• Çağdaş kapitalizmde artan toplumsal talepleri karşılayamayan demokratik siyaset, kurulu düzene meydan okuyan yeni nesil muhalefet partilerinin yükselişine yol açarak geleneksel iktidarları sarsıyor.
  • Piyasaların insanlar üzerindeki giderek artan gücüne karşı mücadele etmek yerine, sağa karşı savaşmaya, “demokrasimiz” için son bir kez mevzi almaya ve fedakarlık yapmaya çağrılıyoruz.
  • AfD sorununun arkasına gizlenenler, Almanya’daki meseleleri çözmüyor. Parti yasaklansa bile ne trenler zamanında işleyecek ne de kiralar düşecek, ölümler azalacak, emekli maaşları ve işler güvenli hale gelecek.
  • “Sağa karşı mücadele” AfD sorununu bile çözmüyor. Bugün hâkim olan siyasi akıl, AfD’nin de diğer herkes gibi çoklu kriz karşısında başarısız olma fırsatına sahip olmasından korkuyor.

Wolfgang Streeck* - Çeviri: Yeni Özgür Politika

“Çoklu kriz” içinde olduğumuzu söylemek ne anlama geliyor? Giderek daha az demokratik hale gelen kapitalizm koşullarında, zengin dünyanın bütün ülkeleri, uzun süre pek fark edilmeden devam eden ama şimdi giderek belirginleşen bir dizi krizle karşı karşıya. Bu krizlerin temelinde, devletin uzun zamandır birikmekte olan ve artık kendini açıkça gösteren mali krizi yatıyor. Çağdaş kapitalizmin gelişmesiyle birlikte toplumun devletten karşılamasını beklediği talepler artarken, demokratik siyasetin bunları karşılayacak kaynakları sağlama gücü giderek zayıflıyor. Bunun sonuçlarından biri de, söz konusu ülkelerin tümünde mevcut düzene karşı çıkan yeni türden muhalefet partilerinin dikkat çekici biçimde aynı dönemde yükselmesi. Bu partiler, savaş sonrası dönemin artık yaşlanmış iktidar partilerini yerlerinden etme tehdidi arz ediyor.

Ayrıntılar ülkeden ülkeye değişiyor, ama aralarında büyük farklar yok. Almanya’da, başında kim olursa olsun her hükümet, en azından kısa vadede, özel bir sıralama gözetmeksizin, aşağı yukarı şu sorunlarla karşı karşıya (bunların hepsi son derece yakıcı ve çözülmesi de son derece güç, üstelik hepsinin altında, kamu mallarına ve hizmetlerine yatırım yapılmamasına yol açan örtük bir kemer sıkma politikası yatıyor bu arada):

• büyümenin durgunlaşması ve bunun sonucunda her türlü yapısal değişimin sıfır toplamlı bir hal alması (yani büyümenin durduğu bir ortamda yapılan her yapısal değişiklik, birilerinin kazancı için başkalarının kaybı anlamına gelmeye başlıyor);

• demiryolları, köprüler ve yollar da dahil olmak üzere kamu altyapısının giderek kötüleşmesi;

• büyüyen konut açığı ve kentlerde yükselen kiralar;

• kentlerin ve kırsal bölgelerin iklim değişikliğinin sonuçlarına hazır hale getirilmemesi;

• yaşlanan nüfus ve doğum oranlarındaki keskin düşüş karşısında dengeleyici bir rol oynayacak göç politikasının bulunmaması;

• özellikle ilkokullar başta olmak üzere eğitim sisteminin çökmesi;

• yerel yönetimlerin borç yükü ve gerekli yatırımları yapıp temel hizmetleri sunma kapasitesinin giderek azalması;

• gelir ve servet eşitsizliğinin artması ve düşük gelirli ailelerin (özellikle de tek ebeveynli ve ebeveyni anne olan ailelerin) kronik olarak en ağır darbeyi alması;

• son olarak da, kısmen devletin sağladığı ve finansmanı giderek güçleşen temel hizmetlerde kesintiye gidileceği korkusunun beslediği, geleceğe ilişkin yaygın kaygı.

Bu krizlerin, Almanya’da da başka ülkelerde de iki ortak özelliği var. Birincisi, bunlar, kendileriyle başa çıkması gereken devletlerin zaten ağır bir borç yükü altında olduğu bir dönemde ortaya çıkıyor. İkincisi, siyasi liderlerin bu krizleri çözeceklerine dair verdikleri sözleri, en azından bir sonraki seçime kadar, tutmaları mümkün değil.

Kamu maliyesinin demokratik kapitalizmin Aşil topuğu haline gelebileceği düşüncesinde elbette yeni bir şey yok. 1970’lerden bu yana, kapitalizmin sırtına binen genel maliyetlerle kapitalist şirketlerin bunların karşılanmasına gönüllü olarak katkıda bulunmaya (ya da katkıda bulunmaya zorlanmaya) razı oldukları miktar arasındaki uçurum giderek büyüyor. Bu maliyetler, kapitalist üretimin gerektirdiği koşullardan olduğu kadar üretimin yol açtığı sonuçlardan da doğuyor ve araştırma-geliştirme faaliyetlerinden “beşerî sermaye”nin oluşturulmasına ve çevreye verilen zararın giderilmesine kadar uzanıyor.

Ama bir de şu var: Üretilen artığın küçük bir sermaye sahipleri sınıfının elinde toplandığı bir üretim biçimi olarak kapitalizmin meşruiyetini koruyabilmesi için de kaynak gerekiyor. “Toplumsal ücret”in her biçimi (yani sosyal güvenlik ve sağlık sigortası gibi devletin çalışanların piyasadan aldıkları ücretlere yaptığı ek katkılar) bu meşruiyeti destekliyor. Kapitalist gelişme (ya da “modernleşme”) ilerledikçe ve çalışanlarla ailelerinin yeni ihtiyaçları ortaya çıktıkça bu harcamalar da artıyor; kreşler ve yaşlı bakımı bunun örnekleri. Öte yandan hem çalışan sınıfları hem de onların emeğinden kazanç sağlayan sınıfları vergilendirme imkânı da sınırlarına dayanıyor. Çalışan sınıflar açısından bunun nedeni, vergilerin daha da artırılmasının kapitalizmin ihtiyaç duyduğu çalışma ahlakını ve demokrasinin ihtiyaç duyduğu yurtseverlik duygusunu zedeleme riski taşıması. Sermaye sahibi sınıflar açısından ise küreselleşme ve finansallaşma, vergi makamları kapıya dayandığında sermayeyi başka yerlere kaçırma imkânını olağanüstü ölçüde artırmış durumda.

Wolfgang Streeck/foto:Wikipedia

Özel refah ile kamusal sefalet

Daha 1950’lerde John Kenneth Galbraith, bunun yarattığı çelişkiyi “özel refah ile kamusal sefalet” arasındaki karşıtlık olarak tanımlamıştı. Ama onun gördüğü, henüz yolun başıydı. 1980’lerde ve 1990’larda, devletin karşı karşıya kaldığı taleplerle bu talepleri karşılamak için elindeki kaynaklar arasındaki giderek büyüyen açığı kapatmak için, daha açık söylemek gerekirse, kapitalist üretim düzenini, hem onu yönlendiren kapitalistlerin hem de onların çalıştırdığı kapitalist olmayanların bu düzen içinde kalmasını sağlayacak şekilde sübvanse etmek için, gelişmiş kapitalist devletler yeni bir çözüm buldu. Her iki sınıfın taleplerini, sahip oldukları pazarlık gücü oranında karşılayabilmek için, finans sektörünün üzerindeki düzenlemeler gevşetilirken bu sektörden borçlanmaya başladılar. (Böylece, vergi gelirleriyle karşılanması giderek zorlaşan kamu harcamalarını finanse etmek için, serbestleştirilmiş finans piyasalarının sunduğu borçlanma imkânlarından yararlandılar.) Üstelik bu, Keynesçi anlamda ekonomik dalgalanmaları dengelemek için başvurulan dönemsel bir borçlanma değildi; borç giderek birikiyor ve kalıcı hale geliyordu.

Ama bunun sonsuza dek sürmesi mümkün değildi. Son otuz yılda şirketlere ve “yüksek gelirlilere” yönelik art arda vergi indirimleri yapıldı. Bunun sonucunda, zaten büyük miktarda varlığa sahip kesimlerin serveti daha da büyürken, göçmen emeğine dayanan yaşlanan nüfusun geçimini ve bakımlarını sağlama maliyeti de arttı. Sonuçta borç hızla büyüdü. Almanya bu açmazdan uzun süre, kısmen 1960’lardan kalma altyapıyı yenilemeyerek kurtulabildi. Ancak Merz hükümetinin anayasal borç sınırlarının üzerinde altyapı yatırımlarını borçlanarak finanse etmek için oluşturduğu sözde “özel fonlar” ve ucu açık savunma bütçesiyle birlikte borç artık, borç verenleri tedirgin edecek bir düzeye yaklaşıyor.

Zengin devletin zenginleri…

Normal koşullarda sermaye sahipleri devlet borcundan gayet hatta fazlasıyla memnun olabilir. Devlet borçlanmak zorunda kaldığında, er ya da geç, aksi halde vergi olarak ödemek durumunda kalacakları parayı devlete borç verebilecek sermaye sahiplerine yönelir. Sermaye sahipleri bu parayı vergi olarak devlete vermek yerine borç verdiklerinde, para yalnızca geçici olarak el değiştirmiştir. Mülkiyeti yine onların elindedir; devlet ise parayı onlar adına güvenli bir yerde tutar ve karşılığında piyasa koşullarına uygun faiz öder. Sermaye sahipleri öldüklerinde de hem anaparayı hem de faizi çocuklarına miras bırakabilir. Böylece servet yalnızca kendi sınıflarının içinde değil, aile içinde de kalır.

Kim bundan kaygılansın ki? Ne var ki bir noktada işler değişir: Borç o kadar büyür ki, “piyasalar” devletin “kredi itibarını” kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu düşünmeye başlar. Yani devletin faiz ödemelerini artık cari gelirlerinden karşılayıp karşılayamayacağı kuşkulu hale gelir; hatta faiz ödemelerinin kendisini yapabilmek için bile yeniden borçlanması gerekir. Bunun sonucunda yeni borçlanmaların maliyeti yükselir; çünkü devletin borcunu ödeyememesi ya da demokratik egemenliğin sahibi olan seçmenlerin demokratik iradesiyle bir “tıraşlama”ya (yani devletin borcun bir bölümünün silinmesine) gidilmesi riski ortaya çıkar.

Faizlerin enflasyonu dizginlemek gibi başka nedenlerle yükselmesi de aynı sonucu doğurur. Giderek daha fazla sayıda ülke bu noktaya ulaşmış durumda ya da ulaşmak üzere. Bunların arasında ABD de var. Orada merkezi hükümetin bugün ödediği faizler, ülke tarihinin en yüksek savunma bütçesini bile aşmış durumda; buna İkinci Dünya Savaşı yıllarındaki savunma harcamaları da dahil.

“Piyasaların” anlaşılması güç hükmü uyarınca kredi itibarını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalan devletler artık yurttaşlarını örtük değil, açık bir kemer sıkma politikasını kabul etmeye ikna etmek zorunda. Bugün dünyanın dört bir yanında olan biten tam da bu. Bunun tek istisnası ABD; çünkü dünyanın rezerv para birimine sahip olan ülkesi olarak, kaçınılmaz çöküş gelip çatana kadar en azından istediği kadar dolar basabilir.

Bugün hâlâ demokratik olan kapitalist ülkelerin (bu ülkeler ister büyük ister küçük olsun) karar alıcıları, bu kötü haberi halklarına nasıl verecekleri sorusuyla boğuşuyor. Almanya’da bu süreç sözde “reform tartışması” adı altında yürütülüyor. Emekli aylıklarında, hastalık izninde ve işçileri koruyan düzenlemelerde yapılacak kesintiler, “piyasaların” dikkatli bakışları altında tartışılıyor. Öte yandan Batılı müttefikleri ve silah sanayisini yatıştırmak ve belki de sanayisizleşmeyi son anda yavaşlatmak amacıyla borçlanma musluğu sonuna kadar açılıyor.

foto:AFP

Merkez partilerin iyimserliği sınırda…

Önümüzdeki dönemde giderek hızlanan mali krizi kontrol altına alma konusunda artık hiçbir umutları olmadığını, ona eşlik eden altyapı ve refah krizlerini de çözemeyeceklerini gören geleneksel merkez partileri, özellikle de borçlanma sınırına artık dayanılmışken, geleneksel olarak benimsedikleri iyimserlik ve moral verme siyasetini (“Bunu başarabiliriz”) terk etmiş durumda. Angela Merkel dönemindeki kadar karşılık bulmuyor bu yaklaşım. Aynı şey, demokrasinin alışıldık nakaratı için de geçerli: Hükümetin politikalarından memnun değilseniz, bir sonraki seçimde başka bir partiye oy verebilirsiniz. Ne var ki bunun, yeni sistem karşıtı muhalefetin işine yarama ihtimali fazlasıyla yüksek görünüyor. Böylece, başlıca partilerin birbirleriyle çatışmaktan kaçındığı bir parti kartelinin oluşmasının önü açılıyor. Almanya açısından bu senaryo özellikle inandırıcı: Sonuçta CDU ve SPD, “gölge kemer sıkma” yılları boyunca neredeyse kesintisiz biçimde iktidarda kaldı ve çoğu zaman da koalisyon halinde ülkeyi yönettiler.

Bu noktada krizin ikinci bir sahnesi açılabilir. Sorun artık yalnızca yükselen kiralar, insanları ezen yaşam maliyetleri, giderek daralan kamu hizmetleri ya da nüfusun giderek daha büyük bir bölümünün Almanya’da en hızlı büyüyen sektör olan gıda bankalarına muhtaç hale gelmesi değildir. Artık sorun “popülizm”, AfD ve yeni faşizmdir. Böylece “biz demokratların” bir kez daha safları sıklaştırması gerekiyor. Piyasaların insanlar üzerindeki giderek artan gücüne karşı mücadele etmek yerine, sağa karşı savaşmaya, “demokrasimiz” için son bir kez mevzi almaya ve fedakarlık yapmaya çağrılıyoruz. Bunun uğruna da, sübvanse edilen sermaye piyasalarının dayattığı açık kemer sıkmanın ilk darbelerini kimin yiyeceği, zaten korunmakta olan kimlerin ise daha uzun süre korunacağı konusundaki "önemsiz didişmelerimizi" bir kenara bırakmamız isteniyor.

İlk bakışta, en azından iktidardaki siyasi sınıfın perspektifinden, bunun kuşkusuz bir cazibesi var. AfD’ye karşı “doğru düşünen” insanların düzenlediği gösteriler, hayat pahalılığına karşı düzenlenen gösterilerden daha makbul; AfD'yi iktidardan uzak tutacak “güvenlik duvarları” (siyasi koalisyonlar gibi), eski apartmanların dış cephelerini yalıtmaktan çok daha ucuz; Anayasayı Koruma Dairesi’nin korku pompalayan raporları, bütün çocukların bir arada kabul edilip birlikte yetiştirilebileceği kreş ve okullardan çok daha düşük maliyetli. Üstelik ‘militan demokrasi’ adına, seçmenlerin en az üçte birinin desteğini alan bir partinin Anayasa Mahkemesi tarafından yasaklanması fikriyle oynamak, hükümetin gündelik ve sıkıcı işlerinden akşam haberlerine taşınacak heyecan verici bir hikâye çıkarmanın da en kolay yolu.

AfD sorununun arkasındaki gerçek…

Ama bunun da ne şimdi ne de uzun vadede işe yaraması mümkün. “Sağa karşı mücadele” AfD sorununu bile çözmüyor. Kitlesel gösteriler, parti konferanslarının boykot edilmesi, güvenlik duvarları, Anayasayı Koruma Dairesi’nin değerlendirmeleri (“kesin olarak aşırı sağcı”) ve bir parti yasağı tehdidi, AfD’nin son kamuoyu yoklamalarında birinci sıraya yükselmesini ya da yakın zamanda yapılan Saksonya-Anhalt seçimlerindeki zaferini durdurmaya yetmedi. Çünkü bunların hiçbiri, siyasi sınıfın AfD sorununun arkasına gizlemek istediği gerçek meseleleri çözmüyor. Parti yasaklansa bile trenler yine zamanında işlemeyecek, sıcağa bağlı ölümlerin sayısı azalmayacak, kentler daha yaşanabilir hale gelmeyecek, kiralar düşmeyecek, emekli maaşları ve işler daha güvenli olmayacak. Öte yandan AfD’nin siyasi ya da fiziksel olarak hapse atılmak yerine hükümete girmesi durumunda da sonuç aynı olurdu. Ancak bugün hâkim olan siyasi akıl, AfD’nin de diğer herkes gibi çoklu kriz karşısında başarısız olma fırsatına sahip olmasından korkuyor.

Demokrasi ile popülizm deliliği…

“Demokratlar”ın bir şeyi hatırlamasında fayda var. Einstein’ın büyük ihtimalle hiç söylemediği, ama söylediği varsayılan şu sözü: “Delilik, aynı şeyi tekrar tekrar yapıp farklı sonuçlar beklemektir.” Bir sonraki gösterinin ya da bir sonraki taraflı televizyon haberinin AfD’yi zayıflatacağı umulmamalı; tam tersine, sonuç bunun aksi olacaktır. Devletin ve demokrasinin güçleri, yönetiminde söz sahibi oldukları krizlerden dikkatleri uzaklaştırmak uğruna enerjilerini “demokrasi ile popülizm” arasındaki ikincil cephede tüketmeye devam ettikleri sürece AfD’nin işi daha kolay olacak.

Aynı durum, “militan demokrasi”nin aldığı son biçim için de geçerli: İçerideki düşmana bir de dışarıdan bir düşman (yani Rusya) eklemek ve komplo teorileri aracılığıyla ikisini mümkün olduğunca birbirine bağlamak. Ne var ki sosyal devletin bir garnizon devletine dönüştürülmesi (Zeitenwende’nin, yani “dönüm noktası”nın esin verdiği ve AfD’nin “Kremlin’in beşinci kolu” ilan edildiği bu dönüşüm) borç batağındaki bir hükümetin, savunma harcamalarını GSYH’nin en az yüzde 5’ine çıkaracak bu artışı nasıl finanse etmeyi düşündüğü sorusunu gündeme getiriyor. Hükümet bunun için ya daha da fazla kemer sıkmaya ya da daha da fazla borçlanmaya mı başvuracak? Bunu yaparken kendi halkıyla ve küresel finans piyasalarıyla (hatta aynı anda her ikisiyle de) nihai bir kopuşu göze mi alacak?

“Demokrasi”den yana olanlar ne yapmalı? İlk adım, Ralf Dahrendorf’un deyimiyle yıllardır süren “kredi pompası kapitalizmi”nin ardından artık ortada sihirli bir formül kalmadığını kabul etmek olmalı. İkinci adım ise herkesin içinin boş olduğunu bildiği vaatlerde bulunmaktan vazgeçmek: Ekonomiyi, sanki 1960’lardan kalma ve çalışmayan bir Volkswagen motoruymuş gibi “yeniden çalıştıracağımızı”; aynı anda gayrisafi millî hasılanın yüzde 5’ini - üstelik borçlanarak - silahlanmaya harcarken bütçeyi denkleştirebileceğimizi; “tasarruf etmeye” ve “daha çok çalışmaya” devam edersek, bugün okula giden çocuklar hâlâ okuldayken eğitim sistemini İskandinav ülkelerindeki standartlara yükselteceğimizi söylemekten vazgeçmeliyiz.

Her şeyden önce sorular sormak gerekiyor, özellikle de solun sorular sorması gerekiyor. Üstelik halkla ilişkiler “uzmanlarının” tavsiyelerinin aksine, karşımızdaki kitleyi, demokrasinin varlığını sürdürmesini istiyorsak hâlâ akıl yürütebilen insanlardan oluşuyor kabul etmeliyiz. Kapitalizmin topluma ve doğaya yüklediği maliyetlerin faturasını sermayeye nasıl ödeteceğiz? Vergiden kaçınmanın ve vergi kaçırmanın önüne nasıl geçeceğiz? Ülkemizde insanlara nitelikli işler sağlayan şirketleri, çalışan insanların hiçbir biçimde gözetilmediği küresel bir ticaret sisteminden nasıl koruyacağız? Nüfusumuzdaki gerilemeyi, hem göç yoluyla hem de daha iyi aile politikalarıyla nasıl durduracağız? Bizimki gibi dönüşüm geçiren bir toplumda herkesin iyi bir yaşam sürebilmesi için vazgeçilmez olan kamu hizmetlerini sunabilecek durumda olmalarını sağlamak üzere yerel yönetimleri borç yüklerinden nasıl kurtaracağız? Ve “demokrasimizi”, herkes için bir demokrasi haline gelecek, yurttaşlarına kendi hayatlarının denetimini ellerine alma imkânı verecek şekilde nasıl yeniden yapılandıracağız? Yurttaşlar, kasası boş olan ve uzun bir süre daha boş kalacak bir devletten yardım dilenmek zorunda kalmamalı.

Oyun oynama dönemi artık geride kaldı. Durum ciddi ve artık sorumluluk alıp yetişkinler gibi davranmanın zamanı geldi.

* Wolfgang Streeck, ekonomi alanında uzman sosyolog ve Max Planck Toplum Araştırmaları Enstitüsü'nün onursal direktörü. Demokrasi, endüstriyel ilişkiler, Neoliberalizm eleştirileri, Avrupa entegrasyonu ve kapitalist sistemin krizleri gibi konularda Almanya’nın bilinen  akademisyenlerinden.

Kaynak: The New Left Review