Edebiyat camiası eril egemenliğin baskısı altında

Kültür/Sanat Haberleri —

29 Temmuz 2021 Perşembe - 22:00

  • ‘’Edebiyat ve sinema camiası eşitlik konusunda hiç iyi bir sınav vermiyor. Aşmak ne kelime, birçok başka alandan daha fazla eril egemenliğin baskısı altında. Görünürde, aktrisler, kadın yönetmenler, yazarlar var ama iş kurumsallığa gelince, eleştirmenlerin dikkatini çekmek, ödüller, fon imkânları vs açısından kadınlar belirgin bir şekilde dezavantajlı oluyor.’’

BİLGE AKSU

 

Gaye Boralıoğlu uzun yıllardır sanat camiasının merkezinde bulunan bir isim. Kariyerinde birçok kavşağa, durağa ve sapağa uğramış, çok çeşitli alanlarda üretim yapmış biri. Kimileri onu haftaiçi akşamlarında televizyon başına kilitlendikleri Zerda, Bir İstanbul Masalı ya da Hırsız-Polis gibi dizilerden tanıyor, kimileri kariyerinin başında yer aldığı reklam sektöründen, kimileri de son zamanlarda asıl enerjisini ayırdığı edebi eserlerinden. Takipçilerinin ortak noktada buluştuğu en önemli husus, vicdani bir sorumlulukla son derece gerçekçi biçimde meselelere yaklaşması ve karamsarlıktan uzak ama hayal dünyasında kaybolmayacak kadar ayakları yere basan duyarlılığı. Dil becerisi üzerine söz soylemek bize düşmese de onun da sık vurgulandığını belirtmemek olmaz.

Gaye Hanımla üretkenliği, edebiyatın ayrıcalığını, sanat camiasında cinsiyet rollerini ve neden umutlu olmamız gerektiğini konuştuk:

 

Öncelikle bu fırsatı bana sunmuş olduğunuz için size teşekkür ederek başlamak istiyorum. Yazar, senarist, gazeteci ve reklamcı kişilikleriniz var. Hepsiyle sizi ayrı ayrı tanıyanlar da var. Bu üretkenlikten mi geliyor yoksa anlatacak çok derdinizin olmasından mı?

Aslında hepsi bir anda değil de, zaman içinde oldu. Sonuçta yazmayı sevdiğinizde dünyanızın duvarlarını kelimelerle oluşturduğunuzda farklı form ve ifade arayışlarına da giriyorsunuz. Tabii maddi kaygılar da var, yalnızca edebiyatla hayatta kalamayacağınız bilgisi insanı para kazanabileceği alanlara doğru da çekiyor. Ne var ki özellikle senaryo yazmak benim için para kazanmanın ötesinde sevdiğim ve anlamlı bulduğum bir ifade yoluydu da. Benim için asıl önemli olan bir hikâye anlatmak, dünyayı hikâye yoluyla kavramaya çalışmak. Form sonra gelir. Anlatacağım hikâye hangi forma daha uygunsa, hangi ifade imkânına daha yakınsa ona göre tür tercihi yapıyorum; sinema, dizi, öykü ya da roman olarak…

 

Son dönemde edebi eserlerinizle öne çıkıyorsunuz, sizce edebiyat insanların hayatına dokunmak ve içinizi dökmek için daha mı cazip?

On sene kadar önce senaryo, dizi vs işlerini bıraktım, yalnızca edebiyat var artık benim için. Diğer alanların hepsinde muhakkak başka unsurlar da işin içine giriyor. Yapımcı, yönetmen, ekip arkadaşların, maddi ve teknik imkânlar… Ama edebiyatta böyle şeyler yok. Tamamen kendi iç dünyanıza dönüyorsunuz ve aklınızı, hissiyatınızı aynalayacak dil arayışına giriyorsunuz. Bu, sevabı da günahı da yalnızca size ait olan müthiş bir özgürlük alanı demek; hem yalnızlık hem de özgürlük. İkisi de çocukluğumdan beri tutkun olduğum insanlık halleri.

 

Alâmetler Kitabı’nı konuşalım biraz. Daha önceki söyleşilerinizde bu öykülerin uzun bir zamana yayıldığını belirtiyorsunuz. Fakat yine de çoğunluğu oldukça güncel meselelere dair. Bu sizin kendinizi sanatçı olarak sorumlu hissetmenizden mi?

Alâmetler Kitabı aşağı yukarı beş yıla yayılan bir yazma sürecinin sonucu, ama orada ele aldığım meseleler ne bugünün ne beş yıl öncesinin sorunları aslında. Benim için bu kitabın “alâmeti farikası” Jeanette Winterson’un dediği gibi bir tür erken uyarı sistemi oluşturmasıdır. Ya da ben öyle amaçladım diyeyim. Neyiz ve nereye gidiyoruz sorularıyla hemhal oldum Alâmetler Kitabı’nda. Bazı güncel değinmeler varsa da bu kapsamda düşünülmeli.

 

Sanatçı sorumluluğu demişken şunu da ekleyeyim, Türkiye gibi ülkelerde sanat neyi değiştirebilir? Tarihte bunun örnekleri var mı sizce?

Bunu ölçmek somutlamak çok zor tabii. Ama tersinden baktığımızda belki durumu daha iyi kavrarız. Dünyada totaliter rejimlerin hepsi hakiki sanatı yasaklamışlar, yok etme yoluna gitmişler. Türkiye’de de böyle oluyor. Şiddetle hakiki sanattan ve sanatçıdan nefret ediyorlar, oluşacak boşluğu doldurmak için kendi sanatçılarını yaratmaya çalışıyorlar ama bu ancak acınası bir sonuç doğuruyor. Tarihin yok edeceğinden emin olduğumuz ucubeler dolduruyor ortalığı. Neden böyle? Tabii bir söyleşinin sınırlarına sığamayacak kadar uzun sanatın insan üzerindeki dönüştürücü etkisi. Ama ben biliyorum ki, ancak sanatla dünya yaşanabilir bir yer oluyor, gerisi yalan, gerisi malum.

Türkiye’de sinema ve edebiyatı karşılaştırırsak, gerek toplumsal meselelere değinebilmek olsun gerek farklı kimliklerin yaşantısını yansıtmak olsun gerek de güncel sorunları yakalamak olsun, bu iki alanı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Her iki alanda da uluslararası ölçekte gayet güçlü isimler ve eserler var. Son on yıl Türkçe edebiyat ve sinema açısından bence çok parlak geçti, özellikle de önceki dönemlerle kıyaslandığında. Tabii ki Türkçenin tanınırlık, çeviri imkânları, dünya ölçeğinde gördüğü ilgi açısından İngilizce, İspanyolca, Fransızca, Almanca gibi yaygın dillerle kıyaslandığında birçok dezevantajı var. Ne var ki bu toprakların karmaşık, çok kültürlü, bol travmalı yapısından ötürü katmanlı hikâyeler anlatma imkânı başka birçok kültüre göre çok daha fazla. Söylenmeyenler, yalanlar, sırlar edebiyat ya da sinema için geniş anlatım alanları açıyor. Güncel sorunlar meselesine gelince… Sanatın öncelikli derdi güncellik değil elbette. Belki güncelden hareketle zamanlar ve kültürler üstü gizli bir örüntüyü keşfetmekten bahsedebiliriz. Türkiye bu açılardan potansiyelin çok yüksek olduğu ama sanatın ve sanatçının bizzat devlet eliyle büyük engellemelerle karşılaştığı netameli bir coğrafya.

 

Bir kadın sanatçı olarak, kimlik mücadelesi verdiğinizi de tahmin edebiliyorum. Özellikle Dünyadan Aşağı romanınız Duygu Asena Ödülünü kazandığında jüri üyelerinin tamamının kadınlardan oluşmamasını eleştirmiştiniz. Sanat camiasında bu sorun hala aşılamadı mı?

Orada bir yanlış anlaşılma olmasın Duygu Asena ödül jürisinin tamamının kadınlardan oluşmadığını biliyorduk ve belli bir denge gözetilmesi bana yanlış gelmiyor. “Kadın kadına” işlere biraz uzağım doğrusu. Ama jüri dengesi kadınlardan yana daha ağırlıklı olabilirdi, nitekim bir sonraki yıl benim bulunduğum jüri yapısı böyle oluştu. Edebiyat ve sinema camiası eşitlik konusunda hiç iyi bir sınav vermiyor. Aşmak ne kelime, birçok başka alandan daha fazla eril egemenliğin baskısı altında. Görünürde, aktrisler, kadın yönetmenler, yazarlar var ama iş kurumsallığa gelince, eleştirmenlerin dikkatini çekmek, ödüller, fon imkânları vs açısından kadınlar belirgin bir şekilde dezavantajlı oluyor. Bu yıl Cannes Film Festivali, tarihinde ikinci kez bir kadın yönetmeni ödüllendirdi. Bu sinema adına utanç verici bir manzara bence. Edebiyatta da öyle, yüz yıllık Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan kadın yazar sayısı onu geçmiyor. İşte belki de bu yüzden, kadınlar yeterince söz sahibi olamadığı için dünya bir türlü iyi bir yer olamıyor.

 

Siz Dünyadan Aşağı’da Hilmi Aydın karakteriyle tipik bir erkeği çok gerçekçi biçimde ele almıştınız. Aslında bu dikkat çekici bir mesele. Türkiye’de erkek yazarların kadın karakterleri var mı? Başarılı buluyor musunuz?

Türkçe edebiyatta ne yazık ki erkek yazarlar tarafından yazılmış derinlikli kadın karakter sayısı çok az. İlginç bir şekilde de örneğin Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu’ndaki Feride’si, Halit Ziya Uşaklıgil’in Aşkı-ı Memnu’daki Bihter’i ya da Sabahattin Ali’nin Maria Puder’i gibi güçlü kadın karakterler güncel edebiyatta neredeyse tamamen kayboldu. Çok başarılı erkek yazarlar var tabii ama çoğunlukla ya karakter üzerinden  kurmuyorlar edebiyatlarını ya da bir karakter anlatıyorlarsa o erkek oluyor. Bu gerçekten çok çarpıcı ve çok üzücü. Şahsen ben bıktım erkek diliyle yazılmış kitaplar okumaktan. Sevdiğim yazarların kadın karakterler yazmasını hasretle bekliyorum.

 

Son olarak, baskı rejiminin marifetiyle tutsak gazeteciler ve yazarların her geçen gün sayısı artıyor. İçeriden dünyaya sanat yoluyla bağlanmak istediklerinde de türlü engellerle karşılaşıyorlar. Biz ne yapmalıyız ki onlar için umut ışığı olalım? Var mı böyle bir ihtimal?

O konu derin bir yara içimde. Bu noktada yayınevleri de, edebiyat jürileri de, eleştirmenler de pozitif ayrımcılık yapabilirler, şahsen benim hiç itirazım olmaz. Ama bu yeterli değil tabii. Esas olan yalnız olmadıklarını, Türkiye’de muhalefetin güçlendiğini ve yakın bir gelecekte bu tutsaklığın, dolayısıyla bu hukuk sisteminin ve iktidarın değişeceğini bilmek. Umut konusuna gelince… Bu konuda ben biraz daha farklı düşünüyorum. Hayal kırıklığından ve boş umutlardan bir fayda görmedim. Bu travmatik dönemde inat ve cesaretten söz etmeyi daha anlamlı ve inandırıcı buluyorum.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.