Dêrşew Kalesi'nin yiğitleri
Dosya Haberleri —

4 Aralık 2007/Gabar Şehitleri
- Dêrşew Kalesi Gabar’ın stratejik bir tepesinde inşa edilmiş gerillalarının yurdu olmuştu. Bu kale 4 Aralık 2007 tarihinde gerillaların tarihi direnişine tanıklık ediyordu. Gerillaların ruhu ve duygusu, birbirinde var olmanın, onları o ürkütücü dağlarda ayakta tutan en temel bağları olan heval kalmanın ve özgür yaşama duydukları aşkın hakikatiydi.
İSKAN AMED
Nice savaşların yaşandığı Dêrşew Kalesi, Gabar’ın stratejik bir tepesinde inşa edilmişti. Tarihi yazılmadığı için geçmişi bilinmiyordu. Bu kale adını ön yamacında kalan Dêrşew köyünden alıyordu. Büyük taşlarla ustalık kokan bir estetikle inşa edilmişti. İnsan zihninin yaratımındaki büyüleyicilik bu kalenin yapımında adeta dile geliyordu. Özsavunma savaşının kutsiyeti bu kalenin taşlarına sinmişti. İşgal saldırılarına karşı direnişin iradesi, Dêrşew Kalesi'nin dili ve kimliğiydi. Görenleri meraklı bir temaşayla kendisine çeken bu kale, yitirilmeye çalışılan bir tarihin topluma neler kaybettirebileceğini ve buna karşı nelerin yapılması gerektiğini gözler önüne seriyordu. Kimler bu kalede yaşadı, savaştı, kan döktü ve can verdi? Bu topraklar neden tarihsiz bırakılmıştı? Unutturulmak, kaybettirilmek ve yok edilmek istenen neydi?
21 yıllık bir savaş dahisi
Dola Dimsê'deki noktaları tam da Dêrşew Kalesi'nin karşısına düşüyordu. Komutanları Adil Amed, 3 Aralık gecesi Çırav’da yaşanan nokta baskınını merak ediyordu. Yıl boyunca durmaksızın çetin bir savaşı yönetmişti. Hisleri çok güçlüydü. Duygusal zekası kolay kolay yanılmazdı. 21 yıldır dağlarda onu bir savaş dahisi haline getiren gerçeklik duygusal ve analitik zekasının bir denge sağlıyor olmasıydı. Gündemleri son Çirav operasyonuydu. Sohbetleri bu durumdan dolayı fazla uzun sürmemiş, herkes uyumak için uyku tulumlarına girmişti. Hamza Erkendî (Rıdvan Alagaş), rojbaşla birlikte Çirav Dağı'na gideceği için arkadaşlarından önce uyudu. Rüyasında annesini gördü. Mangada tek başına oturmuş, sigara içiyordu. O esnada annesi manganın kapısında belirerek ona sevgi dolu bakışlarını doğrulttu: ‘Hamza burayı terk et’ dedi. Annesi tam üç kez üst üste bu sözleri tekrarladı. O ise ayağa kalkıp, annesine sarılmaya çalıştı. Ama bunu bir türlü başaramamış, kan ter içinde uyanmıştı. Uyandığı zaman gördüğü rüya suratına yansımıştı. Tütün tabakasını çıkarıp, bir sigara sardı.
Köz etrafında uyuyorlardı
2007 yılı 4 Aralık şafağa evrilmeye akan zamanın en karanlık deminde uçakların bıraktığı ilk kazan bombası, bir manganın hemen önünde bulunan çarber közlerinin tam ortasına isabet etti. Heron tarafından tespit edilen köz yeri, uçakların ilk vurduğu yer oldu. Gerillalar o geceye kadar daha sıcak olduğu için hep çarberin etrafında uyumuşlardı. Tesadüfen o gece hiç kimse orada uyumamıştı. Çarber yerinden birkaç metre uzakta bulunan mağarada uyudukları için hiç kimseye bir şey olmadı. O mangalarda kalan gerillalar uçak vuruşlarının altında noktayı bıraktılar. Herhangi bir hava saldırısı karşısında, 'Noktayı terk edin' emri Komutan Adil’in her zaman uyduğu ve uygulattığı kesin bir talimattı. Gecenin en karanlık deminde yani şafağa doğru, savaş uçaklarının noktaları vurmasıyla hepsi uyandı. Komutan Adil, hemen o an arkadaşlarına, 'Toparlanın noktayı terk edeceğiz' dedi.
Ama gerillalar, 'Yerimiz hava saldırıları karşısında korunaklıdır. Bu da diğerleri gibi sadece hava saldırısıdır' diyerek onu durdurdular. Savaş uçakları noktayı vurduktan sonra 8 tane kobra devreye girdi. Saldırı oldukça planlı bir şekilde her türlü teknik kullanılarak planlanmıştı. Kobralar noktanın üzerine gelince kaldıkları mağarayı terk etme olasılığı da ellerinin arasında kayıp gitti. Ama Komutan Adil, kobralara rağmen, 'Mangadan hızlı ve mesafeli bir şekilde çıkalım' dedi. Hepsinin tek bir kaygısı vardı. O da komutanlarının güvenliğiydi. O ise ısrarlı idi: 'Askerler kobraların altında noktayı çembere alıyor.' Kobralar ise noktayı vurmadan, sadece üzerlerinde tur atarak onları oyalamaya çalışıyordu. Manganın içindeki gerillalar, pilotların yüzünü görüyordu. Komutan Adil, 'Görmüyor musunuz, pilotlar yüzümüze gülüyor. Ben dışarı çıkacağım' dedi.
Çirav’a gidecek misin?
Serdem’in tek bir kaygısı vardı. O da komutanlarını korumaktı. Çantasını onun önüne siper etmesi, gözünden kaçmadı. Komutan Adil, ona gülerek, 'Heval Serdem çantan beni kobra mermilerine karşı nasıl koruyacak' diye sordu. Serdem’in bu davranışından çok etkilenmişti. Serdem ise oluşan duygusal ortamı dağıtmak niyetiyle gidip üzüm bidonunu getirdi. Üzüm salkımlarını tek tek arkadaşlarına uzattı. Adil, kuşatılmış olmalarına rağmen o an cam kırığına benzer hüzünlü gözlerle Hamza Erkendî’ye baktı: 'Çirav’a gidecek misin?' 'Kobralar gider gitmez, yola çıkacağım' diye cevapladı onu Hamza. Komutan Adil 'Hamza sana güveniyorum, arkadaşları Gabar’a getireceksin' dedi.
Ölümün kıyısında olmasına rağmen aklı hala arkadaşlarında kalmıştı. Bu diyalogdan sonra ortamlarına derin bir sessizlik çöktü. Bu ruh ve duygu, birbirinde var olmanın, onları o ürkütücü dağlarda ayakta tutan en temel bağları olan Heval kalmanın ve özgür yaşama duydukları aşkın hakikatiydi. Saatler 10’u gösteriyordu. Serdem, yeleğinin cebinden radyosunu çıkarıp ibresini haberlerin olduğu bir kanalın üstünde durdurdu. Savaşın acımasız gerçeğinin çok uzağında olan kadın spiker, 'Siirt’in Eruh ilçesi Yassıdağ kırsalında 2 terörist öldürüldü' diyordu. Kadın spikerin düşmanca ve hissiz bir ses tonuyla aktardığı haber, mangadaki gerillaların boğazlarına bir yumrunun çökmesine ve gözlerinin buğulanmasına neden oldu. Komutan Adil, manganın kapısına doğru ilerleyip hemen karşılarına düşen sırttaki askerlere bakmak istedi. Bir süre bu sırtı tutan askerleri izledi. Derin bir düşüncenin sarsıcı izlerinin yansıttığı yüz hatlarında beliren bir ifadeyle arkadaşlarına döndü: 'Sırtı tutan askerler kadın arkadaşların kaldığı mangaya hakimdir. Kadın arkadaşlar hala mangada. Bu durumda hareket edemezler. Onları da alıp noktayı terk edeceğiz' dedi. Mangadan çıkmak için hazırlandılar. Komutan Adil tekrar arkadaşlarına döndü: 'Daha iyi çatışabilmemiz için kimse çantasını almasın. Hamza, yine de örgütsel belgeler olduğu için Adil’in çantasını sırtına aldı.'
İlk kayıp subay olmuştu
Dışarı çıkmaları ve kobraların görüntülerini alıp, onları vurması bir oldu. Bu arada Şehit Dünya sırtını tutan askerler de ateş açmaya başladı. Adil, arkasını dönünce az önce bıraktıkları mağaranın üstünde bir subayı fark etti. Ani bir refleksle nişan alıp, onu yere devirdi. İlk kayıp, bu subay olmuştu. O kan dökmekten, insan öldürmekten hoşlandığı için değil, dilinin, kimliğinin, kültürünün, inkar ve imhaya tabi tutulmasından ve başka da bir tercihin ona bırakılmaması yüzünden savaşmak zorunda kalmıştı. Zaten halkı için savaşanlar tarih boyunca asla cellat sayılmamış, aziz görülmüşlerdi. Subayı vurduktan sonra kadın gerillaların olduğu mangaya yöneldi. Hamza, adeta gölgesi gibi onu takip ediyordu. Ona ulaşınca Komutan Adil’in sırtını bir kayaya dayadığını ve çatışamadığını gördü. Bu duruma şaşırdı. Komutan Adil, her zamanki gür sesinin aksine kısık bir ses tonuyla, 'Kadın arkadaşlar hala mangada oradan çıkamıyorlar' dedi.
Onları mutlaka kurtarmalıyız
Hamza, kadın gerillaların mangasına baktı. Orada ne bir iz, ne de ses vardı. Birilerinin orada olabileceğine dair en ufak bir emareye dahi rastlamadı. Onu rahatlatmak için, 'Kadın arkadaşların kaldığı manganın çevresinde hiçbir şey yok. Onlar da diğer arkadaşlar gibi uçaklar vurunca noktayı terk etmişler' dedi. İkna olmamıştı. Duygunun en derin hali ses tonuna yansırcasına tekrar etti: 'Oradalar, çıkamıyorlar. Onları mutlaka kurtarmalıyız.' Hamza, onun yaralandığını bilmiyordu. Ama o yaralarını o güne kadar hep saklamıştı. Zor durumda olan arkadaşlarını daima hissederdi. Sanki zorda kalan arkadaşlarının yanındaymışçasına durumlarını bilir ve anlardı. İkna olmadığı esmer yüzünün çizgilerinde dışa vuruyordu. Acı dolu bakışlarını tekrar ona doğrulttu: 'Oradan çıkamıyorlar.' Komutan Adil’in eli kalbinin üstündeydi. Ama kan yoktu. M-16 mermisinin çekirdeği kalbine isabet etmiş, sırtından dışarı çıkmamıştı.
Komutan Adil’in sloganı
O an birkaç metre ötelerinde Serdem, seslendi: 'Hevalê Hamza…' Sesi kulaklarına acı taşımıştı. Oraya bakınca arkadaşının yaralı olduğunu gördü. Serdem, ona doğru ellerini uzatmış, yardım istiyordu. Hemen ona doğru koştu. Yanına varmasına birkaç metre kala sesin kesildiğini duydu. Ona doğru baktı. Serdem, kendisine uzanan elleriyle yerde cansız yatıyordu. Hamza onu çok seviyordu. Şehit düştüğüne bir türlü inanmak istemeyen buğulu gözleri ile ona seslendi: 'Serdem bak geldim. Elini uzat bana.' Serdem ona doğru uzanmış elleriyle yerde cansız yatıyordu. Hamza’nın yapabileceği hiçbir şey kalmamıştı. Tekrar komutanının yanına dönmek istedi. Tam o esnada Harûn Torî’yi gördü. Bir taşın önünde durmuş, çatışamıyordu. Sabit kalan gözlerine baktı. Sanki açık kalan o gözlerde yaşadığı anılar donup kalmıştı. Hamza Erkendî birden Komutan Adil’in haykırdığı sloganla irkildi: 'Bijî Serok Apo.'
Son emri arkadaşları içindi
O an kendisine gelen mermilere aldırmadan var gücüyle komutanının yanına doğru koştu. O ana kadar hiç kimse kendisini bu kadar derinden sarsan bakışlarla yüzüne bakmamıştı. Hemen Komutan Adil’in sağ kolunun altına girip, onu yerden kaldırmaya çalıştı, 'Heval Adil, kalk buradan gideceğiz' dedi. O ise kendisini ayağa kaldırmak isteyen genç arkadaşına güç vermek için ideallerinin özetlendiği sloganları haykırıyordu: 'Bijî Serok Apo, Şehit Namirin.' En sonunda, 'Beni bırakıp git, kadın arkadaşları kurtar, arkadaşlara selamlarımı söyle' dedi. Hamza, onu ısrarla ayağa kaldırmaya çalışıyordu. Komutanı ona bu sefer kızdı: 'Git, arkadaşları kurtar, bu bir emirdir.' Düzlük bir yerin başında ateş yağmurunun altında korunaksız bir yerdelerdi. Hamza onu 10 metre yukarılarında kalan kayalıkların arasına zor bela da olsa ulaştırmayı başardı. Ama askerler ateş yağmuruna tutmuştu. Yoğun mermi atışlarının altında kaldıkları için Hamza, silahının namlusunu önündeki kayalığa dayayıp, askerlere doğru ateş açtı. Onun askerlerle çatıştığını gören Komutan Adil: 'Tarama yap, tarama…'
Komutan şehit düştü
Titremekten bedeni sarsılan Komutan Adil, tüm gücüyle yumruğunu sıktı. İç kanama geçirdiği gittikçe sertleşen vücudundan anlaşılıyordu. Her hücresi o güne dek ülkesine olan aşkını beslemişti. Hamza bir süre çatıştıktan sonra komutanının yanına döndü. Artık bedeni yaşam emaresi göstermiyordu. Hamza, onu kollarından tutarak sarsmaya başladı. Sanki sarsılınca dirilecekmiş umudunu taşıyordu. Birkaç kez sürdürdüğü bu denemelerine artık karşılık alamadı. Kalbini kontrol etti. Sessizdi! Nabzına baktı! Eli yanına düştü. Artık yapabileceği hiçbir şey yoktu. Bir umutla elinin baş ve şehadet parmağı ile şah damarını kontrol etti. Nabız da yoktu. Komutanının yaşamını yitirdiğine kanaat getirince her iki yanağını öptü. İki kelime tek cümle morarmış dudaklarından döküldü: 'Şehit düştü.'
Yaralıydı ama ulaşmakta kararlıydı
Bu iki kelimelik cümle benliğini dondurdu. Sözün öldürücü gücü ruhunu ele geçirdi. O an düşmemek için eliyle vücudunun ağırlığını önünde mevzilendiği taşa dayadı. O an ölene dek çatışma kararı aldı. Çatışabilmek için toparlanması gerekirdi. Askerler kadın gerillaların mangasına, 'Teslim olun' diye çağrı yapıyordu. Hamza mangaya baktı. Kadın gerillalar, askerlere ateşle karşılık veriyordu. Adil’in 'Oradan çıkamıyorlar' diyen sesi hala kulaklarında çınlıyordu. Gülbahar, silah seslerinden noktada çatışmanın başladığını anlayınca, Rozerîn ile birlikte Adil’in mangasına doğru harekete geçti. O esnada Rozerîn, daha yarı yolda iken bedenine isabet eden bir mermiyle olduğu yere düştü. Gülbahar, neredeyse vücudunun her yerinden yaralanmasına rağmen Komutan Adil’in mangasına ulaşmayı başardı.
Kürt kadını destan yazıyordu
Kadın gerillalar bu iğrenç çağrılara silahları ve öfkeleriyle karşılık veriyordu. Mangaya yaklaşan askerleri bu şekilde geri püskürtüyorlardı. Bêrîtan Goyî ve Xwînda direnişleri ile Kürt kadın gerillasının tarihine yeni bir destan yazıyorlardı. Gülbahar manganın içine girince kimseleri göremedi. Son anlarını yaşadığını biliyordu. Ağır yaralanmıştı. Silahı ve bazı örgütsel dökümanlar düşmanın eline geçmemeliydi. Hücrelerinin en son enerjisini manganın zeminini kazmaya adadı. Silahını ve örgütsel belgeleri kazdığı yere özenle yerleştirdi. Gömüyü iyice kamufle etti. Son bir defa gömüyü gözden geçirdi. Askerlerin silahını ve örgütsel belgeleri bulamayacağına iyice kanaat getirdi. Bedenindeki yaralarla fazla çatışamazdı. Çok kan kaybediyordu. İrade dışı düşmanının eline yaralı geçmemek için raxtından çıkardığı bombanın pimini düzeltti. Gabar’a geleli daha üç ay olmuştu. Yapamadığı, yarım bıraktığı şeyleri ardıllarına bırakıp, bombasının pimini çekti.
Hamza bir mucizeye tanık oldu
Bêrîtan ve Xwînda’nın mermileri tükenmişti. Her ikisi de son bombalarını kendi gencecik bedenlerine saklamıştı. Göz göze geldiler. Yaşadıkları son sadece bir andan ibaretti. Birbirlerine sıkıca sarıldılar. Bomba aralarında duruyordu. Son sloganlarını haykırdılar. Mangalarını kuşatan askerlerin, 'Teslim ol' çağrılarına kendilerinde patlattıkları bombalarla cevap verdiler. İnsan kalbi durduktan sonra beyni 6-7 dakika daha çalışmaya devam edermiş. Komutanlarının kalbi durmuş, nabzı atmamıştı. Ama o birden tekrar dirilmişçesine Hamza’ya dönerek, 'Bijî Serok Apo, Şehit Namirin' diye seslendi. Hamza sese dönüp bakınca Komutan Adil’in kendisine el salladığını gördü. Ardından tüm gücü ile vadiye doğru koştu. Bu bir mucizeydi. Hamza, tanık olduğu bu sesleniş ve koşu karşısında böylesi bir mucizeye şahitlik yapıyordu. Adil, beyin ölümünün başladığı son anlarında bile geride bıraktığı arkadaşlarını düşünmüş olmalıydı. Çünkü cenazesi, düşmanın eline geçerse kış boyunca arkadaşlarını bitirmek için elinden gelen her şeyi yapacaktı. Bu nedenle bedeni asla düşmanının eline geçmemeliydi. Kendi ölüsünü saklamalı idi. Bu yüzden ayağa kalkmış ve var gücüyle oradan uzaklaşmaya çalışmış olmalıydı.
Mermi tam kalbine isabet etmişti
Kobra pilotları görüntülerini alınca onları roket ve mermi yağmuruna tuttu. Hamza bir roketin etkisiyle birkaç metre havaya savrulup, bayıldı. Ama çatışma menzilinden epeyce uzaklaşmışlardı. Adil, artık daha fazla koşamadığı için vadinin birkaç metrelik sol yamacındaki kayalıklara yöneldi. Kayalıkların arasına ulaştı. Çatışma yerinden uzaklaştığı için artık askerler onu bulamazdı. Sağ elini yarasına götürdü. Mermi tam kalbine isabet etmişti. Yarasından kan akmıyordu. Son anlarını beklemek üzere sırtını kayaya dayadı. Oradan nokta iyi görünüyordu. Yumruğunu sıktı. Noktaya doğru bakışlarını daha da sabitleştirdi. Secdeye gider gibi eğildi.
Ölüme yakın anlarda beden bir huzur ve mutluluk halini salgılarmış. Adil’in vücudunun hormonları, yavaş yavaş bu huzur ve mutluluk haline ait bir tebessümü yüzüne yayıyordu. Gören cennetten bir anı yaşadığını sanırdı. Zaten çevresine sürekli şöyle demişti: 'Eğer halkımız, direnişimiz sayesinde bir gün özgür olacaksa bunun için ölmeye değer.'
Yüzü daima davasındaydı
Komutan Adil, hayatını Önder Apo’nun özgür yaşam davasına adamıştı. 21 yıldır özüyle yürüdüğü Önder Apo’nun ismini zikredip, koşması, sevginin, sadakatin, maneviyatın pula satıldığı, pusatlarla dolu zamana da bir isyandı: 'Bijî Serok Apo. Şehit Namirin' diye haykırıp, mucizevi bir şekilde koştuğu o anda en güzel sevgiyi, en yüce bağlılığı, en derin mutluluğu eşsiz bir tabloya dönüştürmüştü. Bütün değerli davalara en iyi hizmeti özüne dönmüş insan verebilir. Onun yüzü daima davasındaydı. Zaten insanın yönü nereye bakarsa insan biraz da O’dur. Yüzü ömrü boyunca özü olan davasında olmuştu. Önder Apo’nun davasına sadık olmanın dışında hiçbir şey onu mutlu edemezdi. Adil, sırtını dayadığı kayada alnı açık, yüzü ak, şehitlerin dergahına doğru yol alıyordu. İlk nefesinden son nefesine, ilk adımından son adımına kadar dağlarda yaşamıştı. O sırada bakışlarıyla doğduğu dağlara neler söylediğini kimseler bilemeyecekti. Yaşadığı unutulmaz anlarla kutsanmış Botan Dağları o bakışlara gelip oturmuştu.
Ölüm anında gülümsedi
Katolar, Nuh Nebi’nin evladının resmini çiziyordu kayalıklarına. İhtiyar Helena Pir’in kırışıklıklarından doğup büyümüştü. Cûdî, Helena Pir’in ağıtlarıyla sarsılıyordu. Faraşîn rüzgarı, kokusunu taşıyordu. Ve Gabar, Cûdî’nin Bilika köyünde doğan Kürt halkının büyük komutanının son bakışlarını alıyordu göğüne. Zaman durmuş gibiydi. Ses yoktu, nefes yoktu, mekan yoktu. Sonu olmayan o ayrılık anı nasıl dile gelebilirdi ki? Komutan Adil, bir gün bile kendisi için yaşamadığı hayata veda etmek üzere olduğunu biliyordu. Son koşusu yaralı kalbini oldukça yormuştu. Gözleri kapandı. Yüzü gülümsedi. Ne de olsa ölüm anında inançlı insanların yüzü gülermiş.
Gabar şehitleri...
4 Aralık 2007 tarihinde Gabar'da Komutan Adil Amed (Ramazan Aybi), Komutan Gülbahar (Selma Kaya), Beritan Goyi (Mercan Kara), Xwinda Colemerg (Medine Gül), Rozerin Roj Fırat (Ceyda Yetkin), Harun Tori (Niyazi Akgül) ve Serdem Gabar (Hasan Kaya), direnişleri ile eşsiz bir efsane bıraktılar Kurdistan halkına. Çünkü her efsane gerçeğin nasıl değer kazandığını anlatır. Değer olmadı mı yaratılan hiçbir şeyin hakikati olamaz. Anlam, değer için oluşur. Şehitlerimiz en büyük değerlerimizdir. An be an hakikatimizin anlamını yaratırlar. Şehitlerimiz varlığımızda ki tüm değerleri öldürmeye, güzellikleri çalmaya çalışan bir düşmana karşı en görkemli duruşu dağlar gibi gösterenlerdir."







