Halkımın ne yazılsa yetmeyen bir hikayesi var
Kültür/Sanat Haberleri —

Deniz Faruk Zeren
- Deniz Faruk Zeren, ilk öykülerinden beri hem içeriğe dair unutulup giden bir gerçekliği hem de farklı biçim arayışlarını yanında taşıyor. Zeren’le edebi anlayışını, hapishaneleri, sanattaki üçüncü yolu ve direnişin estetiğini konuştuk.
BİLGE AKSU
Türkiye’de hemen her şey gibi edebiyat alanı da bir gerilemenin, bir çoraklığın pençesinde. Şehirlerin süslü mahallelerindeki meyhanelerde yaşanan gündelik hüzünler, Ege sahillerinde denize taş fırlatan melankolik abiler ya da saksıdaki çiçekleriyle aşk konuşup duran karakterlerin arasında dönüp duruyoruz. Kimisi duyarlı davranmayı bir görev belleyip sıradan hikayelerine politik motifler eklemeyi akıl ediyor ama halihazırdaki gerçekliği değiştirmeye yetmiyor bu: Türkiye’de edebiyat, sosyolojiden ve reel politikten tamamen kopmuş durumda. Hani şöylece baksanız kitaplara, son çeyrek asırda başka bir ülkede yaşadık sanırsınız.
Deniz Faruk Zeren, ilk öykülerinden beri hem içeriğe dair unutulup giden bir gerçekliği hem de farklı biçim arayışlarını yanında taşıyor. Hapishaneler, dağlar, ormanlar, yollar, yolculuklar, en önemlisi de yoldaşlıklar, onun ana izlekleri. Şehirlere de uğruyoruz, kırsalda da vakit geçiriyoruz. Son kitabı Yağmur Kuşları, tüm bunları yeniden bir araya getirdiği ve biçimsel olarak kendini zorladığı cesur bir metin.
Yazar Deniz Faruk Zeren’le edebi anlayışını, hapishaneleri, sanattaki üçüncü yolu, toplumsal yabancılaşmayı ve direnişin estetiğini konuştuk.
Her şeyden önce Bermal’i sormak istiyorum… Perspektifte hep Mazlum Samsa olsa da kahraman o. Neden bu kadar sevdik Bermal’i?
Bermal’i çok sevdik çünkü o örgütçüydü, ilişkiydi, özgür ilişkiydi. Mazlum Samsa ile özdeşlik kurarsak Bermal bizi arayıp bulan bize ulaşmak için riskler alan ve içimizdeki küçük yaşam kırıntılarını bir yaşam, ilişki tutkusuna çeviren örgütçüydü. Bizi buldu ve çekip çıkardı. Bildiğimizin, gördüğümüzün ötesinde bir ağ örmüştü, sessiz, gösterişsiz çalışıyordu, çok görünmüyordu ama romanı kuran oydu, kahramanı hayata getiren, yaşama kavuşturan, içine ateş üfleyen Bermal’di...
Bir erkek yazar açısından kadın karakter yaratmak nasıl bir deneyim?
Benim için zorlu bir deneyimdi çok korkarak yol aldım, eksik de bıraktım, hakkını verememek korkusuyla çok derinleştiremedim. Erkek yazar kadın dünyasını, duygusunu, hareketini nasıl bilecek, ne kadar bilebilir, bu sorular hep önümdeydi. Ama gördüm ki büyük bir kadın romanı, destanı yazılmak zorunda. Zorunluluk olarak ifade etmek belki doğru olmaz ancak mutlaka edebiyatın içine almaya can atacağı bir Kürt direnişçi kadın gerçekliği var.
Ben Bermal’de hiç unutmadığım bir kısım var. Kimi aileler, çocuklar mücadeleye karışmasın da isterse kahvede kumara bulaşsın diyor. Bir yazar olarak gözlem gücüne sığınıp soralım, toplumdaki değişime neler söylersin?
Aslında ailelerin çocuklarını devrimci gelişmelerden uzak tutma çabaları anlaşılır. Koruma içgüdüsüdür. Bu her dönem bir şekilde gösterir kendini. Nerede kahvede, kiminle falankesle o zaman sorun yok. Bu basit olanı, bir de sistemin geliştirdiği toplumsal kontrol mekanizmaları var. Bütün Asya ülkelerinde milyonlarca yoksul insan aynı anda çok çeşitli uygulamalar üzerinden uzun uzun saatler boyunca anlamsız şekilde kamera karşısında duruyor, korkunç bir ağ. Aklıma Maraş’taki okul katliamından sonra çocuk için söylenen, sabaha kadar internet başında oturduğu için okulda uyuyor sözü geldi. Milyonlar böyle yaşıyor, yetişkinler, çocuklar, çalışanlar, işsizler. Bu korkunç enternasyonal tekniğin insan kontrolü için kullanıldığının ispatı, sonuçları da insanlık için ağır bence.
Yağmur Kuşları’nda minimal öykülerle belirgin bir evren kurmuşsun. Böyle bir türsel denemede dil becerisi her şeyden önemli. Bazı işlerinde uzun, bitmeyen cümlelere de soyunmuştun. Dile dair bu meydan okumalarının motivasyonu ne?
Yağmur Kuşları’na gelene kadar dört kitabım daha var. Kimisinde çok uzun öyküler de var. İlk öykü kitabım Yasak Kitap “Mermim bitti. Birdenbire bir yağmur başladı” diye adı Olasılık olan bir micro öykü ile başlıyor. Zerya Serhatta Bir Gün bir Novella, Bermal’i biliyorsun. Tam Ağlayacaktım Arkadaşlar Dokundu da da küçürek öykü örnekleri var ama aynı zamanda uzun cümleler, uzun öyküler de var. Demek istediğim tek bir düzlemde yazmıyorum. Bu bir meydan okuma değil bir arayış. Belirli kalıplar içinde kalmama, güvenli yollardan sapma, risk alma ama en çok da kendini arama, üslubunu, sesini, tarzını, dilini arama. Teknik, biçim, uzunluk kısalık bunun araçları. Arayış yoksa statik tarz ortaya çıkar diye düşünüyorum. Kendimi oluşturmaya çalışıyorum. Bir de Yağmur Kuşları dahil hangi öykü ya da roman fikrini nasıl yazacağına biraz da o öykü karar veriyor, bunu başka türlü daha iyi anlatamazdım noktasına ulaşana kadar o hikaye şekillenmiyor. Eskiden öykü dergilerinde, kuramsal kitaplarda mutlaka birden fazla öykü tanımlaması yapılırdı. Buna kafa yoran herkes hatırlar… Kısa öykü ele avuca sığmaz, kısa öykü kalıplar sınırlar tanımaz, duvardaki tüfek ateşlenmelidir, kısa öykü atom altı parçacık gibidir vb ne oldu bu tanımlamalara? Birbirine benzer öykülerden şikayet ediliyor şimdilerde. Demek ki sanıldığı kadar kolay olmuyor.
Yağmur Kuşları bir yolculuk ve yoldaşlık anlatısı. Dağlarda ve ormanlarda yürüyenler birbirinin yoldaşı, hapishanede duranlar ise aynı yolu yürüyor. Yukarıda biçime dair sordum, şimdi içeriğe gelelim… Sen yazarken edebiyattan ne bekliyorsun?
Yağmur Kuşları renkli bir tematik çeşitliliğe sahip. Duygusal düşünsel gerilimi, geçişleri akışkan. Esasta büyük hikayenin içinde gizli ama yakalanması, yaşanması, anlatılması gereken o özel anların hikayelerinden oluşuyor. İnsanları, dağları, ağaçları, suları, yağmuru, hüznü ya da sevinci bir detay olarak değil anın kendisi olarak anlatmaya çalışıyor. İnsana en yakınlaştığı an. İnsan olmakta ısrara en yoğunlaşılmış an gibi. Benim yazarken bir şahsi bir beklentim, hırsım, kariyer amacım yok. Halkımın yazılmamış, tamamlanmamış, görkemli acılar ve sevinçlerle dolu, ne yazılsa yetmeyen bir hikayesi var; destanları var, şarkıları var; dünyaya bir de böyle anlatılması, okutulması gereken bir gerçekliği var; özgürlük, özgürleşme arayışı var, bu korkunç ve muhteşem alt üst oluşa dair eşitlik ve var olma beklentisi var. Buna dair anlamlı ve çarpıcı birkaç cümle kurabilirsem, bu alt üst oluşa, bu akışa edebiyatla zerre kadar dahil olabilirsem, bir eser bırakabilirsem ne mutlu bana, ne mutlu edebi hazzıma. Başka da bir motivasyonum yok.
Tam Ağlayacaktım Arkadaşlar Dokundu’da hemen herkes için hapishane kısımları ayrı bir etkileyici olmuş. Yağmur Kuşları’nda da öyle. Senin bir tutsaklık deneyimin oldu mu?
Ben çok dillendirmek istemiyorum ancak oldu evet. Şimdi otuz, otuz beş yıl tutsak kalan arkadaşlar dışarı çıkıyor, yirmi küsür yıldır içerde olanlar var, tahliyesi ertelenenler var. Böyle devasa bir gerçeklik karşısında insan utanıyor ben de hapis yattım demeye. İlk gençlik yıllarım içerde geçti, az biraz tanıdım maltaları, voltaları, duvarları, demirleri.
Bunu aslında şundan sordum; dışarıdan hapishaneye bakanların çoğu eski kitaplardan, filmlerden biliyor. İçerideki gerçeklikse bambaşka. Türkiye’de artık yeni hapishane romanlarına ihtiyaç var mı?
Neredeyse bir ömür orda tutulanlara sormalı belki. Ancak artık ne Orhan Kemaller’in yattığı hapishaneler var ne Sevgi Soysallar’ın. Çok başka bir fiziki ve ruhsal yeni bir durum var. Bu yeni durum nasıl yansıyacak hapishane yazınına belki biraz daha ilerde görebileceğiz bunu. Bir varoluş biçimi olarak kalmaya devam edecek elbette.
En önemli soruya gelelim… Sanatta üçüncü yol mümkün mü?
Mümkün ve gerekli. Yeni bir gerçeklik ve gerçekçilik tanımlaması etrafında, ne piyasanın ihtiyaçlarına takılan ne de farklı egemenlik ilişkilerinin şekillendireceği; insana, doğaya, özgürleşmeye yönelmiş yeni bir yol mümkün.
Son kitap Yağmur Kuşları, epey kısa. 75 sayfa. Günümüzün piyasa yayıncılığı böyle şeylere müsaade ediyor mu?
Hacim olarak Yağmur Kuşları oldukça küçük evet. Bu anlamda da türüne sadık. Aslında evet, riskli bir girişim. Benim açımdan riski şöyle, bir hawarla bin kilometre yol gidilen, bir zılgıtla beş saat govend edilen bir gerçeklikten geliyorum. Buradan bakınca kim kıymet verecek kısa kısa, çok kısa anlatıya? Ancak yaptığım işe güveniyordum, böyle bir hayalim vardı. Yakın çevremde hep dillendiriyordum hatta, cep boyutunda, içinde kimi desenlerin ve çizimlerin de olacağı, her an taşınabilir bir kitap hayal ediyordum. Böylesi kitabın ruhuna daha uygun gibi geliyordu. Metis Yayınları’na, tüm çalışanlarına, editörüm Emine Hanım’a ne kadar teşekkür etsem yetmez. Kıymet verdiler, ticari kaygı gütmediler, metne odaklandılar. Metin dışında hiçbir şey konuşmadık. Çok destek oldular, titizlendiler, benim acemiliklerimi de hoş gördüler.
Halihazırda yeni çalışmalar var mı?
Var ama yok gibi bakalım neye evrilecek. Nasıl şekillenecek henüz ben de bilmiyorum. Kurduğumla gerçekleştirdiğimiz hiç aynı olmuyor.
Kıymet verip sorduğunuz için teşekkür ederim.














