Bir karanlık dönemin içindeyiz hala... Ölümlerin yarıştırıldığı o kara delikte yitirmeye devam ediyoruz. Tılsım bozuldu, yaralı ruhların birbirini kanatmasına yol açan bu karanlık dönem başladığından beri bozulma giderek derinleşiyor. Hiçkimse bozulmanın tozlarını kendisine kondurmuyor; çünkü ruhlar artık çok uzakta. Kendi içine dönmek ve yola koyulmak güç istiyor. Oysa ‘güç’, şimdi bambaşka bir mecrada, insan kıyıcılığının kıstası. O tozlar biziz; her birimiz tek tek; istemesek de üzerimize yağıyor.
Hala süren bu karanlık, kendi suskunlarını da yarattı. „Bütün karanlıklar kötüdür, ömrüm boyunca şafağa secde etmem bu sebepledir. Çünkü, seherin vakti ilk ışığın habercisidir ve bil ki ışıkta leke yoktur“ demişti Dêrsim’in bilgelerinden Firik Dede. Yeryüzünden göçüp gitmeden uzun upuzun yıllar sadece susmuştu. Küsmüştü yeryüzüne. Niye mi? Firik Dede’nin sözlerinden dinleyelim neden küstüğünü: „Bilir misin oğul, toprak evlerimizin kapısı neden hep güneşe açılır? Sence bu bir tesadüf müdür? Unutma ki Dêrsimin bütün ulu ağaçları gövdelerinde bize yer açmıştı, dağlarımızsa mazlumun sığınma evleriydi. Onların kerametinden bir gün olsun şüpheye düşmedim. Ama gel gör ki her sabah kapımızın eşiğini ısıtan o yüce varlığa önce biz sırtımızı döndük sonra da yol ve erkanı kayıp ettik. Dêrsim’in tılsımını biz bozduk oğul ve bedelini de ağır ödedik şimdi anlıyor musun neden küstüğümü!“ diye sürdürmüştü.
Dünyaya küsen ve içine dönen, yaşadığı son ana kadar da bunu sürdüren güzel insan. Suskunluğu hiçbir acıyı dindiremedi, hiçbir zinciri kıramadı, hiçbir bozkırı yeşile kesemedi. Elbet Firik Dede de bunu bilirdi, bilirdi de suskunluğuna sığınmaktan başka yol göremezdi.
* * *
Belki biçimi farklı ama Zeki Dede de, bu suskunlardan biriydi. Kıl köyünden Mehmet Zeki Özdağ ama biz onu Zeki Dede diye bilirdik. Dêrsim’de Bava Duzgin’ı (Düzgün Baba) herkes bilir. En son burayı ziyaret ettiğimde bir çocuktum. Ak sakallı bir dede vardı, geleni karşılardı, elinde teneke etraftaki çöpleri toplardı, dualar ederdi. Yıllar yılı inandığı ziyarete hizmet etti. Ziyaretçilerin Bava Duzgin için verdikleri ile geçimini sağlardı. Karın düşmediği zamanlara dek orayı mekan eyleyen bir insanı kamildi. Sanki evsahibiydi, bizler de misafirler... „Ben Bava Duzgin’ın hizmetkarıyım“ derdi kendine.
Bir sürgün olarak yaşamım uzak yerlere sürüldüğünde, ziyaretçilerin çektiği fotoğraflarından, görüntülerden takip ettim Zeki Dede’yi. „Ben gidene dek yeryüzünü terketmesin, yine göreyim çocukluğumun ak sakallı dedesini“ diye mırıldanırdım hep. Şimdi duydum Zeki Dede yaşamını yitirmiş. Suskunluğuyla göç etmiş yeryüzünü, tıpkı Firik Dede ve ismini bilmediğimiz daha nice nine ve dedemiz gibi.
Onlar, kendi topraklarında zamanın utancından kuytuluklara saklandığı bir bilinmezlikte, en büyük zulmü yaşadılar. İnsanın insana yapacağı zulmün son sınırıydı sandılar. En büyük kimsesizliği yaşadılar, milyarlarca kişinin yaşadığı yeryüzünde. Bu yüzden kimsesizlik, hep dillerindeydi, attıkları her adımda, sabahın ışığına ettikleri ilk duada. Bu yüzden o insanı kamilleri hep uzaklara dalarken bulurduk, çocukluğumuzda. Bu yüzden suskunlardı, yetemedikleri için, yalnız kaldıkları için, en büyük yarayı yüreklerinin derinliklerinde sakladıkları için, gövdelerinden kopan dalları için... Yol-erkanını kaybeden canları için... Bu yüzden hep toprağı özlediler; bir gün kendilerini bağrına basacak, onları kimsesizliğinden kurtaracak olan toprağı... Ona karışmak, bu lanetten kurtulmak gibiydi, suskunluğun bozulması gibiydi. Yeryüzünde çektikleri son nefes ile toprağa ulaştıkları ilk an, varlığın kaynağına ulaşmak gibiydi. Sırtları yeryüzüne dönüktü, yüzleri hala inandıkları ziyaretlerine, toprağa... Asla kimseye kin ve öfke duymadılar. Hakikatin yolundan yolunu ayıranları yargılamadılar.
Zeki Dede, kimsesizliğini Bava Duzgin’e sığınarak azaltmaya çalıştı. Dualarında, şarkılarında hep „Ma bêkeşiyede meverde/bizi kimsesizlikte bırakma“ derdi. Duzgin’in dağları ses verdi Ona, küçük taşların üst üste yığıldığı dilek yeri, upuzun mezarı, sıra sıra dizili nişaneleri, içinden üç kez geçerek hayallerimizi söylediğimiz delikli kaya parçası, kurban kanlarının aktığı toprağı, dağların kokusunu taşıyan sarı çiçekleri... Her zerresiyle Zeki Dede’ye nefesini taşıdı Duzgin. Onu duydu, yaptığı hizmetleri kabul etti. Zeki Dede, belki de şimdi Bava Duzgin’in mekanında.
Zeki Dede’ye dair çekilen videolara baktım yeniden. Söylediği klamları dinledim, ettiği duaları... Önce Bava Duzgin üzerine bir klam söylüyor, ardından dualar ediyordu: „İyisine Bava Duzgin yardımcı olsun, kötü adama meydan vermesin.“ Duaya başlıyordu yeniden: „Derdi veren dermanı verir, denizde derman kimliğimizde iman/bize yardımcı olsun on iki imam/ Ana Fatma bir kara topraktır/ bu dünyada kadın ana fatmayı sevmezse...“
Giderek takatten düşmüş son demlerinde, sesi iyi çıkmıyor. Klamını söyledikten sonra „artık bu kadar, hastayım“ diye bitiriyordu. Zeki Dede’nin Bava Duzgin’e yaktığı şarkıya dağlar, taşlar, ağaçlar ses veriyordu belki de:
„...Derdim girano halim yamano
Koye duzgin kowura berzo
mekanê tu mekanura berzo
hem pîra hem dewresa
mare wayiri bikero
bekeşiyede niverdo
mine qale kokim xo dima cameverde...“
„Derdim ağırdır, halim yamandır
Duzgin dağı dağlardan yüksek
mekanın mekanlardan yüksek
hem pirsin hem derviş
bize sahiplik yap
kimsesizlikte bırakma
Ben yaşlıyı ardında bırakma...“