Devlet aklı stratejik olarak kaybediyor
Forum Haberleri —

Rojava/protesto
- Türk devlet aklının kavrayamadığı temel olgu, Rojava’nın kolektif bir bilinç ve ruhsal birlik yaratmış olmasıdır. Kürtlerin tüm farklılıklarıyla ayağa kalkması, Türk devlet aklının stratejik olarak kaybettiğini gösteriyor.
A. HACI ERDOĞAN
Son yıllarda Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler, devletler arası güç mücadelelerinin yalnızca diplomatik ve askeri düzlemde değil, aynı zamanda toplumsal ve psikolojik alanlarda da derin etkiler yarattığını gösteriyor. Türk devletinin doğrudan himayesi, lojistik desteği ve siyasi yönlendirmesiyle geçmişte İslamcı terör faaliyetlerinde bulunmuş silahlı grupların Suriye’de iktidar alanlarına taşınması ve bu yapıların fiilen yönetim süreçlerine dahil edilmesi, ne yazık ki ABD ve birçok Avrupa devleti tarafından da dolaylı ya da doğrudan biçimde destekleniyor. Bu destek, maddi kaynak aktarımı, siyasi meşruiyet sağlama ve uluslararası kamuoyunda normalleştirme biçimlerinde kendini gösteriyor.
Bugün bu silahlı gruplar, Türk devletinin askeri, istihbari ve ideolojik desteğiyle Rojava’ya yönelik saldırılar gerçekleştiriyor. Daha önce Halep'e Kürt mahallelerine saldırarak katilam yapan İslamcı çeteler, savaş suçları işlemekle kalmayıp demografik mühendislik, zorla göç ettirme ve kolektif korku üretme gibi yöntemlerle toplumsal dokuyu hedef alıyor. Bu saldırılar, başta direnişin sembolü haline gelen Kobanê olmak üzere Rojava’nın diğer bölgelerine de yayılıyor.
Türk devlet aklının travması
Bu saldırgan politikanın arka planında, Türk devletinin tarihsel ve ideolojik refleksleri yatıyor. Kemalist-ulusalcı çevrelerden sosyal demokrat yapılara, İslamcı gruplardan açıkça ırkçı ideolojilere kadar uzanan geniş bir siyasal yelpaze, Kürtlerin Kobanê’de sergilediği tarihsel direniş ve elde ettiği kazanımlar karşısında derin bir travma yaşadı. Özellikle Tayyip Erdoğan liderliğindeki iktidar bloku açısından Kobanê direnişi, Kürtlerin öz örgütlenme kapasitesinin ve siyasal özneleşmesinin somut bir kanıtı olarak algılandı ve bu durum devlet aklı üzerinde kalıcı bir tehdit algısı yarattı. Bu nedenle Türk devleti, uzun yıllardır Rojava’yı nasıl siyasal, ekonomik ve askeri olarak tasfiye edebileceğine dair kapsamlı stratejiler geliştirmeye çalıştı. Diplomatik izolasyon girişimleri, ekonomik ambargolar ve askeri müdahale planları bu stratejinin bileşenleridir. Bugün Rojava’ya yönelik saldırılar, söz konusu tarihsel travmanın ve bastırılamamış korkunun doğrudan bir sonucudur. Fiilen savaşan aktör, Türk devleti ve onun organize ettiği silahlı vekil yapılardır.
Kolektif direnç mekanizması
Temel soru şudur: Kürtler bu süreçte kaybedecek mi? Bu soruya yanıt, sosyopolitik ve psikolojik veriler ışığında kesin bir biçimde hayırdır. Türk devlet aklının kavrayamadığı temel olgu, Rojava’nın Kürtlerin yaşadığı tüm coğrafyalarda ve diasporada kolektif bir bilinç ve ruhsal birlik yaratmış olmasıdır. Sosyal psikoloji açısından bu durum, “kolektif kimlik oluşumu” ve “travma sonrası dayanışma” süreçleriyle açıklanabilir. Bugün Kürtlerin örgüt, parti, mezhep, inanç ve bölge farkı gözetmeksizin dünyanın dört bir yanında ayağa kalkması, aslında Kürtlerin politik olarak olgunlaştığını; buna karşılık baskıcı devlet aklının stratejik olarak kaybettiğini gösteriyor. Tarihsel olarak Kürt kolektif bilincini derinleştiren ve ruhsal birliği pekiştiren bir dizi kırılma noktası bulunuyor: Güney Kürdistan'daki Halepçe Katliamı, Saddam Hüseyin rejiminin Enfal operasyonları, Şenga'de Êzîdî Kürtlere yönelik İslamcı terör saldırıları, Kobanê direnişi ve bugün Rojava’ya yönelik saldırılar, bu sürecin temel eşiklerini oluşturuyor.
Bu katliamlar ve saldırılar, Kürt toplumunda derin travmalara yol açmakla birlikte güçlü bir tarihsel hafıza ve kolektif direnç mekanizması da üretti. Travma çalışmaları literatüründe bu durum, “travmanın dönüştürücü etkisi” olarak tanımlanır. Kürtler açısından bu travmalar, pasif bir mağduriyet değil, aktif bir siyasal ve toplumsal özneleşme sürecine evrildi.
Kürt halkını yok edemezler
21. yüzyılda küreselleşmiş enformasyon ve bilgi çağında, bir halkı bütünüyle yok etmek artık mümkün değildir. Dijital iletişim ağları, diaspora örgütlenmeleri ve uluslararası dayanışma mekanizmaları, Kürtlerin görünürlüğünü ve direniş kapasitesini sürekli artırıyor. Bu bağlamda Kürtlerin varlığı yalnızca sürecek değil, Ortadoğu’nun siyasal ve toplumsal dönüşümünde belirleyici bir rol oynayacaktır. Kaybeden, başta Türk devleti olmak üzere Kürtleri baskı altında tutmaya çalışan sömürgeci ve otoriter bölge devletleridir. Kazanan ise tarihsel bedeller ödemesine rağmen kolektif bilincini, ruhsal birliğini ve direniş iradesini inşa eden Kürt halkıdır.







