Sırr-ı Hakikat geleneğinin evladı: Hüseyin

Dosya Haberleri —

Bülent Doğan (Hüseyin)

Bülent Doğan (Hüseyin)

  • Hüseyin’in devrimciliği, sadece ideolojik bir tercih değil, tarih boyunca haksızlığa boyun eğmeyen, "ikrarından dönmektense canından geçmeyi" seçen o kadim Alevi damarının modern bir çıkışıydı.
  • Hüseyin’i düşünüyorum. O'nun suskun ama derin bilgeliği tesadüf değildi; O, sırtını Nurhaklara vermiş, yüzünü binlerce yıllık bir "Sırr-ı Hakikat" geleneğine dönmüş Elbistan’ın evladıydı. O dağlarda yürürken sadece bir gerilla değil, hakikati arayan bir seyyah gibiydi.
  • Nurhak Dağı’nın yamaçlarında rüzgar estiğinde, sanki bir deyişin tellerinden dökülen o yanık ses duyulurdu. Hüseyin, o sesin peşinden gitti. Pir Sultan’ın direniş geleneğinden süzülüp gelen o asil miras, onun tüfeğinin namlusunda ve yoldaşlarına olan sonsuz bağlılığında yeniden can buldu.

SERTAV DOĞAN

Bülent Doğan (Hüseyin) arkadaş anısına…

Hangi ay olduğunu hatırlamıyorum ama 98 yılıydı, belki de yılın sonlarına yaklaşmıştık. Hüseyin arkadaşla zamanın rüzgâr gibi gelip geçtiği günlerde tanıştık. İnsan, bir karşılaşmanın ya da ayrılığın neye dönüşeceğini asla bilemez; bazı buluşmalar bir ömrün izini taşırken, bazı ayrılıklar ise sonsuzluğun yükünü dağ gibi bırakır omuzlarına... Bizler yeni bir yola adım atmanın büyüsünü yaşıyorduk. PKK yaşamına ve yoldaşlığına başlamanın arifesindeydik. Belki bu büyük yolculuğun ihtişamını kavrayacak güçte değildik henüz. Fakat sonrasında filizlenip boy verecek her şey, bizim bilincimizin süzgecinden geçerek, zamana kök salacaktı. Nerede olduğunu ve nasıl bir yaşama başladığını erken fark edenleri; emeği, sevgiyi, hesapsız ve koşulsuz bağlılığı yüreğinde bir meşale gibi taşıyabilenleri, geçmişe dönerek anacak kimse kalacak mı? Bizim çok da umurumuzda olmayan konulardı bunlar, belki de kimse bahsetmeyecekti de bizlerden. Bu yola revan olanların izleri günümüzde nasıl yaşanıyor? Üzerine ne kadar yağmur, kar yağmış olsa da, rüzgar esmiş ve fırtına kopmuş olsa da o yolcular bir kez iz düşürmüştür o patikalara.

İzler bize ne anlatır?

Bu kadar zamanı geride bırakıp neden anlatmaya çalışıyorum tüm bunları? Güney Batı’nın sessiz ve yalnız patikalarında bırakılan izlerin peşine düşen kimse kaldı mı? Nurhak’a yürürken dinleyen oldu mu kalbini? O dağlar ne söyler, o ağaçlar, börtü böcek, kuşlar, yıldızlar ne anlatır?

Ne söylense eksik kalır, yarımdır yani. Belki de iç çekişlerimiz ve sessiz bakışlarımız her şeyi daha yoğun anlatır. Doğru sözü bulmaya çalışırız, gel git yaşarız. Zordur yani. Yaşanılanları anlatan, geride kalanın gözleridir. Tüm acıların, yitirmelerin, kavuşmaların, özlemlerin toplamı orada kümelenmiştir. Söz dile gelmez, ama göz dile gelir. Gözden acı akması diye bir şey vardır, aynı durakta aynı acıların içinden geçenler bunu çok iyi bilirler. Sözün yoktur söylemeye, tebessüm edersin hafiften. Yaşanmışlıklar sorulunca böyledir, anılar sorulunca böyledir, ya da isimler, yüzler sorulunca…

Bundan olsa gerek hayatımıza dair canlı kalan ne varsa işte onların yaratıcısı olan yoldaşları anlatmak en zor olanıdır. Zira biz onların bıraktığı ışığa yürüyoruz hala. Yaşamın başlangıcındaki sadeliğe yürüyoruz, en karmaşık iklimde…

Sadece gerilla değil, seyyahtı

Hüseyin’i düşünüyorum. Onun suskun ama derin bilgeliği tesadüf değildi; O, sırtını Nurhaklara vermiş, yüzünü binlerce yıllık bir "Sırr-ı Hakikat" geleneğine dönmüş Elbistan’ın evladıydı. Onun devrimciliği, sadece ideolojik bir tercih değil, tarih boyunca haksızlığa boyun eğmeyen, "ikrarından dönmektense canından geçmeyi" seçen o kadim Alevi damarının modern bir çıkışıydı.

O, yolun "ince ve çetin" olduğunu, dervişliğin ise "hırkada değil, yürekte" bittiğini daha çocukken o toprakların havasından solumuştu. Onun için yoldaşlık; bir hırkayı bölüşmek, bir lokmayı kırka bölmek ve her şeyden önemlisi, canı cana katmaktı.

"Benliğinden geçmeyenin, bizliğe ermesi mümkün değildir" derdi eskiler. Hüseyin, bu sözün yaşayan kanıtı gibiydi. O dağlarda yürürken aslında sadece bir gerilla değil, hakikati arayan bir seyyah gibiydi. Üzerindeki eski parkası, defalarca dikilmiş ayakkabıları; Onun maddeye tenezzül etmeyen, ruhunu sadece amaçla ve sevgiyle doyuran o dervişane duruşunun nişanesiydi.

Dünyayı sırtında taşıyan bir dağ

Nurhak Dağı’nın yamaçlarında rüzgar estiğinde, sanki bir deyişin tellerinden dökülen o yanık ses duyulurdu. Hüseyin, o sesin peşinden gitti. Pir Sultan’ın direniş geleneğinden süzülüp gelen o asil miras, Onun tüfeğinin namlusunda ve yoldaşlarına olan sonsuz bağlılığında yeniden can buldu. YCK dönemiyle başlayıp Kürdistan’ın özgür dağlarında devam eden mücadele yaşamında Hüseyin; sadeliği, bilgeliği ve devrimci onuru en fazla temsil eden arkadaşlardandı. Yoldaşlık değerlerini nefes alıp verir gibi içselleştirmiş ve onu en üst düzeyde temsil edebilen bir savaşçıydı.

Devrimci yaşamı, emeği ve bağlılığı yürekten bilenler tarihin en onurlu sayfalarına yazılır. Belki kimse bilmez ne yaşadılar. Sessiz kahramanlar… Hüseyin de o insanlardandı. Sade bir bilgeydi. Öğretenin değil, öğretilenin bilgesiydi. Yaşamı, sessiz bir bilgelik gibi yaşar, her şeye derin bir tevazu ile yaklaşırdı. Onu tanımak, insanın ulaşamayacağı bir yola çıkması gibiydi. Hep orada olmak istersin ama kolay ulaşamayacağını bilirsin.  Sadelik onda bir seçim değil, bir varoluştu. Dünyayı sessizce sırtında taşıyan bir dağ gibi… Onun yaşamı, ne kadar bilge olduğunu anlatırdı. Bir şehrin kalıntılarında ortaya çıkan tarihin izlerini taşır gibiydi. Görkemi sen kazdıkça ortaya çıkan, hazinesi tarihin ve yaşadığı coğrafyanın izlerinde saklı kalmış hikayelerin bilgeliğini taşırdı.

‘Apocu olmaya geldim’

Balkanlarda eğitim sahasında onun gibi orada bulunan arkadaşların karşısına çıktığı ilk gün, her biri kendi fırtınasından kopup gelmiş onlarca yüreğin arasında duruyordu Hüseyin. Gözleri, bir çocuğun saf merakıyla bir bilgenin ağırbaşlı ciddiyetini aynı anda taşıyordu. O an sadece bir savaşçı adayı değil, ömrü boyunca aradığı limanı nihayet bulmuş bir yolcu gibiydi. Sıra ona geldiğinde, sesi titremeden ama ruhundaki tüm depremleri açık ederek döküldü kelimeler dudaklarından: "Kemalist oldum, anarşist oldum, sosyalist oldum... Şimdi Apocu olmaya geldim."

Kısaca hayat arayışını anlatır gibiydi. Bu yalnızca bir cümle değildi; bir kapının eşiğini aşmaktı. Kendi geçmişiyle hesaplaşmış bir insanın, geleceğine kendi elleriyle mühür vurmasıydı. O cümle, bir insanın kendi yaşamına dair attığı en kararlı imzalardan biriydi.

Ne aradığını biliyordu

“Birçok yoldan geçtim; öğrendim, yanıldım, pes etmedim, yeniden öğrendim. Şimdi, insanın özüne en yakın yola geldim.”

Hayata atılırken karşımıza çıkan seçenekler, sınanması gereken gerçeklerdir. Çoğu insan savrularak yaşamayı seçer. Büyük bir kabulleniştir, başka bir yolu seçecek cesareti gösteremeyiz. Devrimcilerin farkı; aramakla geçer ömürleri, aramakla yaşarlar, doğruya güzele ve özgürlüğe ulaşana kadar devam eder bu yolculukları. O an söylediği cümleler, sonraki yaşamının özetiydi aslında. O neden orada olduğunu, ne aradığını biliyordu. Bulamadığı yol arkadaşlarının izini sürerken yolumuz çakıştı. Niye orada olduğunu anlatırken, aynı zamanda hayatının her dönemeçte edindiği bilinçle dolu olduğunu da haykırıyordu adeta.

Sorumluluğu onur gibi taşıdı

Xinêrê'de filizlenen gerillacılık yaşamı, Kandil'in dumanlı kayalıklarında sertleşti, Amanos'un bilinmezliklerle dolu ve geçit vermeyen ormanlarında büyüdü ve oradan en son Güneybatı'ya uzanan bir yolculuğa dönüştü. Her dağ, her dere, her vadi onun ayak seslerini tanırdı. Geçtiği her yerde emeğin izini bırakan, sorumluluğunu yük gibi değil, onur gibi taşıyan bir savaşçıydı. Kaldığı her gerilla grubunda, bulunduğu her ortamda, farkını hissettirdi. Yoldaşlığın anlamını, geride derin ve silinmez izler bırakarak öğretti hepimize. Geçtiği her toprak parçasında, bulunduğu her mekanda, en mütevazı, en alçakgönüllü olanımızdı Hüseyin. Ve hiç sakınmazdı işe, yaşama ve savaşa atılmaktan. Bir kenarda durup izleyen biri olamazdı; hep kavganın içinde, onun tam kalbinde yaşardı. Emeği, yaşamın ve mücadelenin en kutsal ibadeti gibi görür, emeksiz adımını atmazdı.

Ustanın çeliğe su vermesi gibi

1999'da özgürlük dağlarına ayak bastığında, ilk yılı kendini gerillacılık sanatında eğittiği bir yıl oldu. Bir gerilla olarak ihtiyaç duyduğu her şeyi büyük bir tutku ve hızla özümsedi. 2000 yılında kendi önerisi ile Hêzên Taybet Fedailer Ocağı’na gelerek en zor görevleri üstlenen öncü militanlık içerisinde yerini aldı. 2001 yılı başından 2002 yılı ortasına kadar, neredeyse iki yıla yakın bir süre, yeni savaşçıları eğitti. Tecrübesini, bir demirci ustasının çeliğe su verişi gibi döverek aktardı. Sonrasında, ön cephede verilecek savaşta yer almak için Güneybatı alanına yol aldı. Doğduğu topraklara, ayağında Mekap, omuzunda silahıyla, bu kez bir gerilla olarak dönecekti. Adına büyük acıların, ağıtların yakıldığı o topraklar için anlatılacak destanlara yeni bir mısra yazma vakti gelmişti. Bu yolculuğu kendisinin anlatmasını isterdim, ama Hüseyin yoldaş kendini anlatmazdı. Yaptıklarından, çektiği onca zahmetten söz etmezdi. Zorlasanız, utangaç gözlerini kaçırır, mahcup bir gülümsemeyle susardı. Bu suskunluğu, sözünün olmamasından değil, kendini yaşamıyla anlatmayı seçmiş olmasındandı.

Sessizliğin ortasında beliren Hüseyin...

Zamanın hangi mevsime eğildiğini hatırlamıyorum; fakat o gün dağların üstünde asılı duran gri bulutlar, bana sakince bir sırrını fısıldamıştı: “Hiçbir yol, başladığın gibi devam etmez.”

Belki de bu yüzden ilk adımımı attığım an, içimde açıklayamadığım bir sızı yükselmişti. Bu sızı ne korkuydu ne de pişmanlık. Sanki kader, beni alıp başka bir yöne sürüklüyor ve ben daha anlamadan dönüşüyordum. İnsan bazen kendi içinde çatırdayarak büyür; işte o gün böyle bir kırılma başladı. Dağların üstüne çöken sis yavaştı, ağırdı, düşünceli bir ihtiyar gibiydi. Her kıvrımı geçmişi saklıyor, her dalgası geleceği örüyordu. Vadilerin sessizliği o kadar derindi ki, insan oraya yalnızca ayaklarıyla değil, ruhuyla girerdi. Ve işte o sessizliğin tam ortasında Hüseyin arkadaş belirdi, yüzü rüzgârla yontulmuş bir kaya gibi sakin, gözleri gizlenmiş ateşlerle dolu. Onu ilk gördüğümde, içimden geçen cümle çok netti: “Bu arkadaş yolun yarısıdır.”

Çünkü bazı insanlar sadece örnek alınarak değil, hissederek yaşadıkça büyütür insanı.

 

* * *

Hüseyin’in günlüğünden

“Arkadaşlardan ayrılırken Mart ayıydı. Yerlerde kar vardı, henüz erimemişti. Ama ne karın beyazlığını görecek haldeydik, ne de soğuğunu hissedecek. Hepimizi kasıp kavuran bir telaş sarmıştı. Uzun yıllardır rüyalarımızı süsleyen gerillacılığı, nihayet pratiğe taşıyacaktık. Kampımızın karla kaplı zemininde öyle bir koşturmaca vardı ki, sanki hiç kimse yere basmıyor, havada süzülüyordu. Zaten ayaklarımız o kış hiç yere basmamıştı ki... Mahir Dersim arkadaş ile her şey değişti. Öyle derin, öyle anlamlı bir kış yaşadık ki... Yarım kalan ne varsa tamamlayıp, bizi bekleyen görevlere hazır hale gelebilmek için yoğun bir eğitimden geçtik. Zaman nasıl geçti anlamadan, baharın ilk karlarını biz erittik. O yıl, yaşamın sıcaklığı her zamankinden daha güçlü düşmüştü toprağa. Bunun karşısında buz dağları bile erimek zorundaydı. Bir tabur yoldaş, hepsi ateş gibi, namlulara sürülmüş mermiler gibi bekliyordu. Benim telaşım da diğerlerinden farklı değildi. Sadece, doğduğum topraklara, bu kez  'gerilla' olarak dönüyordum. Bazı duygular insanın içinde öyle derin anlamlar bulur ki, onları anlatacak kelimeleri bulamazsın. Yaşamımda çok önemli bir yeri olan o yoldaşlardan ayrılmanın hüznü ile kendimle buluşacağım zorlu yolların arifesinde, her şey öylesine karmaşık, öylesine iç içe geçmişti."

Paylaşılan anılar, gülüşler, hayaller...

"Gece yakılan bir ateşin etrafında, avuçlarımızı ısıtırken, odun çıtırtılarından sıçrayan kıvılcımların aydınlattığı yüzlerde, demli çaylar eşliğinde paylaşılan anılar, gülüşler, hayaller... Uzayıp giden gecenin içinde, tatlı bir rüyanın uyanık halini yaşatırdı o anlar. Bu arkadaşlarla paylaştıklarımın, yaşamımın özü olduğunu sonradan anlayacaktım. Kimler geçti o ateşin başından... Yanık sesli türküler, kopuk tellerinden dökülen saz melodileri eşliğinde... Hepimiz bir yarış içindeydik: Kim daha fazla yükü sırtlanacak? Yükünü paylaşmanın enayilik değil, en büyük onur olduğu bir geleneğin temsilcileriydik.

Kandil'den ayrılırken, tüm arkadaşların gözlerinde gördüğüm o sımsıcak, ama bir o kadar da hüzünlü bakışları... Sıkı sıkıya kucaklarken ayrılığı, 'Acaba bir daha sarılabilecek miyiz bu yüreklere?' sorusu düşmüştü hepimizin aklına. Şehitlerden ve Önderlikten aldıklarımızı nasıl pratikleştirdiğimizi, onlara verdiğimiz sözü yerine getirmenin gururuyla yeniden buluşup, 'Nerede daha iyi olabildik?', 'Eksik bıraktığımız neler kaldı?' sorularıyla hararetle tartışmanın hayalini kurardım. Diğer yandan, her coğrafyanın kendine özgü bir hikayesi, bir heyecanı vardır. Gerillanın kendine özgü bir ruhu. Bu ruh, buluştukça, paylaştıkça, amaçları gerçekleştirdikçe daha da canlanıyor. Hangi mekan da olursa olsun, aynı duyguları hisseden, aynı acıyı, sevinci, öfkeyi paylaşan yoldaşların sohbetlerinde, hiç kimse gerçekten ayrı kalmıyor. Herkes, özlemini, anılarını, yoldaşlarının adlarını taşıyor ülkenin en uzak köşelerinde. Şimdi, o anıları paylaşamamanın, söylenecek her şeyi söylemeden bu karanlığa dalmanın burukluğu vardı içimde.”

Not: Bülent Doğan (Hüseyin) 8 Haziran 2004 yılında Amanoslar’da şehit düştü.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.