- 'Çerçeve yasa'yla çatışmasızlığın hukuki zemine kavuştuğunu belirten Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu, kalıcı barış için demokratikleşme, eşit yurttaşlık ve siyasi çözüm adımlarının atılması gerektiğini belirtti. Hamzaoğlu, DEM Parti ve toplumsal muhalefetin sorumluluklarına da dikkat çekti.
- İktidarın kendiliğinden bir demokratikleşme süreci başlatacağı beklentisinde olmadıklarını kaydeden Prof. Hamzaoğlu, "Demokratikleşme için toplumun talebinin ortaya çıkması, demokrasi güçlerinin bunu bir mücadeleye dönüştürmesi ve farklı toplumsal kesimlerin ortak bir zeminde buluşması gerekiyor" dedi.
- DEM Parti'nin öncelikli görevinin barış talebini toplumda yaygınlaştırmak olduğunu belirten Prof. Hamzaoğlu, "Görevimiz Kürtler, Türkiye halkları, kadınlar, gençler, çocuklar ve doğa açısından demokratik yaşamın ne anlama geldiğini ve hangi talepleri içerdiğini anlatmaktır" diye vurguladı.
ERDOĞAN ALAYUMAT
Meclis’ten geçen "çerçeve yasa" ile birlikte Barış ve Demokratik Toplum sürecinde yeni bir aşamaya girilirken, yasanın kapsamı ve bundan sonraki adımlar tartışılmaya devam ediyor. Çatışmasızlığın kalıcı hale gelmesinin yanı sıra demokratikleşme, eşit yurttaşlık ve Kürt sorununun siyasi çözümüne ilişkin başlıklar da sürecin temel gündemleri arasında yer alıyor.
Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu, süreçte gelinen nokta, DEM Parti’nin rolü, Meclis’in süreçteki işlevi, toplumsal muhalefetin sorumlulukları gibi birçok konuda sorularımızı yanıtladı.
"Çerçeve yasa" ardından Türkiye’nin önünde nasıl bir tablo var? Bu yasa yeni bir dönemin başlangıcı mı, yoksa esas olarak silahlı çatışmanın sona ermesini hukuken güvenceye alan sınırlı bir düzenleme mi?
Sorunuza yanıt vermeden önce iki konuya değinmek istiyorum. Bunlardan biri Türkiye’de şu anda uygulanmakta olan rejim, diğeri ise çatışma çözüm süreçlerinin tarihsel olarak bilinen ve uygulanmaya çalışılan aşamaları. Öncelikle Türkiye’deki rejimden söz etmek gerekirse, 25 yıllık bir parti olan AKP, çeyrek asırdır iktidarda. Ancak bu süre içerisinde kendine özgü bir iktidar değeri ve kültürü yaratamadı. 14 Ağustos 2001 tarihli kuruluş metinlerinden ve kurucularından 2026’nın AKP’sinde eser yok. 2012-2013’e kadar düzenli olarak güçlenen ve büyüyen bir parti teşkilatı vardı; bugün böyle bir teşkilattan söz etmek mümkün değil. 2016’daki darbe girişiminin ardından ilan edilen OHAL ve Nisan 2017’deki anayasa referandumuyla yeni bir dönem başladı. Yüksek Seçim Kurulu’nun mühürsüz oy pusulalarını geçerli kabul etmesi büyük bir tartışma yarattı. 2017’deki Anayasa değişikliğinin ardından Türkiye, Cumhurbaşkanı kararnameleriyle yönetilen bir ülke haline geldi. Meclis’in pek çok yetkisi sınırlandı, bakanların seçilmiş olma niteliği ortadan kalktı. Sadece yürütmenin başı seçilerek göreve geliyor, diğerleri atamayla geliyor. Haziran 2018’den beri böyle bir rejime sahibiz.
Bir diğer konu çatışma çözüm süreçleri. Bunlar esas olarak dört aşamadan oluşuyor: Ateşkes, müzakere, anlaşma ve normalleşme. Anlaşma aşaması, silahlı çatışmanın sona ermesinin koşullarının taraflarca kabul edildiği bir sözleşme anlamına geliyor. Normalleşme ise husumetin ortadan kalkması, toplumsal yaşamın ve demokratik işleyişin yeniden kurulması sürecidir. Bu süreçler tarafların niyetinin ya da samimiyetinin sorgulanmasıyla değil, atacakları somut adımlarla yürütülebilir.
Sorunuzun yanıtını vermek gerekirse, "çerçeve yasa" hukuk alanındaki ilk adımdır. Ancak kamuoyunda “barış yasası” olarak ifade edilse de esas olarak çatışmanın sona ermesini hukuken güvence altına alan bir anlaşma metnidir. Önemli ve kıymetlidir; fakat bundan sonraki belirleyici mesele nasıl uygulanacağıdır. Yasanın Resmi Gazete’de yayımlanması ve ardından Milli Güvenlik Kurulu’nun yapacağı değerlendirme önem taşıyor. PKK’nin silah bırakma sürecinin tamamlandığına ilişkin kararın da yayımlanmasının ardından uygulamaya yönelik süreç başlayabilecek. Dolayısıyla "çerçeve yasa" ilk adımdır; bundan sonraki gelişmeler yasanın gerçek anlamını ortaya koyacaktır.
Peki bir yasa hem Kürt sorununun siyasi çözümü açısından “ilk adım” olup hem de demokratikleşme açısından son derece sınırlı kalabilir mi? Eğer öyleyse, "çerçeve yasa"nın ardından hangi başlıkların artık ertelenmeden gündeme gelmesi gerekiyor?
Bu yasa tümüyle çatışmanın durdurulmasıyla ilgili, çatışan tarafların yaptığı bir anlaşmadır. Çatışan tarafların çatışmayı durdurma kararları, Türkiye'de ya da başka ülkelerdeki örneklerde de gördüğümüz gibi, günlük yaşamın ve günlük yaşamdaki kurumların demokratikleşmesiyle ya da diğer haklarla doğrudan bağlantılı bir süreç değildir. O bakımdan bu yasanın yeterli ya da yetersizliği, öncelikle çatışmasızlığı sağlayıp sağlamaması üzerinden değerlendirilmelidir. “Demokratikleşme açısından son derece sınırlı” demek bu nedenle doğru değil. Çünkü demokratikleşme, bu yasanın, yani çatışmayı sona erdirmeye yönelik anlaşmanın içeriği değildir. Bunu özellikle vurgulamak istiyorum. Dolayısıyla sizin sözünü ettiğiniz, yasayı yetersiz bulan ikinci yaklaşım açısından şu anda bir değerlendirme yapmak için erken. Çünkü Genel Kurul'da 467 oyla kabul edilen bu yasanın temel gerekçelerine, maddelerin gerekçelerine ve genel gerekçesine baktığımızda, bunun bir başlangıç olma özelliği taşıdığını özellikle vurgulamak isterim.
Bugün silahların devreden çıkması ve "çerçeve yasa"nın kabulüyle birlikte, sizce artık Türkiye'nin çözmesi gereken asıl meseleler hangileri? Kayyumlar, siyasi tutuklular, hasta mahpuslar, ana dil, yerel demokrasi, Kürt kimliğinin anayasal ve hukuki statüsü, eşit yurttaşlık gibi başlıkları nasıl bir bütün içinde düşünmeliyiz?
Şöyle söyleyeyim. Ben de diğer barış akademisyenleri de bu sürecin tarafıyız. 2015 yılında Türkiye'nin birçok yerinde çatışmaların yaşandığı, insanların hayatını kaybettiği ve ağır silahların kent merkezlerinde kullanıldığı dönemde, bini aşkın akademisyen olarak “Bu suça ortak olmayacağız” dedik. Devletin halkına karşı silah kullanmaması, silahların susması ve sorunun müzakereler yoluyla çözülmesi gerektiğini ifade ettik. Bu nedenle antidemokratik ve hukuka aykırı uygulamalarla karşılaştık; 406 akademisyen görevlerinden ihraç edildi. Ancak biz hâlâ bu sürecin tarafıyız.
Bugün çatışmasızlık açısından önemli bir aşamadayız. Basında yer alan bilgiler üzerinden yaptığım çalışmaya göre PKK bugüne kadar 8 kez tek taraflı ateşkes ilan etti. Son olarak 1 Mart 2025'te gerçekleşen ateşkesin ardından, silahlı çatışmaların sona erdirilmesi ve mücadelenin siyasal alanda, özgürlük, demokrasi ve sosyalizm mücadelesi olarak sürdürülmesi yönünde karar alındı. Yaklaşık 30 yılı aşkın süredir tekrarlanan çatışmasızlık girişimlerinin ardından bugün çatışmasızlık, "çerçeve yasa" ile çatışan taraflar açısından hukuki bir zemine bağlanmış oldu. Ancak bu, sürecin tamamlandığı anlamına gelmiyor.
Önümüzde hâlâ hasta mahpuslar, siyasi tutuklular ve düşünce suçları nedeniyle cezaevinde bulunanlar başta olmak üzere çok sayıda sorun var. Ana dilin kamusal alanda ve eğitimde kullanılması, yerel demokrasinin güçlendirilmesi ve Kürt kimliğinin anayasal ve hukuki olarak tanınması da çözüm bekleyen başlıklar arasında. Esas mesele ise bu ülkede yaşayan herkesin kendi kimliği, dili ve varlığıyla eşit yurttaşlık hakkına sahip olmasıdır.
Ben mevcut iktidarın kendiliğinden bir demokratikleşme süreci başlatacağı beklentisinde değilim. Demokratikleşme için toplumun talebinin ortaya çıkması, demokrasi güçlerinin bunu yaygın bir mücadeleye dönüştürmesi ve farklı toplumsal kesimlerin ortak bir zeminde buluşması gerekiyor. Çatışma çözümünde normalleşmenin gerçekleşmesi de buna bağlıdır.
PKK’nin feshi ve silah bırakmasının ardından devlet açısından hangi gerekçeler ortadan kalktı? Devletin attığı adımlar bu dönüşüme karşılık verecek düzeyde mi, yoksa silah bırakma ile siyasi çözüm arasında hâlâ ciddi bir mesafe var mı?
Öncelikle herkesin hakkını verelim. Tarihsel ve siyasal özelliklerini dikkate aldığımızda, atılan adımların herhangi bir kapitalist devlet için, hele ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti açısından oldukça zor adımlar olduğunu kabul etmek gerekir. Yıllardır gündeme gelen ancak çeşitli nedenlerle atılamayan, ertelenen ve devletin kendi iç çelişkileri nedeniyle hayata geçirilemeyen adımlardı bunlar. Dolayısıyla devlet açısından oldukça zor olsa da bu adımlar atılmış oldu. Ancak bunların yeterli olduğunu söyleyemeyiz. Yetersizlikle yeterlilik arasındaki mesafenin kapatılabilmesi için öncelikle çıkarılan “çerçeve yasa”nın zaman kaybetmeden uygulanması gerekiyor.
Bunun yanında kurulması öngörülen komisyonların da bir an önce oluşturulması önemli. Güvenlik bürokrasisi içerisinde kurulacak komisyonun yanı sıra Meclis'te oluşturulacak komisyonlar aracılığıyla sürecin takibi yapılmalı. Özellikle çatışma çözümünden sonraki normalleşme ve demokratikleşmeyi sağlayacak adımların bu aşamada gündeme gelmesi gerekiyor.
Ancak bunun yalnızca devlet kurumları ve siyasi aktörler üzerinden yürütülebileceğini düşünmüyorum. HDP ve DEM Parti'nin bileşenleri, seçim ittifakı kurduğu siyasi partiler ve demokratik kitle örgütleri başta olmak üzere toplumun geniş kesimlerinin sürece katılması ve bu taleplerin kitleselleştirilmesi gerekiyor.
Süleymaniye'deki silah bırakma töreni de bu açıdan kıymetli bir niyet göstergesiydi. Barış ve Demokratik Toplum Grubu kamuoyuna, geçmişte inkar ve imhaya karşı yürüttüğü silahlı mücadelenin ardından demokrasi, özgürlük ve sosyalizm mücadelesini, demokratik entegrasyon yasalarının da hayata geçmesi koşuluyla siyaset alanında sürdürmek istediğini ifade etmişti.
Silêmanî’de yakılan silahlar, Meclis’te nasıl bir siyasi ve hukuki karşılık buldu? Bu karşılığı yeterli buluyor musunuz?
Burada biraz da iğneyi kendimize batırmamız gerekiyor. Ben de bir DEM Parti yöneticisi olarak, törende verilen mesajların toplumda yeterli ve etkili bir karşılık bulmadığının altını çizmek isterim. Bunun önünde iktidarın doğrudan engelleri vardı; ancak DEM Parti olarak bizim de eksiklerimiz oldu. Barışın toplumsal bir tabana dönüşebilmesi için yalnızca barış isteyenlere değil, sürece mesafeli duranlara ve hatta karşı çıkanlara da ulaşmak; yaşananları, yapılmak istenenleri ve sürecin anlamını toplumun bütün kesimlerine anlatmak gerekiyor. Devletin bu anlatımın önüne koyduğu engelleri aşmak ya da etkisini azaltmak konusunda yeterince etkili çalışmalar yapamadık. DEM Parti olarak sürece özgü bir dil ve tutum geliştiremedik.
Bu eksikliğin "çerçeve yasa"nın uygulanmaya başlanacağı yeni aşamada giderilmesi gerektiğini düşünüyorum. DEM Parti'nin öncelikli görevi barış talebini toplumda yaygınlaştırmak, ardından Kürtler, Türkiye halkları, kadınlar, gençler, çocuklar ve doğa açısından demokratik yaşamın ne anlama geldiğini ve hangi talepleri içerdiğini anlatmaktır. DEM Parti'nin İmralı Heyeti'nin çalışmaları önemli olmakla birlikte, bu heyetin varlığı partinin Barış ve Demokratik Toplum sürecindeki sorumluluklarının yalnızca küçük bir bölümünü oluşturuyor. Orada verilen mesajların toplumsal ve siyasal alana aktarılması gerekiyor.
Bu süreçte metinlerin içeriği, yasa tasarısının gündeme geliş tarihleri ve yapılan açıklamalar konusunda yaşanan bazı belirsizlikler de toplumsal güveni zedeledi. Bunların bilinçli hatalar olmadığını düşünüyorum. Ancak bundan sonraki aşamada daha özenli olunması gerekiyor. DEM Parti'nin toplumun bütün kesimlerine ulaşan, barışın ve demokratikleşmenin anlamını anlatan kendine özgü bir dil ve tutum geliştirmesi büyük önem taşıyor.
Barışın kalıcılaşması için devlet, Meclis ve siyasi partilere düşen somut sorumluluklar neler? Süreç Kürt sorununu çözmeye mi ilerliyor, yoksa yalnızca silahlı çatışmayı sona erdiren bir “normalleşme” ile yetinme riski taşıyor mu?
Meclis’te komisyon kuruldu. Böylece Kürt sorunu ve sorunun siyasi çözümüne ilişkin tartışmalar, TBMM’nin resmen gündemlerinden biri haline geldi. Bu, tek başına önemli bir gelişme. Ancak komisyonun eksikleri de var. Komisyon büyük ölçüde siyaset kurumunun inisiyatifine bırakıldı. Oysa demokratik kitle örgütlerinin, akademinin, üniversitelerin ve konunun uzmanlarının da daha etkin biçimde sürece dahil edildiği bir yapı kurulabilirdi. Buna rağmen Kürt sorunu ve siyasi çözüm konusunda hazırlanmış bir raporun ortaya çıkmış olmasını önemli buluyorum.
"Çerçeve yasa" uygulanmaya başladığında çatışmasızlığın kalıcı hale getirilmesini sağlayacak normalleşme aşamasına geçeceğiz. Ancak normalleşme yalnızca çatışmanın sona ermesiyle sınırlı olmamalı. Demokratik haklar, özgürlükler, hukuk devleti, adalet ve sosyal haklar da bu sürecin parçası olmalı. Bugün Türkiye’de ciddi bir bölüşüm sorunu var. Yoksulluk artıyor, sağlık ve eğitim gibi temel haklara erişim zorlaşıyor. İşçilerin, emeklilerin ve kadınların yaşadığı sorunlar derinleşiyor. Dolayısıyla eşit yurttaşlık, ana dil hakkı ve yerel demokrasinin güçlendirilmesi gibi meselelerin yanı sıra sosyal adaleti sağlayacak adımların da atılması gerekiyor.
Bunların iktidardan kendiliğinden gelmesini beklemek hata olur. Demokratikleşme, eşit yurttaşlık ve sosyal haklar için toplumsal bir mücadeleye ihtiyaç var. Siyasi partilerin, demokratik kitle örgütlerinin ve toplumsal muhalefetin birlikte hareket etmesi gerekiyor. Kimse bize demokratik kurumları ve hukuk devletini “gümüş tepsi içinde” sunmayacak. Bunların hayata geçmesi ortak mücadele ve dayanışmayla mümkün olacak. Hem Cumhuriyet’in demokratikleşmesi hem de herkesin özgür ve eşit yurttaşlar olarak yaşayabilmesi için bu mücadeleyi birlikte yürütmek zorundayız.