Dersim’den Botan’a

Ahmet KAHRAMAN yazdı —

16 Kasım 2020 Pazartesi - 22:38

  • Dersim’in simgesidir Seyîd Rıza. Heykeliyle şimdi şehir ortasında, bir ziyaretgah. Katlinin 83’üncü yılında, bazı televizyonlarda onu konuşan kimi ‘esnafa’ kulak verdim. ‘Dersim Soykırımı’nı ‘bilen’ edalı olarak Aleviliğe bağlıyorlardı. Kim ‘Gulbeng’cilere yaraşırlıkla Dersim Kürtlüğü ağızlarında eriyor, yok oluyordu.

 

Ama ben ne yapayım ki Türkler, Dersim’de Kürt soykırımına çıktılar. Plan, İttihat’ın çakma Türklerine aitti. Onların ömrü yetmeyince B takımları devam etti.

Önlerine çıkan insanları kırarak, arazi ve yapıları yakarak ilerlediler. İşe yarar ne bulurlarsa çaldılar. Götüremediklerini yangına verdiler. Katilin yıllara yayılan yürüyüşüyle, “dere“ dedikleri, efsanevi Geliyê Zîlan‘ı leba leb insan ölüleriyle doldurarak, Kürdistan’ın bu bölümünü de Ermeni, Asuri ve Rumların akibetine uğrattıklarının “huzuru“ içinde, çaldıklarını yemeye oturdular.

Dersim dağlık, zorlu bir bölgeydi. Onu en sona bıraktılar. Zîlan hemen sonra kanlı elleri kırım planlarına, proje, emirname ve kanunlar hazırlamaya başladılar. Beş yıl boyunca, askerleri için barınaklar, geçiş yolları inşa ettiler. Silah yığınağı yaptılar.  

Dersim baştan başa inşaat sahası, seyre duran Dersimliler mutluydu. Çünkü kırım yollarını insanlara hizmet, kışlaları da fabrika biliyorlardı. “Ben devletim“ edalılar şöyle demişlerdi. Devlet yalan söyleyecek değildi. O nedenle Dersimliler, güleçti. Kimileri katilleriyle rakı bile içiyor, karşılıklı “Şah“ diye diye, Atatürk’ün şerefine kadeh kaldırıyorlardı.

Ama gün geldi, hazırlıklar bitti. Ölüm zamanıydı şimdi. “Şah“ diyerek kadeh tokuşturan dostlar, katil olarak dikildi karşılarına. Her Dersimli, ölümüne karar verilmiş düşmandı.

Mesela Seyîd Rıza ile birlikte katledilen Use Se (Hüseyin Cesur) onlarla dost ve yol yapımında taşerondu. Onu, çalışırken yakaladılar. Götürüp astılar.

Ve anlatının burasında bir parantez:

Türk-İslam faşizmi, 2006 yılı Newrozu’nda, ötekilerin 1980’den beri yapmadığını yapmaya ve Kürdistan’ın, isyan ateşleri gür bölgelerini vurma kararı ile yıllara yayılı olarak, korunaklı kışla işlevi için yer altında genişleyip büyüyen kaleler, düşmanı tarassut (gözetleme) altında tutacak kuleler inşa etmeye, çift yönlü, muhkem asfaltlı yollar, her şehrin yakınına birer havaalanı inşa etmeye başladılar. Hatta Kürtler sevinsinler diye birine Selahaddin Eyyubi, bir başkasına da Şerafettin Elçi‘nin adını verdiler.

Bingöllü AKP yalakaları, havaalanı ve çift şeritli yola o kadar sevindiler ki, “Homa tore razibo Reyiz“ gösterisi bile düzenlediler. Dalkavukların sevinci her yerdeydi. Bu ortamda, “Kanmayın Kürtler, bu yollar, kale ve uçak pistleri sizi öldürmek içindir“ seslerini kimse duymadı.

Ayrıca bu hazırlık sürecinin gelecekteki “candan dostluk, hem de kardeşlik“ numunesi olduğunun kanıtı olarak “ebedi barışı müzakere günlerini“ başlattılar.

Ama aynen Dersim’de olduğu gibi vakti geldiğinde (hazırlıklar bittiğinde) o yollar ve havaalanları dört bir yana ölüm taburları yaymaya başladı. Ne dostluk kaldı ne de kardeşlik. Türk ordusu tankları, topları, füze ve uçaklarıyla, Botan’ın 10 şehrini kuşatıp bombardımana geçti. Yine tıpkısının aynısı ile Dersim’deki gibi kırım ve yıkımda, kim hangi dinden, inancı, yolu ne diye bir ayırımı asla yapmadılar. Türk memur ve ajanları boşaltıp Recep Erdoğan’ın, “insanları Allah yarattığı için seviyoruz“ sözü, ölüm kemendine dönüştü. Dersim’de olduğu üzere iyi Kürt ölü Kürt’tü.

Yalnız Dersimdeki katiller “daha merhametli“ (!) gibiydi. Çünkü onlar cellatlardan kaçıp mağaralara sığınanları, fare gibi zehirli gazlarla boğdular. Acı çektirmediler yani. Ama bunlar mağara bulamadıkları için bodrumlara sığınan 177 Kürdü gaz, benzin döküp, toz serperek diri diri yaktılar.

Yani şunu gösterdiler: Kürt’ün Sünnisi, Alevisi olmaz. Her Kürt öldürülmek içindir.

Mesela Toroslar, Ege, Hatay yöresi Alevilerine karışmadılar. Onlar Kürt değildi. Ama Dersim Kürt’tü ve kırdılar. Atatürk imzalı ön raporlar, Alevi demiyor, “Kürtleri kırın“ diyor. Sonu bildiren raporlar da “Kürt“ diyordu. Gerisi, Kemalist palavradır. Dini, inancı ne olursa olsun Kürt düşmandı fermana göre. Örneğin Geliyê Zîlan‘ı dolduran ölüler Sünniydi.

Ayrıca Dersim’de isyanın “i“si yoktu. Zîlan ölürken, Amed yıkılırken yardıma bir yana, haberleri bile olmadı.

Seyîd Rıza da isyancı değildi. Ama Dersimli ve Dersim’in sevilen, saygı gören, sözü geçen bir Kürt’ü idi.

Albay Reşat Hallı başkanlığındaki heyet tarafından yazılan ve Türk Genelkurmay Başkanlığı tarafından “resmi tarih“ niyetine yayımlanan “İsyanlar“ kitabında belirtildiğine göre, Seyîd Rıza 21 Mart (Newroz) 1937 sabahı, Ağdat köyündeki evinde Türk savaş uçaklarının saldırısına uğradı. İsyansa eğer, Seyîd uçakların makineli tüfek salvosuna hedef olarak dikilmedi. Katillere direnmek üzere dağa çıktı. Ailesi ve yakın dostlarının yardımıyla direndi. Türklerin onu katliamın tek sebebi göstermesi ve müzakereye çağırması üzerine çağrıya uydu. Atına binip görüşmeye gitti.

Türkler, “çarpışa çarpışa yakaladık“ yalanının gölgesinde zafer naraları atarak, Moğollar gibi ayaklarına gelen müzakereciyi zindana attılar. Uyduruk bir mahkemeden sonra idam ettiler.

Ve o, idam sehpasına giderken asla yalpalamadı. Düşmana inat dimdik yürüdü ipe.

Son isteği sorulduğunda, kandırmaca yoluyla yakalanmış küçük oğlu Reşik Hüseyin’in kendisinden sonra idamını istedi. “Onu ipte görmeyeyim“ dedi.

Bunlara yaraşır mertlik ve insanlığın ölüsüne bakın ki, tersini yaptılar. Seyîd’in sevdiceği Reşik’ı önce astılar. Gidişini ve ipin ucundaki halini Seyîd’e seyrettirdiler.

Ve benim “Kürt İsyanları“ kitabımdan bir alıntı.

Elazığ Buğday Meydanı’nda idam edilenleri sabah halka gösterdiler. Onları görmeye gidenlerden biri de  Gulê (Aladağ) idi. O anlatıyor:

“Seyîd Rıza ile oğlu yan yana asılmışlardı. Seyîd Rıza‘nın sakalı apaktı. Oğlu gencecik kıyılamayacak kadar yakışıklı, güzeldi. Bebek gibi... Uzun boyluydu. Ayakları yere değiyordu. Ayağındaki çoraplar nakışlıydı.  Şalvarının paçaları üstünden dizine kadar çekmişti, çoraplarını. Çarıkları ayağındaydı. Baldırın dolayarak bağladığı çarık iplerinin ucundaki püsküller, sabah yelinde sallanıyordu. Seyîd Rıza’nın başı oğluna taraf yatıktı. Ona bakıyor gibiydi. Gözleri açıktı...“

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2020 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.