• Çocukların ana okulu evresinde başlayan Kuran kurslarında, sanılanın aksine dinleri, tarihiyle yani gelişimiyle anlatan öğreti yok. İslam öğretisi de öyle değil. Kuran’ın Arapçası ezberletiliyor körpecik beyinlere. Ve o beyinler ıkçılık ve fetihçiliğin kanlı sahneleriyle yıkanıyor.

Yönetenler, insan soyunun başlangıcından itibaren dini, güç terörü, başka deyişle itaate zorlayan araç olarak kullandılar. Doğa olay ve olgularının “İlah“ (Allah-Tanrı) sayıldığı “çok tanrılı“ dönemden beri bu böyle.

“Tek tanrılı dinler“ evresinde de durum değişmedi.  Musa‘nın dini (Musevilik), Yahudi ırkı yönetiminde “Amentü“ haline geldi. Museviliğin esintileriyle dolu Kuran’da, İslam savaş diniymiş gibi “ganimetin nasıl  paylaşılacağı“ bile yer aldı.

Hıristiyanlar, uzun ve acılı bir bir mücadele ile dinin yönetsel ağırlığını kaldırmayı başardılar. Ama İslam’da, din “dört Halife“ devrinden beri enkinliğini koruyor. Bir çok ülkede devlet işleyişi, İslamik kurallarla uyumlu...

Türk devleti, “İslam“ temellidir. Dünya savaşı galiplerinin sınırlarını da çizerek hediye ettikleri, teslim ettikleri Türk devletinin altı, ırkçılık temelinde. Balkanlardan Müslüman ithal edilir gibi, kalabalıklar göçertilip getirtilerek dolduruldu. (O arada Hıristiyan halklar tasfiye edildi. Sonra sıra Kürtlere geldi.)

Halbuki, Osmanlı “Mele Gorani“ (Molla Gürani)den başlayarak, İslamı Kürtler’den öğrenmişti. Osmanlı öğretisinden geçmiş Türkler ise, İslamı Kürtlere karşı silah olarak kullandılar.

Ülkelerinin taşı, toprağı kadar eski, orada uygarlıklarını da yaratarak yaşaya gelmiş, ancak Halife Ömer ordularının kılıç zoruyla kadim dinleri Zerdüştlükten İslama geçmiş Kürtler, Türk devleti tarafından ırkçı zorbalık kuşatması altına alındılar. Öylece, yalnız İslamın değil, tüm dinlerin lafzıyla, dinden çıkarak, dine göre Allah’ın yarattıklarında olan Kürt ırkının varlığını yasakladılar.

Kurdistan’ı, kendi dinleri doğrultusunda, Türk-İslam üzere yeniden şekillendirmek istediler. Gelinen günde, ırkçı ve kan dökücü şovenizmi aşılayan din memurları (imam) ile doludur Kurdistan. Yoksul Kürt aile çocukları “sevabına okutma“ söylemiyle ailelerinden koparılıp asimile edilmektedirler.

O kadar ileri gittiler ki, din silahıyla Kürtlere savaş açtılar. Rojava‘ya gaspa, hırsızlığa, talan ve işgale çıkarken camilerden dualar, “sela“lar okuttular. 30 milyon Kürt de buna tanık oldu.

Öte yandan, Türk-İslam sentezi temelli Türk devletinde, günümüzde artık siyaset de din temellidir. “Din ve imana selam, oyları toplamaya devam“ olgusu revaçtadır.

Dinciler, tarihlerinin en muktedir dönemini yaşıyorlar. Çakma şeyhlerin kurduğu tarikatlar altın dönemlerini yaşıyorlar. Tasfiye edilen Türk-İslamcı Fetullah Gülen tarikatının boşluğu, bir zamanlar üfürükçü, muskacı diye kovalanan çakma şeyhlerin tarikatlarıyla doldu.  

Türk’ün devletinde İran’ı aşan, Afganistan’ı hatırlatan manzaralar görülmeye başlandı. Koruma alan, yardım gören tarikatlar yatırım görüntüsü altında, talan ekonomisine daldılar. İhaleler aldılar. Vergi bağışıklığından yararlanıyorlar.

Kısacası “en yüksek himayeye mazhar seçkin“lerdir onlar.

Gülen okulları yerine, pıtırak gibi  yatılı İslamik okullar, öğrenci yurtları ve kuran kursu merkezleri bitmeye başladı.

Bir parantez açarak belirtelim. Çocukların ana okulu evresinde başlayan Kuran kurslarında, sanılanın aksine dinleri, tarihiyle yani gelişimiyle anlatan öğreti yok. İslam öğretisi de öyle değil. Kuran’ın Arapçası ezberletiliyor körpecik beyinlere.

Ve o beyinler ıkçılık ve fetihçiliğin kanlı sahneleriyle yıkanıyor.

O arada, “sevabına eğitilme“ söylemiyle ana babalardan koparılan minnacık çocuklara tecavüz olayları var ki, ağır bir sansür altında olan medyada kesintisiz gündem. İntihar eden çocukların hikayeleri, sürüp giden işkence ve tecavüz olaylarının mahkeme duruşmaları...

En son Urfa’dan, 12 yaşındaki Kürt çocuğu Abdülbaki Dadak‘ın trajeik ölümü geldi ülkenin kanlı gündemine. Bazı televizyonlar bile hikayesine yer verdiler. Ve olay orada bitti. Yoksulum gittiğiyle kaldı.

Abdülbaki, ailesi tarafından, aynı zamanda büyük bir holdingin ve dolayısıyla hastaneler işletmecisi olan, müteahhit Menzil Şeyhi’ne “okutulsun“ diye teslim edilmişti. Çocuk, köyde yatılı kalıyor ve Kuran kursuna ek, okula gidiyordu.

Ama, ne yaptılar? Zebellah eğiticileri tecavüz mü, işkence mı ediyorlardı bilinmez, bir yılda iki kere kaçıp ailesine sığınmış ve “beni oraya göndermeyin“ diye yalvarmıştı. Ama aile ikisinde de, kendince iyilik niyetine, onu geri göndermişti.

Sonunda, kayıp diye aranan Abdulbaki kaldığı yerin bitişiğindeki ahırda asılı bulunmuştu. Tecavüzcüler mi astılar, intihar mı etmiş o da belli değil...

Kürt’ün kaderi, zaten doğuştan belli değildir. Gözler önünde vurulsa, tecavüze uğrasa da...