• İki çocuğu şehit düşen Barış Annesi Perihan Altoğ, "Kürt’e, toprağına, diline yapılan hakaretlere karşı mücadele veriyoruz. Düşün ki köyündesin, evindesin ve birileri gelip evini basıyor, sana ve çocuklarına işkence yapıyor, evini bombalıyor... Bu ağır bir şey. Benim çocuklarım da bu yüzden gerillaya katıldı" diyor.
  • Barış nöbetine katılan Perihan Altoğ, "İki oğlumu kaybettim, evimi bombaladılar, eşimi katlettiler, dokuz çocukla İzmir'e göçtüm, çocuklarımı çöpten besledim... Oğlum şehit düştü, barış talebimden vazgeçmedim. Asker anneleri de gelip elimizi tutsunlar, savaşı durduralım" diye sesleniyor.
  • Sayın Öcalan'ın bir an önce fiziki özgürlüğüne kavuşmasını istediklerini söyleyen Perihan anne, "Biz onun özgürlüğünü istiyoruz her şeyden önce. Halkımızın arasına karışmasını ve siyaset yapmasını istiyoruz. Buna imkan verilsin ki Abdullah Öcalan'ın nasıl biri olduğunu ve neler başarabileceğini bütün dünya görsün" diyor.

MIHEME PORGEBOL/ANKARA

Barış Anneleri'nin Ankara'daki nöbeti, Kürdistan'ın birçok yerinden aynı acı ve umudu paylaşan kadınları buluşturdu. Her birinin hikayesi birbirine çok benzer ama her biri apayrı bir dünyaya dokunuyor. Kurtuluş Parkı'ndaki nöbette, 50 yıllık savaş boyunca bedel ödeyen yüzlerce anne, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan'ın özgürlüğü ve barış talebiyle buluştu. İki oğlunu Kürdistan dağlarında, eşini işkencede kaybeden, hapis yatan, evi bombalanan ve göçertilen Perihan Altoğ da tüm acılara rağmen barış talebi için Ankara'ya gelen anneler arasında. Perihan Altoğ ile oğullarının mücadeleye katılma kararından köy boşaltmalarına, Abdullah Öcalan'la görüşmesinden bugün Barış Anneleri olarak yürüttükleri mücadeleye kadar birçok konuyu konuştuk.

İki Bedran da şehit

Perihan Altoğ, 1955'te Mêrdîn'e bağlı Omeriya'da dünyaya geldi. Kendi ifadesiyle ne çok yoksul ne de zengin, yurtsever bir Kürt aileden geliyordu. Ailesi Berzincî seyitlerindendi. İki oğlu Kürdistan dağlarında şehit düştü: Abdulbari ve Mehmet Emin. İkisinin de kodu Bedran'dı. Perihan annenin mücadele hikayesi Mêrdîn’in Çalê Köyünde başlıyor. Sene 1987. Çalê Köyü’ne asker baskın yapar. Askeri konvoy, köyün girişinde 15-16 yaşlarında bir çobanla karşılaşır. Üsteğmen, çobanı çağırıp ona bir şeyler sorar ama çocuk hiçbir şey yanıtlayamaz, çünkü Türkçe bilmiyordur ve bu yüzden oracıkta onlarca asker tarafından dövülür. Çocuk eve gelir, çıldırmış gibidir. Perihan anne, oğlu Abdulbari’yi sakinleştirmeye çalışırken sorar “Ne oldu?” diye. “Evime gelip bana neden Türkçe bilmiyorsun diyorlar. Bunun için işkence ediyorlar” der öfkeyle. Bu olay bütün ailenin kaderini değiştirir, çünkü Abdulbari, bundan tam 6 ay sonra Bedran kod adını alarak gerillaya katılır.

Mehmet Emin

Battaniyenin içinde bir baba

Aile, çocuğun katılımını sır gibi saklar. Ta ki 1988'de Bagok'ta meydana gelen savaşa kadar. Bagok'taki çatışmada Bedran da yer alır. 20 gerillanın şehit düştüğü çatışmadan Bedran sağ çıkar ama çatışma alanında kimliğini düşürmüştür. Askerler kimliği bulduktan sonra Bedran'ı teşhis eder, köyü basar. Aileleri cenazeleri teşhis etmeleri için götürürler. Altoğ ailesi oğullarını teşhis edemez, çünkü cenazeler arasında oğulları yoktur. "Kimliği çatışma alanında bulduk, oğlun nerede?" diyerek baba Seyid Ali Altoğ'u alır, 40 gün işkenceden geçirirler. Baba ölümün eşiğindeyken, "Başta tanıyamadım ama artık biliyorum, oğlum da aralarında" demek zorunda kalır. Perihan anne, eşi işkencedeyken İzmir'deki oğlu Mehmet Emin'i yanına çağırır. Mehmet Emin gelir, babasını onca işkenceden sonra bir battaniyeye sarılı halde teslim alır. Hastaneye yatırırlar. Babanın durumu günden güne ağırlaşır. Bu süreçte Mehmet Emin de bir itirafçı beyanıyla tutuklanır, 6 ay Amed'de cezaevinde kalır. Çıktıktan sonra anne, başına bir şey gelmesin diye oğlunu yeniden İzmir'e gönderir.

Kardeşinin silahını ve kodunu aldı

Babasını bir battaniyeye sarılı halde teslim almak Mehmet Emin'e çok dokunur. Perihan anne o günleri şöyle anlatıyor: "Kardeşi zaten dağdaydı. İzmir'e gittikten sonra bir şekilde dağdaki kardeşiyle iletişim kurdu ve katılma kararı aldı. Katıldığını öğrendiğimizde babasına söylemedik. Durumu iyi değildi. Doktor, moralinin yüksek olması gerektiğini söylüyordu."

İki oğlunun gerillada buluştuğunu öğrenen Perihan anne, şöyle devam ediyor: "Abdulbari şehit düştü. Kardeşinin şehadetinden sonra diğer oğlum da 'Onun silahını da adını da ben alacağım' dedi. Abdulbari'nin cenazesini getirdik, gömdük. Çok geçmeden babası da öldü. Biz köydeydik, çocuklarım ufaktı, devletin çok baskısı vardı ve öylece kalmıştık. Evlerimizi basıyorlardı. Sürekli çocuklarımız üzerinden bizi zorluyorlardı. Bunlara tanıklık eden daha küçük oğlumun da katılmak istediğini anladım. Evlendirdim. Böylece bir süre duruldu. O zamanlar köylerde çok fazla işkence vardı. 90'larda o köylerin tamamını boşalttılar. Bir gün evi basmışlar. Ben evde değildim. Gelinime öyle bir işkence yapmışlardı ki bütün bedeni mosmor olmuştu. Henüz emekleyen torunumu Şubat ayının ortasında, gecenin bir vakti bahçedeki su leğeninin içine koymuşlardı. Gelinime 'Perihan sen misin?' diye soruyorlar. 'Ben değilim' deyince işkenceyle, sürükleyerek köylülerin önüne çıkarıp 'Bu Perihan mı?' diyerek teşhis ettirmişler. Yani ben devletten çok çektim."

Sadece Kürt olduğumuz için

Perihan annenin oğlu Mehmet Emin (Bedran) de 1994 yılının Eylül ayında Çemê Reş'te şehit düştü. Cenazesi teslim alınamadı. Barış, aile için cenazenin teslim alınması umudunu da yaratıyor. Perihan Altoğ, tüm yaşadıklarına rağmen neden hâlâ Barış Annesi olduğunu şöyle açıklıyor: "50 yıldır bu mücadelenin içerisindeyim. Bize yapılan hakaret; Kürt’e, toprağına, diline yapılan hakaretlere karşı mücadele veriyoruz. Düşün ki yurdundasın, köyündesin, evindesin ve Ankaralardan, İstanbullardan, bilmem nerelerden birileri gelip evini basıyor, sana ve çocuklarına işkence yapıyor, evini bombalıyor... Bu ağır bir şey. Benim çocuklarım da bu yüzden gerillaya katıldı. Bunları görünce, yaşayınca ne olursan ol tahammül etmemelisin. Bu yüzden çocuklarımın her zaman arkasında durduğumu göstermek için mücadele ediyorum. Bunca şey yaşadım, evim sayısız kez basıldı, eşim işkencede öldü, evim bombalandı, sayısız kez alınıp sorgulandık, hapis yattık. Hiçbir suç bulamadılar. Sadece Kürt’tük. Bu kadar. Sadece Kürt olduğumuz için o kadar köy boşaltıldı. Benim evimin altına her biri kaç kilo olduğu bilinmeyen dört mayın koyup patlattılar. Hiç bilmediğim bir yere, İzmir'e göçtüm. E bunları bilince, bunların farkında olunca mücadele etmeden nasıl durabilirim ki? Türk devletine nasıl 'dost' gibi bakabilirim ki?"

"Savaşı birlikte durduralım"

Barış nöbetine neden katıldığını ve taleplerini sorduğumuz Perihan Altoğ şöyle yanıtlıyor: "Neden biliyor musun? İki oğlumu kaybettim, evimi bombaladılar, eşimi katlettiler, dokuz çocukla İzmir'e göçtüm, çocuklarımı çöpten besledim... Kimseye çocuğumun aç olduğunu bile söylemedim. Kimseye de boyun eğmedim. Hiçbir zaman barış talebimden vazgeçmedim. Yine aynı şeyi söylüyorum. Oğlum şehit düştü ama onu şehit edenin ölmesini istemiyorum. Onun da tıpkı benim gibi bir annesi var. Ağlayacak. Ben ağladım, başkası ağlamasın. Barış Annesi olduğum günden bu yana Türk annelerine aynı soruyu soruyorum: Barış Annelerine nasıl el uzatmazsınız? 'Çocuklarımız öldü' diyorlar, 'Bizimkiler ölmedi mi?' Çocuğunun kemiğini bulamayan binlerce Kürt aile var. Çocuğunun bir tel saçının hasretiyle ölen anneler var. Nasıl barış talebimize cevap vermezsiniz? Anlamıyorum. Gelip elimizi tutsunlar, savaşı durduralım. Ölen sonuçta insandır."

***

Perihan annenin Öcalan’la anısı

Mehmet Emin gerillaya katıldıktan sonra, Perihan Altoğ yerinde duramaz ve oğlunu bulmak için yollara düşer. Bu yolculuk onun hapis yatmasına da sebep olur. Yaşadıklarını şöyle anlatıyor Perihan anne: "Oğlumun peşine düştüm. Vara vara Rêber Abdullah Öcalan’ın yanına kadar vardım. Birlikte fotoğraflar çektik. Ben döndükten sonra o fotoğrafları evimde buldular. ‘Öcalan’ın yanına gitmişsin’ dediler. Oğlum için gittiğini söyledim. Bu yüzden tutuklandım. Bu meydanda bu kadar insan önderliğin özgürlüğü için buluşurken bile nasıl heyecanlı, görüyor musun? İnsan heyecanlanıyor. Geldiğinde ‘Acaba bize ne soracak, bize ne söyleyecek’ diye geçiriyorduk içimizden. Onu gördükten sonra bir anda bir rahatlama hissi geldi. Yemek için sofraya oturduk. Bizim dışımızda da çok misafiri vardı. İlk sorusu ‘Partiyi ne zaman, nasıl tanıdın?’ oldu. Her şeyi olduğu gibi anlattım. Hâlâ hatırlıyorum, onunla konuşurken şu an seninle nasıl konuşuyorsam öyleydi. Çok rahattım. Ne heyecan vardı, ne bir şüphe. Tüm korumaları kadındı. Yemekten sonra o korumalardan birkaçı ‘Biz bunca zamandır yanında olmamıza rağmen hâlâ heyecanlanıyoruz. Ama sende hiç heyecan yoktu’ dediler. Ben de ‘Konuşuyorduk, heyecanlanacak bir şey bırakmadı ki bende’ dedim. Konuşmaya başlar başlamaz karşısındakini rahatlatan biriydi. Mizacı, soruları insanı etkiliyordu. Konuşmasını bitirdikten sonra ‘Söylediklerimden ne anladın?’ diye sordu bana. ‘Peygamberimiz Hz. Muhammed bu dünyadan gittikten sonra peygamber gelmeyecek. Ama zor durumdaki bu milletin başında senin gibi birinin olması Allah’ın işidir’ dedim. Güldü ve ‘Çok imamlık yaptım' dedi."

Öcalan'a güveniyoruz

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan'ın tüm halkların önderi olduğunu vurgulayan Perihan anne, şöyle diyor: "O sadece benim değil ki, tüm Kürtlerin, hatta bana sorarsan tüm dünyanın önderi. Bak onca yıl mücadele etti, bunca yıldır o hücrede tutuluyor. Bu meydanı dolduracak kadar kitabı, fikri ve sözü var. Hepsi barışa ve özgürlüğe hizmet ediyor. Hadi yeryüzünde böyle yaşayan ve böyle düşünen başka birini göstersinler. Bak şimdi, buradan gözümüzün alabildiği her yere kadar güveniyoruz önderliğimize. Biliyoruz ki başkaldırdığı ilk günden bu yana hiçbir zaman savaş istemedi. Ama öte yandan ona güvendiğimiz kadar devlete de güvenimiz yok. Çünkü devlet bulduğu her fırsatı Kürtleri katletmek için kullandı."

Öcalan'ın özgürlüğünü istiyoruz

Sayın Öcalan'ın bir an önce fiziki özgürlüğüne kavuşmasını istediklerini söyleyen Perihan anne sözlerini şöyle noktalıyor: "Biz onun özgürlüğünü istiyoruz her şeyden önce. Halkımızın arasına karışmasını ve siyaset yapmasını istiyoruz. Buna imkan verilsin ki Abdullah Öcalan'ın nasıl biri olduğunu ve neler başarabileceğini bütün dünya görsün. Bir baksınlar da ne istiyor? Onun bütün dünya için neler talep ettiğini anlasınlar. Öcalan'ın özgürlüğünü, hasta tutsakların özgürlüğünü ve tedavisini, infazları yakılan insanların özgürlüğünü istiyoruz. Türk devletinin, rejiminin, devlet içinde savaş isteyenlerin, Kürdistan'ın doğasını talan edenlerin, halkımıza işkence ve baskı yapanların bunları düşünmesini istiyorum."