Kürtlüğü bir “hal” olarak görmüyorum
Kültür/Sanat Haberleri —

Dilan Engin
- Yeni filmim Kürtçeyle aramdaki mesafeyi kapatma niyetinden ortaya çıktı. Türkiye’de yaşayan ve çeşitli siyasi ya da kişisel nedenlerle ana dilinde konuşamayan bir kadının, ana diliyle kurduğu ilişkiyi onarma çabası filmin temelini oluşturuyor. Ben de yönetmen olarak iki dillilik meselesine kendi hayatım üzerinden bakmaya çalışıyorum.
MIHEME PORGEBOL
Yönetmen Dilan Engin, “Prenses Model” ve “Eve Dönüş”ün ardından üçüncü belgesel projesi “İçimde Kurumuş Ot Sesi” üzerinde çalışıyor. Dilan Engin, yeni filminde devletin ana dil üzerinden kurduğu şiddetin bireysel hafızada bıraktığı izleri kendi deneyimi üzerinden görünür kılmayı hedefliyor.
Film, yönetmenin bir festivalde “Eve Dönüş” üzerine Kürtçe konuşmakta zorlanmasıyla başlayan bir kırılma anına dayanıyor. Dilan Engin, bu deneyimin ardından ana diliyle kurduğu ilişkinin eksikliğini ve kırılganlığını fark ederek, iki dillilik meselesine kendi hayatı üzerinden bakmaya çalışan bir belgesel yapmaya yöneliyor. “İçimde Kurumuş Ot Sesi bu fark edişten doğdu” diyen Dilan Engin ile yeni projesini ve sinemaya yaklaşımını konuştuk.
İzmir’de yaşayan bir Kürt sinemacı, Türkiye’nin en büyük metropollerinden birinde ne çeşit Kürtlük halleri yaşar? Kürtlük, günlük hayatta ve sinemayla ilgilenirken ne şekilde hatırlatıyor kendini?
Sanırım Kürtlüğü bir “hal” olarak görmüyorum, görüyorsam da bu, yalın halimdir. Aslında Kürtlüğümü bir başkasına tanımlamak zorunda kalıp, anlaşılması için uzun uzun cümleler kurduğumda İzmir’de olduğumu fark ediyorum. Çoğu zaman bu tanışma ve anlaşılma çabası karşılıklı bir ilişkiye dönüşmüyor. Anlaşılmadıkça, tanınmadıkça kendimi ısrarla açıklama ve kanıtlama ihtiyacı duyduğum zamanlar sıkça oldu. Anlaşılmak ve kabul görmek isteği, birçok unsurdan oluşan ve homojen olmak zorunda olmayan Kürtlüğü bir süreliğine bir temsil gibi sunmama neden oldu. Tesis ettiğim ya da edeceğim bütün “iyilik” hallerinin Kürtlerin hanesine yazılacağını düşünerek, ip üzerinde yürüyen bir cambazın dikkatine benzer bir özenle yaşadığım dönemlerde.
Elbette Kürtlerin metropollerde “bulunma hali” birbirine benzeyen süreçler içeriyor, ben de bundan bütünüyle azade değilim. Bunun yanında beni de bir temsile zorlayan bu ilişkinin nasıl kurulduğunu ve nasıl örgütlendiğini anlamaya çalışıyorum.
İzmir’de olmayı çoğu zaman bir tür arafta olma haliyle tarif edebilirim. Bu duygu üzerine düşündükçe, beni biçimlendiren şeylerden çok da uzaklaşmadığımı fark ediyorum. Nerede anlaşılmıyorsam orada ısrar etmek gibi bir refleksim var. Kendini sürekli hatırlatan bir sorumluluk duygusuyla hareket ediyorum. Dolayısıyla yazdığım ya da çektiğim işlere de bu duygu sızıyor ve onları biçimlendiriyor. Bunu özellikle yapmaya çalışmıyorum, daha çok doğalında oluşan bir şey.
Dilan Engin kimdir?
1988’de Wan’da dünyaya gelen Dilan Engin, 2007’de Ege Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde okumak üzere İzmir’e yerleşti. Yarıda bıraktığı bu bölümden sonra, Dokuz Eylül Üniversitesi Film Tasarımı ve Yazarlık bölümünde lisans ve Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nde, “Sinemada kadın-mekan ilişkisi” üzerine yüksek lisans yaptı. Yazı ve sinema alanında çalışmalarını sürdüren Dilan Engin, belgesel ve kısa film projelerinde araştırmacı, senarist ve yönetmen olarak çalıştı.
“İçimde Kurumuş Ot Sesi” fikrinin bir Kürtçe röportaj talebine cevap olamamanın üzerine geliştiğini biliyoruz. Film bağlamında o duygu ve tecrübeyi biraz anlatır mısınız?
“İçimde Kurumuş Ot Sesi” Kürt anlatı geleneğiyle çevrili bir evde büyümüş olmama rağmen ana dilimi yeterince iyi konuşamıyor oluşumdan doğan otobiyografik bir belgesel projesi. Film aslında Kürtçeyle aramdaki mesafeyi kapatma niyetinden ortaya çıktı. Türkiye’de yaşayan ve çeşitli siyasi ya da kişisel nedenlerle ana dilinde konuşamayan bir kadının, ana diliyle kurduğu ilişkiyi onarma çabası filmin temelini oluşturuyor. Ben de yönetmen olarak iki dillilik meselesine kendi hayatım üzerinden bakmaya çalışıyorum.
Ana dil talebi çoğu zaman geleceğe dönük bir hak mücadelesi olarak konuşuluyor, doğrudur da. Bir diğer taraftan, benim gibi dil konusunda arada kalmış insanlar için bu mesele bugünün içinde yaşanan, çok daha kişisel ve onarıcı bir ihtiyaçla da ilgili.
Filmin çıkış noktası ise FilmAmed Film Festivali’nde yaşadığım küçük ama benim için oldukça belirleyici bir karşılaşmaya dayanıyor. Festival sırasında “Eve Dönüş” filmim hakkında Kürtçe bir söyleşi yapmam istendi. Gündelik konuları konuşabildiğimi ama filmim hakkında konuşacak kadar Kürtçeye hakim olmadığımı fark ettim. Denedim, fakat gerçekleştiremedim. O an, ana dilimle kurduğum ilişkinin ne kadar eksik ve kırılgan olduğunu açık biçimde gösteren bir eşik oldu. Film de biraz bu fark edişten doğdu. Aradaki mesafeyi görünür kılma, onunla yüzleşme ve o mesafeye rağmen yeniden yürümeye çalışma halini takip ediyorum.
Ana dilimde konuşamamamın siyasi sebeplerle, sistematik sansürle ve bunun gündelik hayata sızan otosansür biçimleriyle ilişkili de olduğunu düşünüyorum. Bu konuşamama halinin birçok ayağı var.
“İçimde Kurumuş Ot Sesi”nin devlet aklının ana dil üzerinden kurduğu şiddetin hayatımda nasıl izler bıraktığını imleyen, bunu kendi deneyimim üzerinden görünür kılmaya ve deşifre etmeye çalışan bir belgesel olmasını istiyorum. Kürtçeyi gündelik hayatın içine katmanın yalnızca politik bir talep değil aynı zamanda bireysel düzeyde iyileştirici bir imkan olduğunu da düşünüyorum. Yeni bir sözcük öğrendiğimde onunla neleri anlatabileceğimi, zihnimde nasıl yeni örüntüler kuracağını ve hangi imajları çağıracağını merak ediyorum. Umarım bu film benim için tam da böyle bir deneyim alanı olacak.
Bir diğer filminiz “Eve Dönüş”ü “İnsan aklının unutmakla yaralandığı zamanda, utanarak hatırlamanın filmi” olarak tanımlamışsınız.
Bu tanım biraz da diğer çalışmalarımda da tekrar eden bir refleksle ilgili: toplumsal bir meselenin kişisel deneyimine bakma isteği. Hesabını sormak istediğim birçok şeyi zamanla romantik bir anımsamaya dönüştürdüğümü fark etmem ve bundan duyduğum utanç üzerine düşünmeye çalışan deneysel bir iş aslında.
Film biraz da bu yüzden kişisel bir hatırlama mektubu gibi. Adil bir yüzleşmenin önemli eşiklerinden birinin de toplumsal hafızayla mümkün olacağına inanıyorum. Bu nedenle film, bir bakıma kendime sürekli hatırlamayı anımsattığım bir mektup. Hafızanın nasıl çalıştığıyla, neyi, nasıl hatırlayıp unuttuğumuzla da ilgileniyorum. Aslında hepimizin bildiği o eski söze de bir şekilde işaret ediyor: “Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür.” İnsan hafızasının unutmaya meyilli olduğu fikri. Buna sanırım biraz alınıyorum.
“Prenses Model” filminizde kameranızı bir gelinlik dikim atölyesine çeviriyorsunuz. Burada bir yandan gelinliklerin üretim sürecine tanıklık ederken, diğer yandan emekçi kadınların gelinlik imgesi üzerinden dünyaya ve topluma bakışlarını gözlemleyebiliyoruz.
Kadın deneyimlerine yer vermeyi baştan planlanmış bir temsil çabası olarak değil, daha çok kendi hayatımın içinden gelen bir bakış olarak görüyorum. Sinemada çoğu zaman beni huzursuz eden, karnımı ağrıtan deneyimlerin peşinden gidiyorum. “Prenses Model” de böyle bir yerden çıktı. Sinema öğrencisi olduğum dönemde bir süre gelinlik atölyesinde çalıştım. Gelinlik ile kefen arasındaki tuhaf benzerlik ve bu iki nesne arasındaki yolun bu ülkede ne kadar kısa kat edilebildiği fikri atölyede zihnimi kurcalayıp durdu.
Gelinlik aslında evlilik, aile ve kadınlıkla ilgili birçok toplumsal beklentiyi üzerinde taşıyan güçlü bir simge. Ancak vitrinde gördüğümüz o ışıltılı dünyanın arkasında bambaşka bir emek alanı var. Sinopsise de “Film, külkedisi masalındaki prenses ve o perileri baloya hazırlayan periler hakkındadır” yazmıştım. Atölyedeki üretim süreci ile vitrinlerde kurulan hayal arasında ciddi bir mesafe bulunuyor. Seri üretim yalnızca bir kıyafet üretmiyor aynı zamanda toplumun kadına atfettiği belirli bir rolü ve kadınlık tahayyülünü de yeniden üretiyor. Gelinlik ve kefen arasında salınan yolda kadınların çelişkili halini de konuşalım istiyorum. Kadınlardan çoğu zaman tutarlı, kusursuz ve çelişkisiz bir duruş bekleyen bir toplumsal düzen var. Oysa gündelik hayatın içindeki deneyimler bundan çok daha karmaşık. Filmde yapmak istediğim şey tam da bu tür kırılgan anlara dikkat kesilmekti.
“Prenses Model” biraz, bu karmaşayı olduğu gibi perdeye taşımaya çalışan bir çaba. Benim için de içeriden konuşmaya gayret ettiğim, en temelde kadınların hikayelerine, kendi hikayeme, aynı hizadan bakmaya çalıştığım bir film.
9. FilmAmed Belgesel Film Festivali’ne katıldınız. Bu deneyiminiz ve genel sinema tecrübeleriniz ışığında, Kürt sinemasının organize olma kapasitesini nasıl görüyorsunuz? Gözlemlerinizin Kürt sinemasının geneli için geçerliliği ne düzeyde?
Bizleri ötekinin arzusuna göre şekillenen bir temsilden çıkarıp eyleyen özne konumuna getirecek karşılaşma alanları gibi görüyorum filmleri de festivalleri de. Kürt sinemasının bağımsız sinema içerisinde yer bulması, izleyiciye ulaşması her zaman zordu. İşin doğrusu bu da üretimleri hem ekonomik hem de düşünsel olarak sansürlüyor. Kürt film festivalleri bu noktada bu filmlere alan açmak gibi bir yerden ve dahası “festival kültürü nasıl olmalı” sorusuna teorik ve pratik olarak karşılık olmaya çabalıyor. En azından benim şimdiye kadar olan deneyimim bunu söyletiyor. Bir festival organize etmek birçok ilişki biçimini barındırıyor. Bu ilişkiler toplamı eminim bir sürü zorluklar içeriyordur. FilmAmed Belgesel Film Festivali üzerine düşeni yapmak konusunda güçlü bir gayret gösteriyor. 771 filmin başvurduğu ve 24’ünün gösterilebildiği festivalde masterclasslar, atölyeler ve proje destekleme ödüllerinin olması yeni üretimler açısından iyi bir zemin sağladı. Amed'de yapılıyor olması, bütün zorluklara rağmen 9’uncusunun yapılabilmiş olması mutluluk verici. FilmAmed'in genç yönetmenleri izleyiciyle buluşturma ve çok seslikle ilgili gayretini kıymetli buluyorum. Birçok alanda olduğu gibi kültür-sanat alanında da siyasi belirsizlik, kayyum politikaları festivalin yapılıp yapılamayacağını, nasıl yapılacağını belirleyen bir süreç. İstikrarın sağlanamıyor olması, ekonomik olarak sürekli sınanmak, sinemacıları da festival organizasyonunu da zorluyor. Fakat bunlara rağmen film ve festival yapmakta ısrar etmek, işleyiş aşamasında oluşan aksaklıkları onarmak ve gelen eleştirilere göre yeni stratejiler geliştirmekten başka seçeneğimiz olduğunu düşünmüyorum.










