- 'Ağır hasta tutsaklar' listesinde olan ve yıllardır sağlık sorunlarına rağmen tahliye edilmeyen Halil Güneş ölmedi, öldürüldü. Halil Güneş'in PolitikART'ın 116. sayısında yer alan yazı ve şiirini okuyucularımızla tekrar paylaşıyoruz.
İnsan Hakları Derneği'nin (İHD) hasta tutsaklar listesinde bulunan ve tüm çağrılara rağmen tahliye edilmeyen Diyarbakır 2 No’lu F Tipi Kapalı Cezaevi’ndeki tutsaklardan Halil Güneş, bu sabah yaşamını yitirdi.
Güneş, 2 Ocak 1993 tarihinde 23 yaşında iken tutuklandı ve hakkında verilen ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası nedeniyle yaklaşık 29 yıldır cezaevinde tutuluyordu. Uzun zamandır akciğer ve kemik kanseri hastalığıyla mücadele eden Güneş, tutuklandığından bu yana 15 farklı cezaevine sürgün edildi. Güneş'in hastalıkları, gözaltında gördüğü ağır işkenceler sonrasında ortaya çıkmıştı. Başlangıçta kaburgalarında oluşan kırıklar kalp ve akciğerini baskı altında tutarak nefes almada zorluklar yaşamasına sebep olmuş, cezaevlerindeki kötü sağlık koşulları, beslenme ve barınma koşullarıyla rahatsızlıkları zamanla daha da artmıştı.
Güneş’in kız kardeşi, İHD İstanbul Şubesi Hapishaneler Komisyonu'nun 3 Ekim 2020 tarihinde yaptığı 445’inci F Oturumu eyleminde, "Abime ölüm dayatılıyor" demişti.
'Ağır hasta tutsaklar' listesinde olan ve yıllardır sağlık sorunlarına rağmen tahliye edilmeyen Halil Güneş ölmedi, öldürüldü. Halil Güneş'in PolitikART'ın 116. sayısında yer alan yazı ve şiirini okuyucularımızla tekrar paylaşıyoruz.
***
Bu çocuk ölmemeli
HALİL GÜNEŞ
Mağrur bir gece. Mağdur bir halet-i ruhiye ile içimde can çekişen küçük çocuğa bakıyorum. Taze, kaç bahar oldu damarlarında taze kan dolaşalı! Kaç mevsimi ciğerlerine çekti? Bir solukluk can, etrafına neşe saçan. Şimdi can çekişiyor, zor soluklanıyor. Beti bezi soluk, kanı çekiliyor. Ölür mü? Çare, umar yok gibi! Gece mağrur ve muzaffer çığlıklarıyla yürüyor üstüne üstüne…
Onbin yıldır her kavgada yenik. Mağdur bir neslin yaban çocuğu; yalnız, ürkek, bakışıyoruz. Korkunç bakıyor yaşama. Canlı canlı koskocaman bakıyor etrafına… Gözleri bir ışık kalmış. Teni soluk! Ama ışıl ışıl gözleri, bakıyor dik dik gözlerime,
gözlerinize,
gözlere…
Hayır! Hiç mendil satmadı. Çöplüklerde ekmek de toplamadı. Yaşadığı baharlar bir yalandı. Hırsızlanmış baharlar yaşadı. Yalandan korkmuş bir yaban. Şuncacık el kadar daha. Can çekişiyor. Umudun sahte yansısı aynalarda. Aynalar hep kalınlaşan çizgilerle büyük adamların yüzünü yansıtmakta.
Çocuklar aynaya bakmaz. Sadece oynar. Aynada oynayan bir ömürdü. Çocuk ömrünü bir serüven coşkusuyla, masum bir aşkın berrak düşlerine kuruyordu. Düşlerine daldı. Suya, suyun gözüne dalar gibi. Ne kadar da heyecan yüklü. Nasıl da kıpır kıpır bir yürek göğüs kafesinde. Çağlayanlar kadar coşkun…
Koca koca adamların dünyasında yalansız bellemişti kendini. Tıpkı Hz. İbrahim'in daha büyük bir yalanla Nemrut'un yalanlarına başkaldırışı gibi… Başkaldırmıştı ya… Çocuk da olsa ruhu bir yalanın inşaası üzerineydi. Çünkü gerçek diye bellenen de yalandan besleniyordu. Nice kuşaklar büyük yalanlar anaforunda yitmişti. Hırsızlanmış düşler yalana kurgulanmıştı.
Düşleri tutsak alınanın yaşamı sahici olabilir mi?
Gerçek başlangıçta bedenin düşünceye, günümüzde düşüncenin bedene çektirdiği acı değil mi? Acı bir algılama. Ama acıların çetelesinde her bahar kayıt düşüyordu yaralı yüreklere. Gerisi yalan! Sevgiler yalan! Aşk ayartıcı! Ah o aklın zincire vurulduğu öfke anları… Gözler yalan söylemez, ama yüzleri maskeli ve makyaja alınmış. Ayna ne yapsın, ne göstersin? Ayna biçimin yansıması. Özü sırıtan bir ömür yansır mı aynada?
Çocuk bir aynaydı. Belkide bir yaraydı, yalanın bedeninde kendisine kanayan.
Kim yaraladı,
Kimler vurdu
Seni çocuk!
…
Mağrur bir gece, ihanet görmüş çocuk. Mağdur; çocukluğuna bile yabancı. Can çekişiyor. Ölümlü ama erken daha. Ölecek belli, can çekişiyor. Ölecek sessiz sessiz. Ağlamaya bile zamanı yok. Elleri üşümüş, avuçları yanmış…
Aha bak!
İşaret parmağı tetik düşürüyor geleceğe, umuda… Kurşun, kalem bileşik veya ayrı… Kim nasıl okursa kendine… Kurşun+kalem… Ama çocuk can çekişiyor.
Hayır!
Hayır ölmemeli!
ölmemeli!
Yeteri kadar ceset var içimizde.
ÖLDÜRMEYİN!
ÖLDÜRTMEYİN!..
Kurşuni gri bulutlar yoğunlaşırken gökyüzünde, mavilikler gizlenmiş. Ve GÜNEŞ soluk ışıklarıyla kafese hapsolmuş… Kıskanç bakışlara rağmen ışımakta… Gri, kesif, şekilsiz bulutlar sinsice ışığa, ısıya karşı koyma hevesiyle karnından konuşup tutuşuyor.
Sesler sahiplerine hapsolmuş, kendilerinden utanmakta… Bulutlar ağır ağır atacakları naraların külhanbeyi havasında. Yorgunluk çökmüş koca adam yüzlerine. Yılların biriktirdiği kalın çizgiler. Fersiz, donuk gözlerle beklemekte… Bir ömrün demir atmamış duyarsızlığı ve limansız aşklarla… Sonbahar yaprakları gibi kuru, cansız rüzgarlara kulak kesilmekte. Yapraksız ağaç. Solmuş acılar. Suskun ormanlar; utancın ruhları kıyamet bir kaçışta ihaneti kodlamakta…
Yılgın, yaşlı, yorgun bedenler aşka ihanetin kadehleri gibi sallanmakta. Ya bu son ihanetleri olacak ya da…
…
Bir lokma can taşıyan serçeler; çocuklar gibi cıvıl cıvıl. Ciyak ciyak çatılardan bulutlara göğü yırtan çığlıklar atmakta. Kafa tutmaktalar. Hem de en çok zarar görecekleri yağmur taşıyan bulutların karanlığına…
Yaşlı şahinlere, tünek kartallara inat! Serçeler haykırmakta, çocuklar haykırmakta ve vurulmakta, ateşle arınmaktalar. Işık olup ses veriyorlar karanlığa… Ses oluyorlar. Hep bir bilinçten Güneş'in solgunlaştırılmaya çalışılan ışığına…
Serçeler içimizdeki; hepimizin içindeki çocuklar. Serçe canlı çocuklar. Cıvıl cıvıl ruhlarla uyanıp, ölümsüzleşiyorlar…
Olsun! Herkes uyanmalı!
Can çekişse de çocuklar çığlık çığlık
Tenimize tutsak ruhumuzdaki
Derinlik değil uçurum(lar)dır
Her tehlikeye açık yollarda
Çılgınlıklar kovalayan cesaretle
Bir çıkmazdır, kendine bulutumsu gözler… Çıkmaz sokaklar gibi… Oysa çocuklar sokaklarda, barikatlarda, patikalarda öğreniyor yürümeyi uçurum kıyılarında… Mağdur bir halkın mağrur başeğmez çocukları…
* Diyarbakır D Tipi Cezaevi
Arafta
1.
Şafakları kurşunlarla göğsünden sobelenen
Bir militanım imkansız bir aşkın kollarında
Seğirmedi gözlerim inatla gelen ölüme karşı
Kravatlı, etekli işkenceciler utanmadı çıplaklığımda
Hoyrat ellerinde boğulurken açılmadı dilimde kapılar
Ömrüm oluşun koynuna sürer atları korkusuz
Gözlerin de geçer gider dipsiz uçurumlardan
Oysa kayıptır sevgilinin yüreğinde yaşanmayan zaman
Haydi kapındayım hala al zamanına götür
2.
Tenimde her an'ı arafta geçen bir yaşam
Önümde cennetten de öte parlak vaatler
Ve yakama sıkı sıkıya yapışık cehennem azabı
En karanlık hücrelerde dahi peşimden ayrılmayan
Ne güneşteki ışık ile ateş ne de ölüm zebanileri
Korkutup kamaştıramadı kara gözlerimdeki feri
Senin gülen yüzündeki şirin gamzeler kadar
Ben hep arafta kimselerin cesaret etmediği sınırlarda yaşadım.
Halil Güneş
D Tipi Diyarbakır Cezaevi