Doğan Özgüden ve Türk faşizmi

Ahmet KAHRAMAN yazdı —

14 Aralık 2020 Pazartesi - 22:10

  • TC’de, halktan toplanan vergilerle, yandaş zenginler yaratıldı. Rejim, aydın ihtiyacını da “beslemeler“den tedarik etti. 

 

Kısacası, TC’de bugün, dündür. Bugün, Avrupa’da üretilen en son model uçağa 80 milyon dolar yatıran AKP’nin görgüsüz zengini sahip oluyordu. Bu adam, düne kadar boynu bükük duruşlu, fukara bir muhasebeciydi.

TC’nin ilk ata ve babaları, Osmanlı’dan kalma yazar ve şairleri devir ve teslim aldılar. Doyurup kendilerine “ram“ eylediler. En irilerini, milletvekili yaparak hizmete koştu. İyi, gümrah bir hayata karşılık rejim ve atasını öven romanlar, hikaye ve şiirler ısmarladılar. Alttan gelmekte olanları da öğretmen veya büro memuru yaptılar. 

İlk özgür ve bağımsız kalemlerden biridir, Nazım Hikmet. Ama o da, bir gece yarısı Atatürk sofrasında şiir okumaya çağrıldığı zaman, “ben deniz kızı Eftelya değilim“ diyerek geri durduğu için, “Kurtuluş savaşı destanı“ adındaki nehir şiiriyle Atatürk’ü destanlaştırdığı halde, bir daha iflah olamadı. Bela hep peşindeydi. Sonunda ülkeden kaçarak canını kurtardı.

Ahmet Altan, benzer gerekçeyle esirdir, bugün. Ayşegül Doğan, babası sakıncalı Kürtlerden olduğu için rehine. Kürt Demirtaş ve arkadaşlarını da anayasal hak olan miting düzenleme suçundan mahpus...

Yani, TC kuruluşunun ta başından beri aydın, rejimin hizmet eriydi. Sabahattin Ali, Yakup Kadriler, Reşat Nurilerin yolunda giderek Atatürk ve “devrimleri“ne methiye düzen romanlar yazma yerine, hayattan temaları işlediği için, sonunda kafası odunla parçalanarak öldürüldü.

Kısacası, “ram“ olmayan aydının mekanı, “lanetliler bahçesi“ydi. Romancısı, şairi, gazetecisiyle kalem adamları, belaya çatmamak için, “Kürt sorunu“nu öteleyip görmezlikten geldiler. Feryad u figanlara kulaklarını tıkadılar. Kimileri, günün “efendisi“ne yaranma adına, Kürtleri inkardan gelmekle de kaldı. Onları aşağıladı. Gazete sütunlarını sövgü, ihbar ve hakaretlerle doldurdular. 

Yakın zamana kadar, vaziyetler böyle ve kalemler de, “Kürt’e karşı Türk’ün gücünü“ yüceltme aracıydı.

İlk defa, Mehmet Ali Aybar liderliğindeki Türkiye İşçi Partisi, rakamlarla TC’nin rejimin aslında bir soygun ve zulüm düzeni, öte yandan “Kürt diye bir halkın da var“ olduğunu, ama ayaklar altında ezildiklerini dillendirdi.

İnsani ses veren bu kadronun içinde, Doğan Özgüden adında bir genç gazeteci de vardı. O benim meslekte, ilk yayın yönetmenimdi. Eşi İnci Tuğsavul da, çalışma ortamı arkladaşlarımdandı.

Sonra yollarımız ayrıldı. Rejimle yüz yüze geldiler. Hapishanelerinde çürümektense, gönüllü sürgünü yeğlediler. 50 yılı aşkın zamandan beri Avrupa’da...

Ancak, sürgünde yaşamak dayanılır gibi ve yazmak da kolay değildir. Pek çok yazar, bu yollarda tükendi. Kimileri, kahırdan öldü. Kimileri de Stefan Zweig gibi tükenmişlikten intihar etti.

Ama, İnci-Doğan Özgüden çifti zoru başardı. Döneklere inat kendileri olarak kaldılar ve her dönemin faşist yüzleriyle mücadele ederek. Toplumsal etkinlikler düzenleyip aralıksız yayınlar yaptılar.

Doğan Özgüden ise aralıksız yazdı: Gazete yazıları ve ek olarak, Türkçe yayımlanan iki ciltlik anı kitabı Vatansız Gazeteci’yi, üç ciltlik Sürgün Yazıları izledi. Dördüncü cilt de yolda...

Demek istiyorum ki, İnci ve Doğan Özgüden, rejiminde tabi olmuşlara, uydu haline gelmiş, beslemeliği kabullenmişlere inat, her türlü belaya katlanarak, “lanetliler bahçesinin mukimi“ olmaya razı oldular. Kendileri ve özgür insan olarak TC‘ye “başkaldıran kalemler“ geleneğinin ilk sıralarında yer aldılar. Kalem namusu için baş koymuş, başkaları da var elbette. Birinin adını unutur ve utanırım endişesinden, tek tek isimlerini yazmıyorum bunların. Ama, yazık ki sayıları çok değildir.

Ancak, Doğan Özgüden, birçok yönüyle bir istisnadır. İnsani ilkeleri bakımından hep kendisi olarak yaşadı. Adalet, ekmek ve özgürlük, onun dünyaya açılan penceresi oldu.

TC’ye bu gözle tanıklık etti. İnsani bir düzen için mücadele verdi. Hiç devir ve dönemde Kürtleri inkar edenler kervanına katılmadı.

Bu gözle dünyaya bakarak TC rejimini irdeledi. Kanlı hikayesini yazdı. Hikayeye baktığımız zaman, bugünkü rejim “pepırık“ (geçit) taşlarının yıllar önce döşendiğini görüyor ve anlıyoruz, onun metinlerinden. Bugünküler, eski kuşaklardan gelme, yeni olarak çıkıyor karşımıza. O kirli ellerin devamı olarak...

Bunlar, bir zamanlar Kürdistan’da katil sürüleri, yıkım ekibi, yangıncılardı. Hırsız, soyguncu. Marmara Çerkezlerinin, Trakya Yahudileri tepesinde balyoz, İstanbul Rumları, Ermeni ve Yahudilerin (6-7 Eylül) kapısında dişi fırlak canavar, cellat, talancı ve tecavüzcü...

İnsanlığın öldüğü yerde, kim bugünkü adlandırma ile MHP’li ve AKP’li bellid değildi, dün. Katışıktılar. İkisi bir arada, ağız ağıza “Allahu ekber“ diye bağırıyordu. Allah diyerek “Kanlı Pazar“da, Maraş‘ta, Sivas, Çorum, Malatya’da sırt sırta verip insan bıçaklıyor, kurşundan geçiriyor, baltayla parçalıyor, ikinci Sivas’ta diri diri insan yakıyorlardı. 6 bin kişinin katledildiği 12 Eylül öncesinde, sokaklarda kimlik yoklaması ile öldürülecek insan tesbit edilirken, Erdoğan “Akıncı“ gençlik lideriydi. Devlet Bahçeli de arabasını katillerin lojistiğine tahsis bir MHP’liydi. Düşmanları ortak, onlara benzemeyen tüm insanlardı.

Onlar bugün, su başlarını tutmuş güç. Kürdistan’da kurt gibi uluyarak, IŞİD’çı kimlikleriyle “Allahu ekber“ naraları atarak cinayet işliyor, katliam, hırsızlık ve talan yapıyorlar.

 Hitler’in Yahudilere ilişkin vur emri, Kürtlerin tepesinde “haşere yok edilsin“ olarak yankılanıyor, bugün.

Ama tüm bunlar bir günde olmadı. Aniden insanlıktan çıkmadılar yani. Dünü var, bu gelişin de. Doğan Özgüden’in kitaplarına baktığınızda, bu olan ve olacaklar dayanağının eski olduğunu görür. Hazırlıkların eski ve kuşaktan kuşağa geçerek, bugünkü iktidarda cisimleştiğini, ancak geçmişin “tatbikatlar“, prova sahneleri olduğunu görüyoruz...

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.