Sol hareketin önemli isimlerinden, HDK Yürütme Kurulu üyesi Sedat Şenoğlu, Demokratik Cumhuriyet ile demokratik toplumun yeni tarihsel bağı üzerine yazdı.
- Demokratik Cumhuriyet, demokratik toplumun siyasal-hukuksal ifadesidir; demokratik toplum ise Demokratik Cumhuriyetin toplumsal temeli, canlı zemini ve sürekli üreticisidir. Demokratik Cumhuriyet bu anlamıyla tamamlanmış bir devlet modeli değil, toplumun demokratikleşmesiyle sürekli derinleşen tarihsel bir kuruluş sürecidir.
- İşçi sınıfına yaklaşımı “sınıfı örgütlemek” gibi dışarıdan kurulmuş bir görevi yerine getirmekten ibaret olamaz. İşçinin kendi hayatında zaten var olan ortaklıkları, sorunları ve dayanışma imkanlarını açığa çıkarmak; bunların etrafında öz örgütlenme yaratmak ve işçinin iradesini üretmesini sağlamak gerekir.
- Türkiye'nin demokratik geleceğini kuracak toplumsal gücü yeniden örgütlemek gerekiyor. İnsanlığın önündeki büyük mesele toplumsal yaşamın kendi demokratik zekasını nasıl yeniden kuracağıdır. Demokratik Cumhuriyet ve demokratik toplum hareketi, bu tarihsel imkanın örgütlü ifadesi olmalıdır.
SEDAT ŞENOĞLU
Türkiye Cumhuriyeti'nin tarihsel serüveninin temel açmazlarından biri, Cumhuriyetin demokratik bir toplumsal zemine dayanmadan kurulmuş ve geliştirilmiş olmasıdır. Demokrasi yoksunluğu siyasal hakların sınırlandırılmasıyla başlayıp çok daha geniş bir alana yayılmış; toplumun kendi kaderi üzerinde söz ve karar sahibi olmasının önünü kesmiş, farklı halkların ve inançların eşit varlığını sorun haline getirmiş, kadınların özgürleşmesini sınırlamış, emekçilerin örgütlenme olanaklarını daraltmış, toplumsal örgütlülüğü denetim altında tutan bir siyasal kültür yaratmıştır. Böyle bir tarihsel zeminde Cumhuriyet ile demokrasi arasındaki ilişki, birbirini tamamlayan iki kavramdan çok, sürekli yeniden kurulması gereken bir çelişki ve mücadele alanı olarak ortaya çıkmıştır.
Bu açıdan Cumhuriyet meselesini yalnızca anayasal biçim, devlet kurumlarının işleyişi ya da seçim sistemi üzerinden ele almak eksik kalır. Cumhuriyetin demokratik niteliğini belirleyen asıl ölçüt, toplumun kendi kendisini yönetme iradesi ve gücüdür. Bu nedenle Demokratik Cumhuriyet ile demokratik toplum birbirinden ayrılmaz iki tarihsel süreç olarak kavranmalıdır. Demokratik Cumhuriyet, demokratik toplumun siyasal-hukuksal ifadesidir; demokratik toplum ise Demokratik Cumhuriyetin toplumsal temeli, canlı zemini ve sürekli üreticisidir.
Demokratik Cumhuriyet bu anlamıyla tamamlanmış bir devlet modeli değil, toplumun demokratikleşmesiyle sürekli derinleşen tarihsel bir kuruluş sürecidir. Anayasa, hukuk, parlamento, yerel yönetimler ve siyasal kurumlar elbette bu kuruluşun önemli boyutlarıdır. Fakat bunların demokratik niteliği, toplumun kendi örgütlü iradesinden bağımsız düşünülemez. Toplumun örgütlü gücü ne kadar gelişirse siyasal kurumların demokratikleşmesinin toplumsal dayanağı da o kadar güçlenir. Demokratik toplum ile Demokratik Cumhuriyet arasındaki ilişki böylece yukarıdan aşağıya işleyen tek yönlü bir devlet-toplum ilişkisi olmaktan çıkar; toplumdan siyasete, siyasetten topluma doğru sürekli hareket eden kurucu bir ilişkiye dönüşür.
Bu yaklaşım Öcalan'ın Barış ve Demokratik Toplum Çağrısıyla birlikte yeni bir tarihsel anlam kazanmıştır. Çağrının merkezinde yalnızca çatışmanın sona ermesi ya da mevcut siyasal sorunların çözümü bulunmuyor; barışın demokratik toplumun inşasıyla birlikte düşünülmesi bulunuyor. Daha sonraki mesajlarında da barışın silahların susmasına indirgenemeyeceği, özgürlük, demokrasi ve toplumsal adaletin yaşamın bütün alanlarında karşılık bulması gerektiği vurgulanmıştır. Böylece barış bir sonuç olmaktan çıkarılıp yeni bir toplumsal kuruluşun başlangıç zemini haline gelmektedir.
Bu perspektif, demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü paradigmanın bütünlüğü içinde kavrandığında daha da belirginleşir. Demokratik toplum yalnızca siyasal karar mekanizmalarının çoğaltılması anlamına gelmez. Toplumsal yaşamın iktidar, tahakküm ve eşitsizlik üreten ilişkilerden arındırılması; kadın ile erkek arasındaki ilişkinin, insan ile doğa arasındaki ilişkinin, farklı halkların ve inançların birbirleriyle ilişkilerinin özgürlük ve eşitlik temelinde yeniden kurulması anlamına gelir.
Barışın kalıcılaşması ise toplumun yeniden siyasal özne haline gelmesini, farklılıkların eşit ve özgür biçimde birlikte yaşayabileceği demokratik zeminin kurulmasını gerektirir. Barışın toplumsal güvencesi demokratik toplumdur; demokratik toplumun gelişme koşullarından biri de barıştır.
Solun sorumluluğu
Türkiye'deki sol ve sosyalist hareketlerin önemli bir tarihsel birikimi bulunuyor. Büyük bedeller ödenmiş, ağır baskı koşullarında mücadeleler yürütülmüş, işçi sınıfı ve ezilenler adına önemli deneyimler kazanılmıştır. Fakat bu birikim henüz Türkiye'nin bütününde güçlü, sürekli ve geniş tabanlı bir toplumsal devrimci güce dönüşebilmiş değildir. Sorun tarihsel birikimin değersizleşmesi değil, onun toplumsal örgütlenme gücüne yeterince dönüşememesidir. Yeni dönemde sosyalistlerin Demokratik Cumhuriyet Hareketi içinde yer alması bu yüzden basit bir ittifak hesabına indirgenemez. Sosyalist hareketin kapitalizme, sömürüye, sınıfsal eşitsizliklere ve emek-sermaye ilişkilerine dair birikimi demokratik toplumun ekonomik boyutunu kurmak açısından vazgeçilmezdir. Aynı zamanda demokratik toplum perspektifi sosyalist hareketin ufkunu genişletir; özgürleşmeyi yalnızca üretim araçlarının mülkiyetinin değişmesi üzerinden değil, bütün toplumsal ilişkilerin demokratik dönüşümü üzerinden düşünmeye zorlar. Bu yeni zeminde sosyalistlerin görevi topluma hazır bir siyasal çizgi taşımakla sınırlı kalamaz. İşyerlerinde, mahallelerde, üniversitelerde, köylerde, kadın mücadelelerinde, ekoloji direnişlerinde, gençlik alanlarında ve gündelik yaşamın bütün çatışma noktalarında örgütleyici bir güç haline gelmek gerekir. Teorik doğruluk ile toplumsal etkinlik arasındaki mesafe ancak pratik örgütlenmeyle kapanabilir. HDK deneyiminin en önemli derslerinden biri budur. Yeni hareketin sol-sosyalist bileşenleri kendi kimliklerini eritmek zorunda değildir. Esas dönüşüm, kendi özgünlüklerini ortak bir toplumsal kuruluş stratejisinin içinde yeniden anlamlandırabilmeleridir. Sosyalist, demokratik, ekolojist, feminist, özgürlükçü ve farklı toplumsal mücadele gelenekleri birbirlerinin yerine geçmeyecek; birbirlerinin eksik bıraktığı alanları tamamlayan kurucu güçler olarak ortaklaşacaktır.
İşçi sınıfı nerede?
Bu noktada işçi sınıfı meselesine de yeniden bakmak gerekiyor. Türkiye'deki işçilerin baskın ağırlıklı bölümünün kendisini solun teorik dilinde tarif edilen biçimiyle “işçi sınıfının parçası” olarak görmediği gerçeğiyle yüzleşmek zorundayız. İşçi ile “işçi sınıfı” kavramı arasında oluşan mesafe, yalnızca bilinç sorunu olarak ele alınamaz. Aynı zamanda bizim sınıfı kavrama ve örgütleme tarzımızın sorgulanmasını gerektirir. İşçinin yaşamı fabrikadan ibaret değildir. Ücret, çalışma koşulları ve sendikal haklar kadar barınma, ulaşım, eğitim, sağlık, borçluluk, güvencesizlik, çocukların geleceği, kadın-erkek ilişkileri, göç, kent yaşamı, doğanın tahribi ve siyasal özgürlükler de işçinin hayatını belirler. Üretim alanındaki sömürü ilişkisi bu sorunlardan ayrı düşünülemez. Sınıfın toplumsal gerçekliği, işçinin yaşamının bütünlüğünde ortaya çıkar. Bu bakış sınıf çelişkisinin önemini azaltmaz, tersine onu toplumsal yaşamın daha geniş ilişkileri içinde kavramayı sağlar. Kadın özgürlüğü, halkların eşitliği, inanç özgürlüğü, ekolojik yaşam, gençliğin geleceği ve demokratik haklar sınıf mücadelesinin dışındaki “ek gündemler” değildir. Kapitalist toplumun eşitsizlik ve tahakküm ilişkileri farklı biçimlerde bütün bu alanlarda yeniden üretilir.
Öyleyse işçiyi demokrasi mücadelesine çağırmanın yolu ona dışarıdan demokrasi bilinci taşımak değildir. İşçinin kendi hayatında yaşadığı demokrasi sorunlarını görünür kılmak ve çözüm gücünü kendi örgütlü iradesinde bulmasını sağlamaktır. Fabrikada sendika hakkı, mahallede barınma, kentte ulaşım, çocuğun eğitimi, kadının özgürlüğü, doğanın korunması ve siyasal haklar aynı yaşamın parçalarıdır. Bu alanlarda gelişen mücadeleler birbirine bağlandığında işçi kendi gerçek toplumsal gücünü de yeniden keşfetmeye başlar.
Dolayısıyla yeni hareketin işçi sınıfına yaklaşımı “sınıfı örgütlemek” gibi dışarıdan kurulmuş bir görevi yerine getirmekten ibaret olamaz. İşçinin kendi hayatında zaten var olan ortaklıkları, sorunları ve dayanışma imkanlarını açığa çıkarmak; bunların etrafında öz örgütlenme yaratmak; işçinin kendi sözünü ve iradesini üretmesini sağlamak gerekir. Sınıfın toplumsal özneleşmesi böyle bir süreç içinde gerçekleşebilir.
Parlamentodan sokağa, sokaktan topluma
Parlamentonun dışına çıkmak parlamentoyu reddetmek anlamına gelmez. Mesele demokrasiyi parlamentoya sıkıştırmamaktır. Parlamento demokratik siyasetin önemli bir alanıdır. Halkın seçtiği temsilcilerin yasama faaliyeti yürütmesi, hak taleplerini dile getirmesi ve iktidarı denetlemesi demokratik yaşamın parçalarıdır. Fakat toplumun demokratik iradesi yalnızca parlamentodaki temsilciler aracılığıyla ifade edilmesine daraltıldığında siyasal özneleşme yeniden temsil ilişkisine sıkışır. Demokratik Cumhuriyet Hareketi'nin görevi bu sınırı aşarak toplumun kendi siyasal gücünü ve yeteneğini açığa çıkarmak ve geliştirmektir.
Tarım alanlarının korunması, doğanın talanına karşı mücadele, işsizlik ve yoksulluk, kentlerde barınma ve ulaşım, işyerlerinde örgütlenme hakkı, kadınların özgürlüğü, gençlerin geleceği, emeklilerin yaşam koşulları, Alevilerin eşit yurttaşlık talebi, farklı halkların ve inançların özgürce yaşama hakkı; bunların her biri hareketin toplumsal kuruluş alanlarıdır. Sokak muhalefetini de bu genişlikte düşünmek gerekir. Mahalle, fabrika, işyeri, okul, üniversite, köy, kooperatif, dernek, kültür merkezi, pazar yeri ve yaşam alanı demokratik siyasetin kuruluş mekanlarıdır. İnsanlar kendi sorunları için bir araya geliyor, ortak karar alıyor ve ortak davranıyorsa demokratik toplumun bir çekirdeği oluşuyor demektir.
Yeniden yapılanma ve kuruluş hamlesi
Yeni dönemde ihtiyaç duyulan şey, mevcut siyasal yapıların yan yana getirilmesiyle kurulacak bir ittifak görüntüsünden çok daha kapsamlıdır. Demokratik Cumhuriyet ve demokratik toplum hareketinin inşası bir “yeniden yapılanma ve kuruluş hamlesi” olarak ele alınmalıdır. Yeniden yapılanma, mevcut politik yapıların kendi örgütsel sınırlarını koruyarak ortak bir üst platformda buluşması anlamına gelmez. Öncelikle siyaset yapma tarzının yeniden kurulmasını gerektirir. Parti, sendika, meslek örgütü, kadın örgütü, gençlik örgütü, ekoloji hareketi, inanç topluluğu, kooperatif, yerel inisiyatif, sosyalist yapı ve demokratik kitle örgütü kendi özgün varlığını korurken ortak toplumsal kuruluşun parçası haline gelmelidir. Her yapı kendi gücünü ortak harekete aktarmalı; ortak hareket de bütün bu güçleri yeni bir toplumsal genişlemeye dönüştürmelidir.
Kuruluş hamlesinin öznesi yalnızca mevcut politik örgütler olmayacaktır. İşçiler ve emekçiler, kadınlar, gençler, Kürtler, Aleviler, farklı halk ve inanç toplulukları, küçük üreticiler ve köylüler, kent yoksulları, öğrenciler, emekliler, güvencesiz çalışanlar, meslek sahipleri, ekoloji mücadeleleri yürüten topluluklar, kültür ve sanat çevreleri, yerel demokratik inisiyatifler ve siyasal örgütlenme deneyimi bulunmayan milyonlarca insan bu kuruluşun potansiyel özneleridir.
Siyasal düzeyde ise Demokratik Cumhuriyet Bloğu ya da Koalisyonu böyle bir yeniden yapılanmanın önemli bir politik hedefi olabilir. Bu blok Cumhuriyetin demokratik dönüşümünü hedefleyen geniş bir demokratik güçler birliği olarak kurulmalıdır. Güncel siyasal mücadelede iktidar bloğunun otoriter, merkeziyetçi ve sermaye merkezli politikalarına karşı açık bir demokratik seçenek oluştururken sistem içi muhalefetin peşine takılmayan, kendi stratejik hattını koruyan bir siyasal özne olmalıdır. Demokratik Cumhuriyet hedefi soyut bir gelecek tasarımı olarak bırakılmamalı, güncel iktidar ilişkilerine müdahale eden somut bir politik hatta dönüşmelidir. Bu siyasal hat ile toplumsal kuruluş arasında organik bir bağ kurulduğunda eski sorunun yeniden üretilmesinin önü alınmış olacak; parlamentodaki temsil, toplumsal örgütlenmenin yerine geçmeyecek, toplumsal hareket de siyasal alandan çekilmeyecektir. İki alan birbirini besleyecek. Toplumun örgütlü iradesi siyasetin yönünü belirleyecek, siyasal kazanımlar toplumun demokratik yaşam alanlarını genişletecektir.
Tarihsel fırsat ve yeni kuruluş
Önümüzdeki tarihsel fırsat yalnızca mevcut rejimin krizinden kaynaklanmıyor. Türkiye toplumunun farklı kesimlerinde uzun süredir biriken itirazların ortak demokratik bir hatta akabilme ihtimali de yeni dönemin temel olanağını oluşturuyor. Kürt Özgürlük Mücadelesi'nin yarattığı tarihsel birikim, Türkiye'nin demokratikleşmesi açısından büyük bir imkan taşıyor. Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı bu birikimi yeni bir siyasal-toplumsal perspektifle buluşturma olanağı yaratmış durumda. Fakat bu tarihsel fırsatın gerçek bir demokratik dönüşüme doğru ilerlemesi, emekçilerin, kadınların, gençlerin, ezilenlerin ve demokratik güçlerin kendi toplumsal örgütlenme zeminlerini yaratmasına bağlıdır.
Demokratik Cumhuriyet Hareketi'nin gerçek kuruluşu bir kongre salonunda ilan edildiği gün başlamayacaktır. Bir işyerinde işçilerin kendi sorunları etrafında ortak irade oluşturduğu gün başlayacaktır. Bir mahallede insanların barınma, ulaşım ya da yaşam alanı için kendi meclisini kurduğu gün başlayacaktır. Bir köyde toprağını ve suyunu savunanların kendi karar mekanizmasını oluşturduğu gün başlayacaktır. Gençlerin kendi gelecekleri üzerinde söz sahibi olduğu, kadınların erkek egemenliğine karşı kendi özgürlük alanlarını örgütlediği, farklı halkların ve inançların eşit yurttaşlık temelinde yan yana geldiği gün başlayacaktır. Öyleyse önümüzdeki dönemin temel görevi bir seçim dönemine hazırlık yapmaktan daha büyüktür. Türkiye'nin demokratik geleceğini kuracak toplumsal gücü yeniden örgütlemek; demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü yaşam anlayışını gündelik hayatın içine taşımak; barışı toplumsal bir iradeye dönüştürmek; siyasal ve toplumsal mücadeleleri aynı demokratik kuruluş perspektifinde buluşturmak gerekiyor. İnsanlığın önündeki büyük mesele, iktidarın merkezini kimin ele geçireceğinden çok, toplumsal yaşamın kendi demokratik zekasını nasıl yeniden kuracağıdır. Demokratik Cumhuriyet ve Demokratik Toplum Hareketi, bu tarihsel imkanın örgütlü ifadesi olmalıdır.