi Kürtçe TV kanalları açılıyor, tabelalar değiştiriliyor, Lazca gibi Kirmanckî gibi dillerde üretilen eserler ortaya çıkıyordu. AKP iktidarı, başlangıçta mücadele ettiği tek sesli devlet görüntüsüyle kavgaya tutuşurken biraz da zorunluluktan bu alanları genişletmek zorunda kalıyordu. Neticesi, işte yukarıda söylediğim gibi hem Gezi’ye hem de “havalı bir HDP”ye giden yolu açıyordu.
Çoksesli olmak, devrimci mücadelenin bir gereği. Devletlerin tek sesli yapısı, kendi iktidar alanını koruma refleksiyle ne kadar güçleniyorsa, direnenler de farklı kültürleri, kimlikleri, sesleri sahiplenmek, hatta bizzat çoğaltmak zorunda. İrlanda’nın devrimcileri Londra’daki Punk’çılarla, sokak sanatçılarıyla fikirsel düzlemde bir araya gelmeseydi belki de netice kökten değişirdi. ABD’nin Kara Panterler’i ilk olarak siyahları polis zulmünden korumak için örgütlendiyse de 70’lerde kurdukları kahvaltı masalarına kadın hareketlerini, demokrat beyaz yakalıları, kilise çevresini de katarak büyüdüler. Aksi durumda hem tamamen marjinalleşir hem de yalnızlaşırlardı.
Kürt Hareketi ve çevresini o zamanlar “havalı” kılan nedenler hiç değişmese de son 10 yılda yaşanan türlü baskı politikası, sahadaki sonucu bir ölçüde değiştirdi. Yeniden yükselen savaş, imzacı akademisyenlerin cezalandırılması, OHAL şartları, sansür ve en önemlisi yeni neslin bir kısmıyla zayıflayan bağlar artık yeni bir gerçeklik dayatıyor bize. Tabana yayılarak büyüyen örgütlü hal, artık sosyokültürel kodları dikkate almadan, yalnızca seçim psikolojisine indirgenmiş halde sürdürülmeye çalışılıyor. Buna bir de kimi siyasi partilerin de alet olduğu “yalnızlaştırma” politikaları eklenince ortaya çıkan netice, eski görünümden epey uzağa düşüyor.
Bu meseleye neden böyle kafa yorduğuma geleyim. Türkiye son bir haftadır bir komedyeni konuşuyor. Çorumlu Deniz Göktaş, yaklaşık 2 hafta önce Youtube’a yüklediği “Ölü Deniz” adlı yeni gösterisiyle kısa sürede 10 milyonu aşkın izlenme sayısına ulaştı. Bir buçuk saatlik gösteride Göktaş, hızlı ve akıcı bir anlatımla bize bir Türkiye panoraması sunuyordu. İçeriğindeki cesur ve kışkırtıcı politik şakalar, dikkat çekici sahne tasarımı ve Göktaş’ın keskin diliyle birleşince seküler ve muhalif kesim için yeni bir kahraman potansiyeli ortaya çıktı ve kısa sürede bir fenomene dönüştürüldü. Fakat Deniz Göktaş bunu ilk kez yapmıyordu. 2023’teki “Selam Selam” adlı gösterisinde de benzer bir içerikle karşımıza çıksa da yeterli etkiyi o zaman yaratamamıştı. (O dönem bu sayfada gösteriye dair bir şeyler yazmıştım: “Politik Mizahın Dönüşümü ve Deniz Göktaş” https://justpaste.it/cph1g)
Göktaş da son gösterisinde bundan bahsediyor. Devrimci bir ailenin çocuğu olarak sahnedeki ilk günlerinden beri hem ideolojik perspektifini hem de Alevi kimliğini sahiplenen komedyen, 2023’teki gösterisinden sonra cezalandırılmayı beklediğini ama bunun gerçekleşmediğini belirtiyor. Sahneye koyduğu kesik kafa görüntüsü hem grotesk hem de tarihsel bir karşılığa sahip. İktidar aygıtlarının her dönemde yaptığı üzere, marjinalleştirdiği kişilerin kafalarını meydanlarda dolaştırması misali Göktaş da gösterinin jeneriğinde kendi kafasını İstanbul sokaklarında bir aracın arkasında dolaştırıyor. Video’nun başlığı ise hem içerikteki en cesur şakalarından birine konu olan Fethiye-Ölüdeniz’i hem de gösterinin yayılmasından sonra beklediği tepkilere binaen artık fişinin çekileceği öngörüsünü temsil ediyor.
Ortaya çıkan durum epey tuhaf. Muhalif kesimin apolitizmini ifşa ettiği “Neşemizi çalamazlar” repliği tam da aynı kesim tarafından sahiplenilirken; tesettürlü kadınları öcü gibi gören seküler kesimi eleştirdiği şakasını ise inançlı kesimler linç ediyor. Cumhurbaşkanına dair anlattıkları ise bardağı taşıran son damla olarak genç komedyenin yurtdışından geldiği gibi apar topar derdest edilmesine, 2 gün içinde kuyu tipi hapishaneye gönderilmesine neden oluyor. Türkiye için sıradan bir gündem akışı…
Tuzağa düşmemek…
Buraya kadar okuyanların “Peki biz ne alaka?” dediğini tahmin ediyorum. Yavaştan oraya geleyim. Deniz Göktaş videoyu yükleyip ortadan kaybolur kaybolmaz hararetli bir tartışma başladı sosyal medyada. Sekülerler bir kahraman yaratmanın heyecanına, muhafazakarlar bir alevinin Müslümanlıkla ilgili şakalar yapmasının dehşetine kapılmışken kimi Kürt çevreleriyse “kendi gündemlerini” takip etmeleri gerektiğini savundu. Yukarıda bahsettiğim yalnızlaştırma politikalarının bir sonucu olarak son yıllarda Kürt çevreleri, Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin paradigmasının tersi istikamette, milliyetçi bir çizgiye meyletmiş durumdaydı. Onlara göre Türkiye’nin batısını ilgilendiren bu gibi meseleler Kürtleri oyalıyor ve gerçek gündemlerinden uzaklaştırıyordu.
Burada gözden kaçan ve ne yazık ki aklıselim görünen kimi bireylerin de kapıldığı çok hayati bir yanlış var. Direniş hareketleri nihai olarak bir sebebe dayansa da gündelik olarak kendi gündemleriyle sınırlı bir çizgi izleyemez. 20 yıl evvel köyünden çıkıp üniversite okumaya gitmiş bir sürü Türk genci Kürt hareketiyle bu sayede tanışıp kaynaştı. Koma Amed’i bilmiyorlardı fakat Kardeş Türküler’de ilk kez Kürtçeyi duydular. Yılmaz Güney’i izlememişlerdi fakat Önder Çakar’ın senaryolarında kendilerine yakın fikirlere rastladılar. Mehmed Uzun’u okumamışlardı fakat Orhan Pamuk’u Özgür Gündem’in binasının önündeki dayanışma esnasında görüp önyargılarını kırdılar.
90’lardan sonra en şiddetli çatışmaların yaşandığı özsavunma süreci ve sonrasında ortaya çıkan dağınık görüntü belki zorunlu bir sonuçtu. Sürgünler, hapisler ve kayıplarla ortaya çıkan yorgunluk, hoşumuza gitmese de o dönemin olağan bir çıktısıydı. Fakat tam da şimdi, kurulmaya çalışılan pozitif barış döneminde bu yılgınlıktan kurtulmak ne kadar hayati önemdeyse, eskiden sahip olduğumuz çoksesli yapıyı yeniden inşa etmek de bir o kadar önemli. Kürt hareketi ve çevresi, kuruluşundaki anlayışa da uygun olarak yeniden kitlelere açılmak, onları yanlarında tutmak ve yeni dönemi böyle tasarlamak zorunda.
Kürt hareketine dayatılan “bölge partisi” olma refleksi devletin yürüttüğü sinsi politikalar kadar kimi Kürtlerin kapıldığı “milliyetçi” yaklaşımla da ortaya çıkıyor. Dayanışmanın, direnişin ilk gereksiniminden, çokseslilikten ve en önemlisi halkların kardeşliği anlayışından uzaklaşmak, önünde sonunda dönüp yine Kürt hareketinin direnme kapasitesinden eksiltiyor. Devlet direnenler için kuyu tiplerini tasarladığı gibi, zayıf zihinler için ayrışma potansiyelleri yaratıyor. Bu tuzağa düşmemek, bu algıyı tersine çevirmek şimdi her şeyden önemli.
Tam da bu yüzden, kendisi ve ailesi devrimci bir geleneğe yaslanan Deniz Göktaş elbette en çok bizim meselemiz olmalı. Söyledikleri ya da söylemedikleriyle değil, söyleyebilme potansiyeliyle en çok bizim radarımızda bulunmalı. Kuyu tipi hapishanelerin kapatılması için sürdürülen mücadeleye de desteğini bildiğimiz Göktaş’ın, böylesine gündem olmuş biçimde bir kuyu tipine hapsedilmesi nasıl ki sıradan insanların da ilgisini o yöne çekiyorsa, buradaki potansiyel nasıl kendini birdenbire dayatıyorsa, başka gündemlerde de benzer sonuçlar almaya çalışmalıyız. Bir oyuncunun protest tavrı, bir komedyenin “zıpır” söylemi, bir şarkıcının pop kültüründe dahi korunmuş fikirleri bizler için eskiden ne kadar önemliyse şimdi de öyle olmalı. Yolun sonuna gelmedik, bir virajı alıyoruz sadece. Bahsi geçen yüzde 20 oy potansiyeli hayal değil, çoğulculukla ve çokseslilikle ortaya çıkacak doğal bir sonuç.