21. yüzyılın gerçeği yok oluş
Dosya Haberleri —

Franco “Bifo” Berardi/foto:Wikipedia
- İtalyan sol düşünür ve aktivist Franco “Bifo” Berardi ile, iklim felaketi, nükleer tehdit ve kapitalizmin açgözlülüğü karşısında kendini yeniden üretmekte zorlanan bir dünya üzerine söyleşi…
Röportaj: Itzel Zúñiga -Çeviri: Yeni Özgür Politika
Franco “Bifo” Berardi (İtalya, 1949), sonun başlangıcını hisseden bir isim. Ona göre bu durumun başlıca nedenleri arasında Kuzey Küre’nin giderek yaşlanması ve iklim krizi, nükleer tehdit ile kapitalizmin baskısı karşısında kendini yeniden üretmekte zorlanan, hatta buna direnen depresif bir gençlik yer alıyor.
Öğrencilik yıllarında, kendi kuşağındaki birçok genç gibi, bugün tanınmış bir İtalyan sol düşünür ve aktivist olan Berardi de 1968 öğrenci hareketine katıldı. Bologna Üniversitesi’nde Estetik bölümünden mezun olduktan sonra, Milano’daki Brera Güzel Sanatlar Akademisi’nde medya tarihi alanında ders vermeye başladı.
Bugün Avrupa eleştirel düşüncesinin önde gelen isimlerinden biri olarak kabul ediliyor. Post-endüstriyel kapitalizmin emek ve toplum üzerindeki etkilerini, küreselleşme bağlamında medyanın ve teknolojinin rolünü inceliyor.
1970’lerin ortalarında Berardi, İtalya’da siyasi ve karşı-kültürel bir çizgide yayın yapan bağımsız bir radyo olan Radio Alice’i kurdu. Bu yayın, canlı yayında İtalyan polisi tarafından sansürlendi. Ayrıca A/Traverso dergisini ve ülkede topluluk televizyonunun öncülerinden sayılan TV Orfeu’yu da kurdu.
La fabbrica dell’infelicità, The Soul at Work: From Alienation to Autonomy, Fenomenologia della fine ve Heroes: Mass Murder and Suicide gibi eserlerin yazarı olan Berardi, kısa süre önce Meksika’da, 17 – Eleştirel Çalışmalar Enstitüsü tarafından düzenlenen “Canavarların Doğduğu Alacakaranlık: Bugünü Düşünmek” başlıklı uluslararası kolokyum kapsamında çevrimiçi bir konferans verdi.
“Tanıklık Edelim” başlıklı konferansınızda Yemen, Gazze, Ukrayna, Myanmar ve Sudan gibi bölgelerde yaşanan katliamlardan söz ettiniz. Bugünün savaşlarının arkasında ne olduğunu düşünüyorsunuz?
Tek bir yanıt vermek mümkün değil; ancak iki şeyin açık olduğunu düşünüyorum. İlki, ileri derecede bir bunamaya benzeyen psikotik bir durum. 1919’da, Birinci Dünya Savaşı ve İspanyol gribi pandemisinin ardından, psikanalist Sándor Ferenczi, psikiyatrların bireysel nevrozları tedavi edebildiğini, ancak kitlesel psikoz söz konusu olduğunda ne yapacaklarını bilemediklerini söylemişti.
Bugün Ferenczi’nin tarif ettiğine çok benzeyen bir kitlesel psikozun gelişmekte olduğu açık görünüyor; ancak önemli bir farkla: 20. yüzyıl faşizmi, gençlerin saldırgan bir taşkınlığı ve genişleyen kapitalizmin ürünüydü. Bugün ise, yaşlanan beyaz nüfusun intihara eğilimli bir bunaması ile her şeyi—çevreyi, gezegeni ve kuşatma [göçmenlerin kuşatması] altındaki kaleye [örneğin Avrupa Birliği] yaklaşan gençlerin [göçmenler] yaşamını—yok etmeden genişleyemeyen kapitalizmin öfkeli saldırganlığı söz konusu.
Sağdaki yükseliş dünyanın farklı yerlerinde hissediliyor, ancak 20. yüzyıl faşizmi ile günümüzdeki arasında ne gibi farklar görüyorsunuz?
Mussolini’nin faşistleri şöyle söylerdi: “Gençlik, gençlik, güzelliğin baharı.” Bugün ise gençlik neredeyse yok. Kuzey Küre’deki beyaz nüfusun yaşlanmasına doğum oranlarının düşüşü de ekleniyor. Aynı zamanda gençler de “yaşlanıyor”; bunun nedeni ise sanal, sinirsel ve bilgi bombardımanı, geleceğin olmadığına dair farkındalık ve kitlesel depresyon.
Donald Trump yönetimi altında siyasi çatışmalar, milliyetçilik, beyaz üstünlükçülüğü ve iklim inkârcılığı gibi meseleler öne çıktı. ABD nereye doğru gidiyor?
Beyaz dünyanın geleceğinde parçalanma var. Bu ifadeyi kullandığım için üzgünüm ama, “beyaz ırk” diye bir şey yok, tıpkı “siyah ırk” diye bir şey olmadığı gibi. Aslında var olan şey, beyaz bir psiko-kültürel kimliği tanımlayan üstünlükçü bir mitoloji ve kolonyalist ayrıcalıklar. Parçalanma ABD’nin geleceği, Avrupa Birliği’nin ise bugünü hâline gelmiş durumda.
ABD’de klasik anlamda, karşıt siyasi kamplar arasında bir iç savaş olacağına inanmıyorum. Bu tür bir çatışma, siyasetin hâkim olduğu dönemlere aittir; o dönem artık geride kaldı ve yerini psikopatiye ve acımasızlığa bıraktı. Benim kastettiğim “iç savaş”, neoliberal rekabetin en uç biçimi: herkesin herkese karşı şiddeti. Bunun örnekleri, Amok sendromu gibi ani öfke patlamaları ya da okullardaki silahlı saldırılardır. Bu süreç, göçmenlerin kitlesel olarak sınır dışı edilmesiyle daha da derinleşir; korku, yoksulluk, saldırılar ve karşı saldırılar birbirini besler.
Parçalanma, uluslararası öğrencilerin üniversitelerden dışlanmasında da kendini gösteriyor. ABD’li öğrenciler dünyanın en cahil öğrencileri olarak görülür, orada ders vermiş biri bunu iyi bilir. Uluslararası öğrenciler olmadan, ABD üniversiteleri cehalet ve fanatizmin mekânlarına dönüşecek. Batı’nın parçalanması, agresif popülistlerle demokratik-liberal elitler arasındaki bitmek bilmeyen düşmanlıkla kaçınılmaz hâle geliyor.
Bugünün büyük sorunları, “özgür dünya”nın ve onun değerlerinin çöküşünden mi kaynaklanıyor?
“Değer” kelimesi benim için hiçbir anlam ifade etmiyor. “Özgür dünya”ya dair bildiğim tek “değer”, bankaya yatırılan para. “Özgür dünya” bir yanılsamadan ibaret. Benim bildiğim gerçek, beş yüzyıllık sömürgecilik, kölelik ve kitlesel sürgünler tarihi. Bugün beyaz dünya ayakta kalabilmek için yeniden kitlesel sürgünlere yöneliyor. Ancak modern sömürgeciliğe eşlik eden o enerji ve yanılsama artık yok.
İnsanlığın geleceğinin hayatta kalmak olduğunu söylüyordunuz. Yani geçmişte ütopya “daha iyi bir dünya kurmak”, yani ilerleme, refah, özgürlük idi. Bugün ise bu fikir çökmüş durumda. Artık insanların ve toplumların ortak hedefi “daha iyi bir gelecek kurmak” değil, sadece yok olmamak, hayatta kalmak. Hayatta kalmak, 21. yüzyılın toplumsal ütopyası mı olacak?
Bu yüzyılın toplumsal ütopyası hayatta kalmak; ancak 21. yüzyılın gerçeği yok oluş.
İki tür yok oluş olası: biri sert, acı verici ve şiddetli; iklim çöküşü ve nükleer savaşın sonucu olabilir. Diğeri ise daha yumuşak: insanlığın kendini yeniden üretmemeyi seçmesi, yani bilinçdışı (ama kısmen bilinçli) bir kararla çoğalmayı bırakması. Böylece iklim krizinin yarattığı yıkımın ve acının yeni kurbanları ortaya çıkmaz. Bu iki yok oluşun birbirini beslediğini düşünüyorum.
Buna rağmen, “kaçış/firar” toplulukları eşitlikçi ve sade yaşam biçimleriyle hayatta kalmaya çalışacaktır. Erken Hristiyanlık dönemlerinde olduğu gibi… O zamanlar nükleer bombalar, küresel ısınma ya da mikroplastikler yoktu.
Neden umutsuzluğun yeni kuşağın stratejisi olacağını düşünüyorsunuz? Bu duygu nasıl dönüştürücü bir unsur olabilir?
Umutsuzluk, çağımızın en belirleyici insanî duygusu: tüm siyasi söylemlerin sahte olduğunun ve geleceğin kalmadığının farkına varmak. Ancak paradoksal olarak, asıl dönüştürücü güç de depresyon. Depresyon, insanı tarihten, üretimden ve en önemlisi de üremeden uzaklaştıran bir durum; bu da bir tür “kaçışı” mümkün kılar.
Psikiyatristler depresyonun toplumsal hayata yeniden katılarak tedavi edilebileceğini düşünür. Ancak bu bir yanılgı. Psikolog James Hillman’ın da söylediği gibi, depresyon gerçeğe en yakın durumdur. Bugün depresyon, kapitalizmin reforme edilemeyeceğini anlamamıza yardımcı olabilir; bize tek seçeneğin tarihin dayattığı akıştan çıkmak olduğunu gösterir.
Bugünkü kadar çalkantılı bir ortamda, kaçış/firar hâlâ en iyi çözüm mü?
Kaçmak/firar etmek, savaşın seni milliyetçilerin çıkarları için öldürmeye ya da ölmeye zorladığı bir dünyada insan kalmanın tek yolu. Tüketimden ve ücretli emekten uzaklaşarak, son derece sade topluluklara çekilmek; güvencesiz neoliberal kölelikten kurtulmanın tek yolu.
Üremekten vazgeçmek ise, kırk yıllık neoliberalizmin ürettiği ve artık savaş, ırkçılık ve vahşet dolu bir cehenneme dönüşen bu sistemin yeni kurbanlarını çoğaltmamanın tek yolu.
Kaynak: Deutsche Welle
Kaynak link: https://www.dw.com/es/franco-bifo-berardi-la-realidad-del-siglo-xxi-es-la-extinción/a-73096738
* * *
Firar
SANDRA RUSSO
Bu hafta bir paylaşımda Franco “Bifo” Berardi’nin bir cümlesini gördüm ve farkında olmadan hemen paylaştım; çünkü “desertar” (terk/firar etmek) kelimesi içime öyle bir oturdu ki, bilinçaltından gelen kuvvetli bir darbe gibi hissettim. Cümle şuydu: “İnsanlık kaybetti. Şimdi mesele nasıl terk edip kaçacağımız.”
İkinci kez okuyunca aklıma hemen şu soru geldi: Neyi terk edeceğiz? Alın size kelime oyunu. İlk anda aklıma direnişi, mücadeleyi terk etmek geldi ama bu hiç mantıklı durmadı. Hayır. O kelimenin asıl çarpıcı ve sarsıcı yanı tam anlamıyla askeri: savaştan kaçmak, ordudan firar etmek.
Kaynağa gidip daha iyi anlamaya çalıştım. Berardi’nin denemesini yazdığı tarihten sonra bile savaş binbir biçimde, en bariz olanı da dahil, devam ediyor ve her şey değişiyor. Ama o sadece gerçek anlamda savaştan bahsetmiyor; asıl olarak savaşı hazırlayan, bu coğrafyada hâlâ her dakika hepimize karşı süren o büyük düşmanlıktan söz ediyor.
Aşırı sağ, hayatı tamamen bir savaşa çeviriyor. Sabah uyandığımız andan gece yatana kadar saldırıya uğruyoruz, köşeye sıkıştırılıyoruz, iğrenç tipler tarafından aşağılanıyoruz ve maalesef mikrofonu elinde tutan da hep onlar. Kongre’nin olağan oturumunun açılışı, hem biçim hem içerik olarak açıkça ilan edilmiş faşizmi özetledi: hakaret eden tek kişi mikrofonu tutuyor, hakaret ise kameranın asla dönmediği kişilere ya da gruplara yönelik.
Berardi’yi çok takdir etsem de her okuduğumda onun bir Avrupalı olduğunu hatırlıyorum, bunu hesaba katıyorum. Evet, “faşist aygıt” Batı’da yeni bir işkence sopası gibi herkesi dövüyor olabilir; ama Latin Amerika’da belki de gerçek bir mücadele başlamadan önce bu savaştan firar etmek zorunlu hale geliyor. Çünkü bu çok yoğun, ezici bir savaş; aklımızı başımızdan alıyor, zira büyük kısmı kafamızın içinde yaşanıyor. Arkadaş-düşman ikiliği ve bitmeyen manipülasyon bizi odağımızdan koparıyor.
Bize her gün saatlerce gönüllü olarak maruz kaldığımız silahlarla saldırıyorlar. Kafamızı karıştırıyor, bizi şaşırtıyorlar. Öfke beden buluyor ama çoğu zaman, neredeyse her zaman, o öfkeyi hak edene değil başka yerlere yöneliyor. İrrasyonellik sadece karşı tarafın gorillerine özgü değil; bu çağın kendisi böyle: aşırı benmerkezcilik, teşhircilik, edepsizlik hepsi bir arada.
Cümle “İnsanlık yenildi” diye başlıyordu. Gazze tam da buydu: bildiğimiz anlamda insanlığın sonu. Bakın neler oluyor: bu hafta İsrail ve ABD 145 İranlı kız çocuğunu öldürdü. Sonra ne mi oldu? Hiçbir şey. Musk’ın yapay zekâsı Grok, katliam fotoğraflarını yalanladı, “bunlar birkaç yıl önce Lübnan’dan” dedi. Konu kapandı. Oysa ertesi gün o korkunç cenaze törenlerinin fotoğrafları ortalığa saçıldı. Sistem resmen “böyle bir olay olmadı” dedi.
Bilişsel savaş işte tam da bu: bizi sadece politik olarak aptallaştırmıyor, her gün biraz daha insanlığımızdan çalıyor. Eleştirel düşünceyi dimdik ayakta tutmazsak—ki dijital nesillerin çoğu bunun ne olduğunu bile tam bilmiyor—yavaş yavaş kendimizden uzaklaşıyoruz. Ama yine de insan bedeni ve ruhu bu kadar ağır bir hasara dayanmak için yaratılmadı. Bu delip geçiyor.
Bizi rahatsız eden, aşağılamaya ve soyulmaya hazır hale getiren kişilere duyulan o sapkın güven—Freud’yen anlamıyla gerçekten pervers—tam da Adolescencia dizisinin gösterdiği şeydi: baba, oğlunun odasından hiç çıkmadan bambaşka birine dönüştüğünü fark ediyor.
Desertar, yani firar etmek; savaş mantığının tamamen dışında kalmayı seçmek demek. Böylece bize yapılanları hâlâ görebilir, kim olduğumuzu hâlâ bilebiliriz. Ve o savaş tam da zihinlerimizde, duyarlılıklarımızda, yani barbarların yağmalamak istediği asıl topraklarda yürütülüyor.
İlk adım, “üzücü duygular”dan kaçmak: kin, nefret, sürekli öfke yüküyle yaşanmaz. Kriz zaten beynimizi kemirmeye başlıyor. Bugün insanlığı kurtarmak, önce kendimizdeki insanlığı korumakla, sonra da başkalarında insan olan yanı görmeye çalışmakla başlıyor. Birkaç yıl önce bu cümle şeker paketlerinin üstünde yazan klişe bir söz gibi gelebilirdi. Artık değil.
Kaynak link: https://www.pagina12.com.ar/2026/03/07/desertar/












