Her Şey Normalmiş Gibi: Aktif isyan-pasif isyan
Kültür/Sanat Haberleri —

Gaye Boralıoğlu
- Her Şey Normalmiş Gibi’de son döneme hakim olan umutlu ve karamsar yığınları Lora ve Arda’nın temsilinde gözden geçiriyoruz. Kimi aksaklıklarına karşın akıcı ve kendi tezini sonuca ulaştırabilen bir metin.
BİLGE AKSU
2025’in son haftalarında herkes yılın dökümünü yaparken yeni kitabını duyurdu Gaye Boralıoğlu. Yeni romanı Her Şey Normalmiş Gibi, yine İletişim Yayınları tarafından basıldı ve kısa sürede kendinden epey söz ettirdi. Boralıoğlu’nu çeyrek asırdır çeşitli işleriyle tanıyanlarımız olsa da belirli bir kitle için o 2018’deki Dünyadan Aşağı’da karşımıza çıkan Hilmi Aydın karakterinin yaratıcısıydı. Hırsları becerisinden fazla, gözü aç, kimi zaman sahtekar ve hatta kıymet bilmez halleriyle hem bir anti-kahramandı hem de erkeklerin yarattığı, sivri köşeleri yontulmuş güya kötücül erkeklerden farklıydı. Sonraki işlerinde okuyucu Gaye Boralıoğlu’ndan hep öyle bir karakter istedi.
Her Şey Normalmiş Gibi’nin derdi başka. Hilmi Aydın’a benzemeyen ama yine de sabırları zorlayan bir karakterimiz var. Fakat bu kez hatalarını madalya gibi taşımayı sürdüremeyen, değişip dönüşen biriyle karşı karşıyayız. Okumayanlar için burada uyarımızı yapalım, kimi sürprizler bozulabilir.
Arda ve Lora iki genç sevgili. Zamanında Kürtçe isimler yasak olduğundan, ailesi bir dizideki karakterin ismini vermiş Lora’ya. Amed’li bir devrimci. Babası yıllardır hapiste ve en az 30 yıl kalacak; kimi akrabaları “dağa gitmiş”. Arda ise İstanbullu bir avukat ama adalete inanmadığı için yapmıyor mesleğini, bir şekilde Lora’ya rastlamış dümdüz biri. Dümdüz diyorum çünkü anlatı boyunca iç sesiyle ne kadar tuhaf olduğunu sezdirmeye çalışsa da, sıkıcı olduğunu o da biliyor. Lora’nın renklerinin karşısında griye kaçıp duruyor, gökyüzünde griden karaya dönen bulutlar görüyor. Lora ne kadar azimli, idealist ve umut doluysa Arda bir o kadar sinik, tembel ve karamsar. Becerebilse nihilist olur belki ama ona bile hevesi yok.
Gaye Boralıoğlu, bundan önce Alametler Kitabı’nda da denediği bir şeye girişmiş. Türkçe edebiyatta nedense pek göremediğimiz, güncel politik meselelere dair söz söylemek istiyor. Özellikle 2016’dan itibaren herkesin canını yakan siyasi olaylara kimi vurgular söz konusu. Tahir Elçi’den Sur’daki yıkıma, İstiklal’deki patlamalardan göçmenlik mevzuuna uzanan bir panoramaya rastlıyoruz sayfaların arasında. İnsanların tedirginliği, umutsuzluğu, çıkış yolu arayışları özellikle Arda karakterinde kendini gösteriyor.
İstiklal’deki patlamayla açılan kitapta kimi geriye dönüşlerle Lora’nın Arda’ya isyanını okuyoruz. Ne yaşanırsa yaşansın umudunu koruyan, bir şeyleri değiştirmek için çabalayan biri Lora. Fakat Arda’nın kimi zaman kibirli karşı çıkışları yormuş onu; “…bütün bu pasifizmin arkasında öyle ulvi fikirler yok, tembellik var” demiş, umutsuz vaka olarak görüp terk etmiş Arda’yı. Tüm hikayeyi onun perspektifinden okuduğumuz Arda’ya dair biz de aynı şeyleri düşünüyoruz. Bir yandan, büyük bir kitleyi temsil ettiği için daha çok hayıflanıyoruz.
Arda öylesine korkak ve işe yaramaz ki, patlamada yaralananlardan birinin lise hocası olduğunu görünce Taksim Hastanesine koşuyor ama kapıdan içeri giremiyor. Hem anlamsız geliyor ona bu ziyaret hem de kimi somut gerçeklerle yüzleşmek zor. Kolu kopmuş hocasının, buna dair şakalar yapıyor iç sesiyle. Daha sonra “Hayalet Ağrı” adlı kitabını okuyacak ve yine kayıtsız kalacak hocasının yaşadıklarına.
Bütün kitabı özetlemeyelim elbette. Ana fikir üzerinden ilerleyelim. Temel çatışmayı söyledik; umut-umutsuzluk üzerine bu kitap. Gaye Boralıoğlu, kimi küçük hikayeler ve masallarla destekliyor anlatıyı. Sisifos Söyleni’ne değiniliyor örneğin; Lora’nın bunca şiddete, korkuya, tutuklanma tehlikesine rağmen neden çabalamaya devam ettiğini anlıyoruz. Bir kayayı yukarı taşımak gerekiyorsa, ömür boyu buna uğraşabilir insan. Akşamları geri yuvarlansa da ertesi gün uyanır yeniden dener. Arda bu hikayede yalnızca cezalandırma görürken Lora umut görüyor.
Lora bu kitabın Sisifos’u elbette
Terry Eagleton, İyimser Olmayan Umut kitabında Sisifos’tan da bahseder. Eagleton’ın temel düşüncesi, iyimserlik ve umudun aynı şey olmadığıdır. Ona göre iyimserlik insanı pasifize eder; ulvi bir yardımı, ani bir mucizeyi bekletir ya da hiç olmadı, süregelen durumun daha da kötüye gitmeyeceği düşüncesini besler. İyimserlik muhafazakar bir tutumdur, umut ise bir şeyleri çabalayarak dönüştürme beklentisini içerir, devrimcidir ve her şeyden önce sabır ister. Sisifos’un umudu zararlı değil faydalıdır bu sebeple.
Lora bu kitabın Sisifos’u elbette. Günün birinde hakkında yakalama kararı olduğunu öğrenince uzun süre saklanacak, belki yurtdışına gitmeyi deneyecek ama mücadeleyi hiç bırakmayacak. Saklandığı dönemde isimsiz olarak yazdığı mektupta Arda’ya anlattığı masaldaki göbek deliği olmayan kız o. Herkesin korkup uzaklaştığı, şeytan yahut cin zannettiği; “göbek deliği olmayan kişi, hiçbir anadan doğmamıştır” diyerek sevmediği biri.
İki karakterde ortak bir yön var. İkisi de babasız. Arda’nınki çocuk yaşta kanserden ölmüş; Lora’nınki hapiste. Arda babasının yasını hiç bitirmemiş; onun eşyalarını yanında tutuyor, kazağını giyiyor. Kimi erken dönem travmalarda rastlandığı üzere, babasını kaybettiği yaşta kalmış Arda. Büyümemiş ve büyümeye niyeti yok. Lora’nın önüne çıkıp durması, işlerini baltalaması, kimi zaman zorbalık yapması bundan. Babanın yasası (doğrudan psikanalize ilişkin kullanmıyorum bu kavramı) yerine getirilmediği için bütün yasalara kayıtsız. Yasını bitirmediği için babasına dair hayalet ağrı çekiyor; tıpkı hocasının kopan kolu için yazdığı kitaptaki gibi. Artık olmayan ama varlığına alıştığımız organlarımızın yerinde nasıl ağrı hissediyorsak, o da olmayan babasının varlığını hissediyor. Lora ise devlet babanın yasasına, kendi babasıyla karşı duruyor; kayıtsız olma şansı yok. Yasalar onun göbeğini kesmek istese de pes etmeyi düşünmüyor.
Arda’nın Lora’yı bulmak için Amed’e gittiği kısım epey dikkat çekici. Anlatı burada bir arayış hikayesi olduğunu açıktan söylemeye başlıyor. “Gittiği her şehirde bir kez daha masumiyetini kaybediyor insan…” gibi yavan cümleleri kafasında kurmaya devam etse de, belki ilk kez manalı bir şey yaparken buluyor kendini. Ciğer, kaçak çay, meyhane, Dört Ayaklı Minare’den geçiyoruz ve dönüşüm sancılarımız giderek yükseliyor. Çok geçmeden bir gazetede Lora’nın yakalandığını gördüğümüzde eski alışkanlıklarımızla miskinliğe meyyal olsak bile bir kere içimize düştü malum zehir. Avukat olduğumuzu hatırlayıp harekete geçiyoruz. Bu noktada babanın yasını bitirip eşyalarından kurtulmamız da tesadüf değil; büyümek ve işe yaramak zorundayız.
Dünyadan Aşağı’yı özleyenler için yetersiz
Sona yaklaşırken biraz da tat kaçıran unsurlardan bahsedelim. Gaye Boralıoğlu senaryo disiplinini de bilmesi sonucu iyi diyaloglar ve sahneler yaratabilen bir yazar. Son dönemin en iyi kitaplarından Dünyadan Aşağı’nın başarısı en çok bundan ileri geliyordu. Fakat Her Şey Normalmiş Gibi’de bu yönü biraz zayıf kalmış. Arda karakterinin iç konuşmalarıyla ilerleyen kitapta kimi zaman yavanlaşan, tekrara düşen ve giderek soyutlaşan söylemler göze çarpıyor. “’Ellerin titriyor’ dedi ruh kadar hafif bir sesle…” ya da “…gülümsedi ama tamamlanmış bir tebessüm değildi” nevinden cümleler; “Günün aydınlığı kara bir sisle gölgeleniyor; güneş tutulması gibi ya da akıl tutulması” veya “…zihnim kiralık bir beden bulmuş, geçici ikamette” türünden benzetmeler şiirsel bir dil amacıyla kullanılmış olsa da ‘ağdalı’ diye tabir ettiğimiz abartılı klişe tarza kaçıyor bana göre.
Arda’nın pasifizmi, sinikliği ön plana çıkarılsa ve ana fikir onun iyiye doğru dönüşümü olsa bile bazı anlarda beklenmedik ölçüde cahil çizilmesi de tavsayan unsurlardan. Amed’e gitmeden önce annesine oranın insanlarını savunan, şehrin kültürünü gayet iyi bilen hatta Dört Ayaklı Minare’de ne yaşandığına hakim olan bir avukatın ‘heval’ sözcüğünü hiç duymamış olması inandırıcı olmadığı gibi, diyaloğun devamını da dikkate aldığımızda yazarın sesini fazlaca duyduğumuz bir didaktizme yol açıyor. Arda gibi bir karakterde ‘beyaz’ insanın ‘bilmeme ve merak etmeme’ rahatlığının olması beklenebilir; fakat aynı kişi Dört Ayaklı Minare’yi şen şakrak konuşan turistlere cahil iması da yapamaz muhtemelen. Bu kısımlarda yazarın çeşitli sosyokültürel ve politik detayları metne ekleme çabası kendini gösteriyor.
Her Şey Normalmiş Gibi’de son döneme hakim olan umutlu ve karamsar yığınları Lora ve Arda’nın temsilinde gözden geçiriyoruz. Kimi aksaklıklarına karşın akıcı ve kendi tezini sonuca ulaştırabilen bir metin. Dünyadan Aşağı’yı özleyenler için yetersiz ama Boralıoğlu’nu sevenler için dikkate değer.













